5 Temmuz 2018 Perşembe

Son Bir Mor Tombala Yemeği



6 sene sonra okumak istediğim şu cılız kitabı elime alıyorum. Okuyorum. Okudum hatta.
Ne de çok şey değişmiş, ben okumayı öğrenmişim bu süre zarfında. Diyorum. Hatta dedim.
Bu sıska kitabı benden önce de kimileri okumuş, altını çizmiş. Eğer altı çizili kitap bulursam ben de çiziyorum. Yanına-köşesine, çiçekler, kelebekler, kalpler, bebekler hatta yıldızlar bile koyuyorum. Ama çizili değilse de çizmek istemiyorum. Birinin ilki olmak gibi. İşte orada anlıyorum okumayı öğrendiğimi. Bir kitap ne kadar güzel okunabilirse, o kitabın hakkı ne kadar verilebilirse işte o kadar güzel okuyor ve o kadar hakkını veriyorum. Benden daha fazla ilgi ile onu okuyabilecek birinin imkânsız olacağına neredeyse onu inandırmak istercesine, her şeyiyle onu okuyorum. Salt bana verileni okuyorum, yazar benden önce nerelerdeymiş, aman da aman özel hayatı nasılmış değil, verileni okuyor, silineni anlıyor, yazılmayanda kendisini buluyorum.
Benden önce kitap başkasına hediye alınmış. Üzerine çok güzel bir atıf yazmış hediyeyi veren. Kim bilir ne duygularla almıştı, kim bilir ne duygularla yazmıştı ve kim bilir ne duygularla vermişti bunu. Ah benim güzelim... Hediye verilen ise satmış kitabı. Sonra, ben almışım. İthaf o kadar güzel ve o kadar güzel bir el yazısı ile yazılmış ki... Bu kadar güzel yazamayacağım tamam eyvallah da, böylesi afili r'lere, a'lara, 4'lere, k'lere ne gerek vardı şimdi? Kimden yüz buluyorlardı? El yazılarını veya böylesini birkaç seneye göremeyeceğim için üzülür halde buluyorum kendimi. Hatta buldum.
Kahroluyorum. Kahroldum hatta.
İnsanlar benim duygularımı abartılı buluyor, korkuyor.
El yazısı hüznü kaplamış içimi. Anneannemlerde, o koca bayram yemeği yenen masanın üzeri meyhane örtüsü ile serili. Ben varım diye. Leke tutmaz, keşke tutsa dersin ama tutmaz işte.. Fi-fiiift, silinir gider... Onun üzerinde ilk harita-metoduma yazıyorum, inci gibi, kırmızı kalemim de var. Johann, herkesinki Faber. Kıç tarafına doğru beyaz şeritler var benimkinde. O kadar güzel yazmaya çalışırken defterin kenarlarını öldürüyorum. Öldürüyorum, öldürüyorum. O deftere neler yazıyorum güzel yazmaya çalışarak bilmiyorum, sadece güzel yazmaya mı çalışıyorum? Soruyorum, kimse hatırlamıyor. Soruyorum, ölmüşler. Bir resimde yaşıyorlar. Fotoğraf değil, bir resim. Mor bir koltuğun üstünde, mor bir gecede, tombala oynamışlar. Son tombala yemeği. Ben gene yokum. Ben ner'deyim? Ortadaki ölmüş. Beyaz. Üzerinde kendine ördüğü takımı var, sadece şık olmak istediği günlerde giydiği. Biri daha ölmüş. Hiç önemsemediğinden, daha doğrusu hep dürüst olduğundan, dürüst kalabildiğinden, sahtekârlığı beceremediğinden, pijamalı. Biri ise ölümden dönmüş, kıvırcık. Öteki ise öbürünün kopyası -kendi inkâr etse de- ve yaşıyor. Sıska. Mor bir resimde yaşıyor. Bir yarım ve bir tam. Ama fotoğraf 4 kişi. Mor bir resimde beraber yaşıyorlar. Ben ner'deyim?
Kitabı hediye eden kimmiş bilmiyorum, adının baş harfi S. Belki de F. Çok afili yazısını çözemiyorum. Yalnız pek de anlamıyormuş kitabı hediye ettiği edebiyattan. Sadece çok bariz aforizmaların altını çizmiş enayi, duygu yoğunluğu bildiren cümleleri. Oysa, o yüzde salak bi' şekilde tebessüm yaratan "an"ları, canım sinematografileri çizmemiş çizememiş, görememiş. Üzülüyorum S'ye. Ya da F'ye. Hiç anlamayacak birine değer vermiş diyorum. O gizli yerlerde edebiyat ve yazar daha çok oysa. O da kendine yakışanı yapıp atmış işte. Diyorum. Hatta dedim.
Ben işte tam da böyle satırların çizerken altını, mutluluk hormonu salgılıyorum. Ben mutlu olduğum yere kaçmışım demek. Hemen de kaçmışım. Demek oradaymışım. 6 sene beklediğim birine kavuşmuşum. 6 ay bekleyemeyenlere selam çakıyorum. Askerlik de 6 ay diyorum. Yalanlar 6 ay sürer ve sevgiler de. Yalan ile sevgiler arasında bir bağ var diyorum. 6 ay boyunca kitap okuduğum için biri beni sevsin istiyorum. Beni 6 ay boyunca her gün sevse diyorum. Kitaplarla sevgililer arasında da böyle bir ilişki var diyorum. Hatta dedim.

