10 Ocak 2018 Çarşamba

Mutlak Haz veya İbrahim Abi ile Çocuk Olmak

   

Küçük yanlışları düzeltmekten hoşlanıyorum. Örneğin bilmemne dizisinin, bimemkaçıncı sezonunun altyazısında rastladığım bir hata. Sözgelimi, onuncu bölümü ile dokuzuncu bölümünün altyazıları karışmış; bunu o anda fark etmek ve belli bir sıraya koymak hoşuma gidiyor. Bunlar hoşuma giderken demin de yaptığım gibi bazı kelimeleri bilerek yazılışlarını düzeltmemek ve kendime göre düzenlemek hoşuma gidiyor. Belki 5 sene önce filan burada bazan ve ansımak kelimelerinin kullanımını eleştirdiğim Ferit Edgü’nün, bunları neden o şekilde kullandığını anlamak hoşuma gidiyor. Çok sevdiğim filozoflardan olan Arthur, biraz sonra dile getirmeye çalışacağım kelimeleri yan yana sıralaraken aslında şunu demek istiyor: Şu hayattaki en önemli mesele zevk aldığın şeyi yapmaktır, ve o anda almak için uğraşacağın zevk ise o kadar da uğraşmaya değer bir şey değildir. Çünkü zevk alındıktan sonra, çokçabuk biten bir şey. Örneğin, bir yutup kanalı açmak istiyorum, kendi skeçlerimi yazmak, oynamak, Seinfeld’den daha komik bir şey yazmak, daha absürt olaylar incelemek, bir sürü insanı sadece kanalımı takip etsinler diye uğraşıp takip etmek, onlara bana da yorumlar atsınlar diye yorumlar atmak istiyorum. Ama sorun şu ki, yapacağım hiçbir şey için aslında tam olarak uğraşmaya değmez. Bir kız arkadaşım vardı, yani arkadaş olan kız, pazarlamanın sonunun olmadığını düşündüğü için bunu yapmak istediğini, ve bu sistemin içinde kalarak sistemi değiştirmek istediğini filan söylerdi. Yani neyin sonu var ki dediğimde, ben o dediğini yapamam derdi. Yani neyi yapıp neyi yapamayacağını sen nereden biliyorsun ki, hem sistemi değiştirmek, değiştirdiğinde zevk alacağın bir şey değil ki. Zaten bütün mesele o sistemi değiştirmeye giden yolda değil mi? Bir şeyi seviyor muyum, tamam yapayım, ama onun için o kadar uğraştığına değmeyecek. Görüyorsun ki değmeyecek, ve yine de uğraşmaya devam edeceksin, buradaki amacın ne olduğunu anlamayı bazen gerçekten çok istiyorum. İnsanların neye göre mesafeli olduklarını, neye göre yakın davrandıklarını, neye göre bir anda çok yakınken yine bir anda buz gibi davrandıklarını anlamak istiyorum, yani aslında bu insanlar neden hayatımda diye sorguluyorum tek tek; mesela doğum gününü kutladığım birisinin bunu soğukkanlılıkla karşılamasını anlamıyorum. Sana değer verip doğum gününü kutlayan bir insana bazen teşekkür ederim bile yazmayanları, bunun neye sebebiyet verdiğini, ya da nasıl sadece teşekkür etmekle yetindiklerini anlayamıyorum. Neye göre insanların beni hiç sevmediklerini, neye göre bayıldıklarını bilemiyorum. Sözgelimi bana bayılmayan insanların hemen hepsi aniden ölse, gerçekten bir şey değişir miydi hayatımda, iyi olana da kötü olan kadar ihtiyaç var mı gerçekten, ben insanların bir anda dünyadan göçüp gitme ihtimallerini görmek için yaşıyorum sanırım. Yoksa her sabah uyanmamın bir anlamı yok. Ya da elime silahı alıp hepsini öldürme ihtimalim olduğu için seviyorum belki de. En ufak bir ahlâki kaygı taşımadan bir insanı öldürmek, bizi her gün tüketen her sorundan kaçmak gibi değil mi zaten, anlayamıyorum. Ne değişir yani, martin bugün ölse ne değişir ki insanların hayatından, ya da herhangi biri her an, veya tam da şu an ölse ne değişir, işte o zaman gerçek tatmine ulaşabilir kişi. Gerçekten mutlak haz orada olabilir ancak. Artık haz duyabileceğin bir şey olmaması, ve ölmeden önceki o birkaç saniyelik farkındalık sanırım, dünyanın en önemli şeyi olabilir. Yoksa o koca kayayı, her gün ama her gün, tepeye taşımanın bir anlamı gerçekten yok. Var oluşunu bu şekilde anlamlandıran bir insan, düpedüz kafayı yemiş olmalıdır. Ne düşünür bu taşı taşıyan insan, ne diye taşıyorsun her gün onu tepeye? Ne olacak yani, eh yani ne çıkar ben seni anlamasam da, sen neden mor dersin adına, bilinir mi çünkü? Saçma. Yâd* edeceği bir geçmişi olmayan, uçuşan bir poşetten farksız bir hayat yaşamamış olan insanların bu iç karartıcı düşünceleri benim de en az sizinki kadar canımı sıkıyor. 