Ben ner'deyim?

1 sene önce gene bugünlerde veya bu aylarda sesli mesajlar atıyordum yine bir Candan konserinden. Gene bir Candan konserinden sonra buradayım. Geçen sene ne de mutluydum bugünlerde... Her şey olağanca berrak idi sanki. Her şey çarşaf gibiydi, serili, aklım, başım, hayatım. Yerindeydi, değil de plandaydı. Bundan sonra bu olacak, şundan sonra şu, ve böyle böyle gidecek. Böyle gelmiş, böyle gidecek. Candan çok güzel "Dağlar Dağlar" söylüyor konserde. Beşinciye üst üste gidiyoruz. Candan gibi birini unutmaya çalışıyorum, ama her sene görüyorum onu. Yarım mor fotoğraf ve ben. Gitmişiz. Onlar yanımda mı, emin olamıyorum. Bu sene sürpriz yok, diyorum. Hatta dedim.
Yine de Candan çok güzel Dağlar Dağlar söylüyor.

Ellerimle büyüttüğüm 
Solar iken dirilttiğim...

diyor.

Ölüler sarıyor etrafımı. Ağlamaya başlıyoruz Sensizlik çalarken. Daha önce bu şarkının ölen birisini hatırlattığını düşünmemiştik diyoruz. Hatta dedik.

Çiçeğimi kopardın sen
Ellere verdin

diyor.

Travis de güzel söylüyordu 3 hafta önce, diyoruz. Hatta dedik:



Candan sonunda sürprizini yapıyor. Dağlar Dağlar kadar güzel Fesupanallah yorumuyla. Çok değişik bir versiyon ile. Çok güzel söylüyor. Bu sene yavan geçti diyoruz, hatta dedik. Seneye diye sözleşiyoruz. Mor ölüler diyarında onları bırakıp-selamlıyoruz, Candan'ı unutamayacağımızı kabulleniyoruz:

Alemiiiiiinnn keyfiiiiiiii yeriiiiiinnndeeeğğğğ
Yine maşallaaah



Not: Burası PSM filan da değil yani, ya da Black Box. Açıkhava. Öyle işte.

13 Mayıs 2018 Pazar

Birini Tanımak Üzerine --bi' Proust Yazgısı



Proust'u okumaya çok var.

Proust'u okumaya ve onu hakkını vererek okumaya hâlâ çok var. Okuyup anladıklarını, hakkını verebildiklerini düşünenler önünde saygıyla eğilsem de kendim için çok var.

Zaman var.

Okuma eyleminde en mühim şey de bu zannedersem, okudukça, neyi okumanın zamanı olduğunu, neyi şu anda anlayamayacağını, neyi tekrar okumanın zamanın gelip geçtiğini kestirmek, kestirebilmek ve eleyici ve disiplinli bir okuma çalışması yapabilmek.... Örnek okur biraz da budur aslında.

Zamanı yakalayan Proust da okunacak kitaplarını seçerken demiyor belki şu alttakini ama, ben kelimelerin çeviri olmasına rağmen sadece ritmi için bile canımı verir, Cioran'a selam ederim:

"Birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir."

Genette gelsin bizi kurtarsın! Nur içinde yat güzel adam, ölmeden önce seni tanımak acayip güzeldi. Bu da ölümün habercisiydi zaten!

Zaman yok.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Aşk Hakkında #2 - Bilmediklerimiz veya Sormaya Cesaret Edemediklerimiz



Geceleri düşünüyorum, yatmadan önce: Çeşitli dansları, umumiyetle aç yattığımdan şu anda olsadayesem yemeklerini, son bir kere görmek için neler vermezdim dediklerimi, ergenlik yıllarımı, herhangi bi' filmdeki o sahneyi, bir şarkı sözünü, yazdığım yazıdaki -artık ezberlediğim için- canımı sıkan mendebur suratlı o kelimeyi, bir virgülün, o canı çıkacası virgülün, o karakterin adından sonra gelmesinin biçimsizliğini... Neyse, dün gece de bu yazı serisinin özensiz ismi kafama takıldı: "Aşk Hakkında". Düşününce (ki düşündüm) çok iddialı ama fazlasıyla sıkıcı olmuş. Sonra aklıma başlığı değiştirmek geldi: "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Sormaya Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bildiklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz" ve bunların türlü kombinasyonlarından biri ile. Sonra, takıntılılık bu ya, dedim ben bunu duydum, duydum yani bu ismi. Kesinlikle duydum, kim bilir hangi aptal kitabın başlığı filan diye kendimi ve beyin kıvrımlarımı topa bile tuttum. (Bunu en çok öykü yazarken, yeni bir fikir aklıma gelince yaparım, yani bunu bir yerde okumadığıma emin miyim, farkında olmadan -belki de bile bile unutarak- birinden bir şey mi aşırıyorum gibi gibi.)

Velhasılı buldum, neredeyse 10 sene önce okuduğum -ve büyük ihtimalle de sattığım- Woody Allen'ın denemelerinden oluşan şu kitap imiş: Seks hakkında bilmek isteyip de sormaya asla cesaret edemedikleriniz.  Çok çok açık ki, bu başlık benim bulmaya çalıştığım başlıktan daha enfes: "Bildiklerimiz" veya "Bilmediklerimiz" yerine, "Bilmek İstemek" veya bizim şeklimizle "Bilmemek İstemek" kullanılabilirdi. Aşk Hakkında Bilmemek İstediklerimiz ise hem biçim hem içerik itibariyle başlı başına leziz olabilirdi. Ve zannediyorsam 91 yılında basılan kitap için, son zamanlarda genç kızlarımızın diline takılan "asla" kelimesi ile birleşerek başlıksal(?) anlamda muhteşemini tamamlaması... Hayat zaten kendi muhteşemlerimizi tamamlama sanatı. Tamamlayabilmeye çalışma oyunu.

İyi dedim bu, buymuş bizim olay. Değiştirsem mi, hem daha ikinciyi bile yazmadım, ki değiştirsem kim fark edecek tanrı aşkına kuzen dedim kendime, ne ki bu? Nedir bu her şeye ama her şeye, ama herkese istemeseler bile yüklediğin bu mânâ. Daha geçenlerde Bilge okudukça seni anıyorum, seni özlüyorum diyorum bir arkadaşıma. Hiç de görmemişim ya, kelimelerini özlüyorum sanırım, o dostluğunu, bana her defasında cevap atmasını, bütün o içimdeki her şeye olan nefreti yumuşatmasını. Tanısam kendisini de hemen bağrıma basar ve yatmadan önce özlerim biliyorum. Ama kıskanırım da, o yüzden tanımak istemem insanları. Özellikle benden daha çok sevdikleri olunca, hiç ilgilenmezler artık düşüncelerimle, oysa onlar sadece onları bekler+ler. Kimi düşünceler Bilgesever'i, kimi düşünceler futbolseveri, kimileri ise hayatseveri. Ben çünkü onların değil'iyim. Belki muhalefet'iyim. Ama biz anca böyle güzeliz, ve fikrimce ancak böyle kalabiliriz. Birbirimizi var eden, hep bu denge'dir. Benim denge'mi bozmayınız. Ey kesme işaretleri, sizin de artık anlamınız belli, bozuyorum sizleri şimdi, bozul bozul bozul. Om mani padme hum, om mani padme hum, om mani padme hum, kıştak kıştak, aslankaçparaparapom. GÖNLÜMÜ PUT SANIP KIRAN KİM?

İkimiz birden sevinebiliriz.
Delilik bununla başlamak şiire, devamını okumaya gerek yok.

O değilmiş aradığım. Onca dualar ve düşünceler arasında huzurlu uyuyamadım. Aradım taradım. Değil 10 yıl, daha alalı 10 ay olmamış kitap düştü önüme. Hani yıllar önce İsviçreli yazarın kitabı düşmüştü ya, heh, işte onun gibi. Bu onun gibi ilk anlamıyla "düşmedi" ama, dua ile, büyü ile, simya ile geldi karşıma - Frollo yardım etti, seni çok severim kardeşim Frollo, ama seni çok da sevemem Frollo bana büyü yapmadın, büyüle beni Frollo. Canım Frollo. Elbette yine bizimkinden en az yirmi gömlek güzel bir başlıkla düştü hem de: Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şey. Bir ara yönetmen olacaktık. Belki de o zamanlar mı listeme almıştım, bilmem; ama 10 ay olmamışken siparişini verip atmıştım. 10 aydan az. Yakında 10 ay da olur bu gidişle. Zizek'i bile atmıştım köşeye. Kimdir o denge'ler. Neler yapabilirsiniz kediler, pencereyi açık bırakmışım girmişsiniz işte. Yoksunuz aslında. Romeo nekrofilidir.

Bu yazıda aslında aşık olunanın tarafını ve terk edileni inceleyecektik. Oysa ne de güzel cümlelerim vardı, bir bir gittiler, inecek var dediler indiler. Güzel alıntılarım, anlatılarım, fotoğraflarım, fotoğraflarımız vardı. Bir sil tuşuna bakması artık onları acayip kılan. Çekmesi kadar silmesi de kolay. Çek. Çek. Sil. Sil. Bitti. Fotoğrafın güzel çıkmaması gibi bir ihtimalin olmadığı, onu yırtmanın veya yakmanın müthiş bir eylem ve güç gerektirdiği zamandan bir tuşa. Bir tuşa bir tuşa bu hale geldik. Bir tuşa indirgenen aşk hayatlarımız, bir tuşla beş kuş vuran ötekiler, bir kuşu incitmemeye çalışan bizler, kuş vuran sıkılgan şiirler, ataride köpeğin getirdiği kuşlar. İşleyemedik. İşleyemedik ve ben bunlardan bahsettim.

Türlü kötü yorumlara, ve puanlamalara rağmen, ısrarla izlediğim, çünkü her şeye rağmen yazarı ve edebiyatı seviyoruz biz, "Total Eclipse" filminde, Arthur Rimbaud'ya şunu söyletir, Christopher Hampton:

    "THE ONLY UNBEARABLE THING IS THAT NOTHING IS                                                        UNBEARABLE"

Usta insanlar bütün o söylediğim, işte "seni mi bekleyecek, narsist sevilen, sonsuza dek sevmek, seni niye beklemek, bütün o aşk masalı vıdı. vıdı." ettiklerim, canımı sıkan insan sözcükleri, o dilleri, o asla ne söylediğini bilmez umarız vahşi acıtan yırtıcı virgülsüz dillere, işte bunları Rimbaud'ya söyleten Hampton tastamam sanatçıdır. O görece(k)ötüfilm de böylece boşa geçmemiştir. Geçen saatler sana bir şeyler söyletmiştir, hep düşündüğün, içini sıkan, seni batıran şeylerin bir çırpıda söylenişidir hem de bu.

Bu belalı dünyada en dayanılmaz şey, dayanılmayacak hiçbir şeyin olmamasıdır. Çünkü Bergson zamanı üçe böler, üzerine fırlatılmışlık gelir, Einstein dördüncü boyutu açar, Dark'lar başka zamana yolculuk eder. Dayanılmaz olanın olmamasıdır insanlığı bitiren. Ve de seni. Bir şey için, onu unutamamacasına yaşamaktır. Tek bir şey bile olsa hissetmektir. Ve bunu bırakınca, anılar yavaş yavaş silinmeye başlayınca bunu söyletir işte sana. Kalkıp gidince, şiirler bitince, artık yazmak istemeyince bütün bunların önce dayanılmaz gelmesi, ama kontrollü salaklaştırma mekanizması yönetim kurulu üyesi olmanızdan ötürü hepsinin de gayet dayanılır olmasıdır mesele. Nefes almayı özel bir güç gerektirmeden gerçekleştiren bir beyinden bahsediyoruz. Bugün o öbür gün öteki, sonra bir başkası. Şu zamana dek dayandıklarımıza bir bakın. Size yalvarıyorum bir bakın. Hepsine, ama hepsine. Hangisi dayanılır gibiydi? O okula gitmek, o leş suratlı hocayı görmek, ilk ayrılık, o sabaha dek onca içtikten sonra erken kalkmanız, anneyi kaybetmek, çocuğu kaybetmek. Hangisini unutmadınız? Yahut şöyle diyelim, hangisiyle yaşamaya alışmadınız. Alışmak. Alışmak. Kamşıla, kamşıla, kamşıla. İşte benim için, Hamton'a göre Rimbaud için dayanılmaz olan budur. Dayanılmaz olanın ise, mutlak hazzın tek başına karşılandığı ölüm ile sona erecek olması bile bir kurtuluştur. Ölüm kurtuluştur. Artık dayanamamak ama gene mutlu olmak için bir kaçış. Kaçışçılık. Kaçışçılıkçık. Kopparito, korroinotto, kantare, kossolonitot, laşantimi. Dayanılmaz olan işte budur. Kendini öldürme isteğinin bile ardında yatan kurtulma isteği.








28 Nisan 2018 Cumartesi

Aşk Hakkında #1 - Sonsuzluk ve Bir Gün veya Anna'nın Mektubu



Aşk hakkında hepimiz konuşuruz ve çoğunluğumuz da aşkı sever (hem aşkı hem de aşk hakkında konuşmayı sevenler de pek tabii ki mevcuttur), peki ya bitmeyen aşkı? Bir türlü içinden atılamayan aşkı? Hepimiz sever miyiz, hepimiz ondan konuşuruz ama gerçekten sever miyiz? Düşününce, "sonsuza dek" sürecek olan aşk hepimizin düşlediği ve kimimizin çoktan milyonlarca kez sözünü bile verdiği, çocukken türlü masallarla zihnimize kazınan, hayallenen, beklenen, özlenen, hissedilmek istenen -biraz kaba tabirle- bir formdur. Aşk, size daha ömrünüzün başında sunulur ve siz de ona uygun olarak -tam da böyle olmaması gerekirken- aşkı ararsınız. Sunulan aşk ile çevrenizde olan-biten aşklar (ana-babaların veya akraba ve arkadaşların) ise çatışmayı yaratanlardır. Tüm bunlara rağmen hayatınızın ilk aşkına dek (ki bu da bir başka sanrıdır, ilk aşk olan umumiyetle "ilk" değildir, ondan sonrasında gelecek olanlardan biridir) size o öyküleri anlatılmış olanları arar-durursunuz. Bu elbette bir yanılgıdır. (Yanılgı mıdır?) Bazen bulduğunuzu sanır, hemen ardı arkası kesilmeyen büyük yeminler etmeye başlarsınız o sanrı içinde ve gün gelir ayılıp-ayrılırdığınızda o yeminlere ne olur?

Bekleyelim.

Şiirde de geçen giden mi-kalan mı terk edendir sorunsalı gibidir tam da ilişki içinde kurtarılmayı ve saygıyı hak eden aşk. Kalmak kolaydır. Tüm çilelere rağmen kolaydır. Çünkü aksiyonu gerçekleştirmez, dahası bir aksiyon gerektirmez. Hep pasiftir. Ama dipsiz bir kuyuya, o karanlık boşluğa görünmez bir el tarafından çekilirken, ölürken kalmak kolay mıdır? Kalınca yapılacak olan eziyet evla mıdır? Bir ayrılıkta, nedense terk edilen taraf hep rahattır, hep narsisttir; geri dönene kolayca burun kıvırabilme cürretini cebinde taşır. Çünkü âşık olunan narsistin egosu zedelenmiştir; çünkü gözü dönmüş narsist gidenin ondan dahabilmemneolan başkaları için gittiğini sanır. Bebekken anlatılan aşk öyküsünden fazlasıyla etkilenmiş bu arzu nesnesi, gideni suçlamaya ve kendi zedelenen egosunu da düzeltme uğraşına girişir. Lakin her daim başkaları için gitmez âşık, hatta çoğu zaman gitmez eğer hâlâ âşıksa. Giden âşık, kendini bulmak, aşığında onulmaz yaralar açmamak, onu da kendi gibi öldürmemek için gider. Sonsuzluk için gider. Sonsuzluk ve bir gün için gider. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi arzu elde edildiğinde kaybolandır. Sonsuz olması için bir şeyin, bu meselede âşığın, mutlak surette önce kendisini bulması, ve unutulan benliğini var etmesi lazım gelir.

Ama bütün bu bebeklikten enjekte edilen sonsuza dek palavralarını dile getirirken âşık olduğunuzun artık size aşık olmama ihtimalini, ya da aşığınızın bir gün ölebileceğini yahut sizin sonsuzluğunuzun kısa süre içinde bitebileceğini veveya sizin sonsuzluğunuz ile âşık olduğunuz bireyin sonsuzluğunun bir kesişim kümesi olamayabileceğini de kesinlikle düşünmeyiz. Tüm bunları düşünen (daha doğrusu düşünmeyen) içinse âşık olma ve âşık kalma artık imkansız kalır.

Kendi adıma birazdan paylaşacağım şu '98 yapımı filmin (Mia aioniotita kai mia mera) bütün şiirselliği ile (Evet, kimilerine göre bu film, bir film olarak sıkıcıdır, ama zaten de film değildir bu, bir şiirdir. Ve bazen fotoğraf ve zaman zaman da müziktir.) yazılan ve filmin tamamına yedirilen şu mektup, belki de onca tanımlamaya çalıştığımız ya da neyin olamayacağını tanımladığımız aşk'ın kelimelere dökülmüş hâlidir. Tamamını doğru bir şekilde hiçbir yerde bulamadığım için buraya koyuyorum. Ve aslında bu da demek oluyor ki ben bunları en çok kendime yazıyorum. Sizler benim iç hesaplaşmalarıma rastlantısal biçimde denk gelmiş kişilersiniz. Aşk gibi.

Efem önceden uyaralım