*: Karşımızda bir bakkal vardı. İşletenin adı İbrahim idi. Bakkalın adı da bu olsa gerek, hiç bakmadım, bakmaya da ihtiyaç duymadım. Annemler İbrahim, ben İbrahim Abi derdim. Mahmut Hoca’ya benzer bir görünüşü vardı, daha genişi ve göbeklisi. Bira filan satmazdı ama üstünü pantolonun içine sokardı. 

Ondan Max aldığımda dünyanın en şanslısı gibi hissederdim. Ve yanında da içinden iğrenç bir sakız çıkan düzmece futbolcu kartlarından alırdım. Hesapta kimin çıktığını bilmiyormuş süsü verilen altıya katlanmış kartları açıp açıp bakardım. Kimi zaman da Freş adı verilen, dondurulmuş boyaları annemden gizli alır yerdim. İbrahim Abi’yi kandırırdım izin verdi annem diye. İnanmış gibi yapardı. Emiklemem bitince elimde boş bardak kalırdı. Ben de o bardağı toprakla doldururdum. Sonra yolduğum çimenleri, ve bazı ağaçların yapraklarını eklerdim. Sonra da birkaç böcek. Su katardım bulursam, yoksa katmazdım. En sonunda da… Sonu yok. Sonunda ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sadece bunlar. Büyük ihtimal yarım bırakır giderdim. Her zaman böyleydim. Alt komşumuz olsa, onu iksir sayıp içermiş gibi yapardı. Ben yapmazdım. 

Bir dergiden çıkan fil dişi kolyem vardı. Onun gerçekten bir filin dişi olduğuna inanırdım. Dinozor dergilerinin üç boyutlu gözlüklerini takınca da zaman yolculuğu yaptığım sanrısına varırdım. Geceleri Geleceğe Dönüş oynardı çünkü. İşte o kadar eski zamanlardı. 

İbrahim Abi’den süt aldığımızda hiçbir zaman depozitosunun parasını almazdı, bilirdi ki o şişe en fazla iki gün sonra geri gelecek. Yahut gelmese bile almazdı. Ama gelirdi. Bunu bilirdi. Biz de onu bilirdik. Biz depozitosunu versek de bir şey değişmezdi ama İbrahim Abi istemezdi. Ben sokaktayken, babamı akşamdan akşama görürken, bana babalık ederdi. (Bayat ekmeğe yaptığı tostlarınınsa tadı hala damağımda.) Sonra bir gün, gideceği tutmuş. Dükkanı başkasına satıp… Ben üzülürüm diye de kimse bana bir şey söylememiş. Koca kamyonlar gelince anladımdı, bir de yeni gelen bakkal depozitolu süt parası kesince. Elimde almadığı para, yatağa koşup ağlamıştım. Sonra bir daha da o bakkaldan süt almadım. Artık sepet sarkıttık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder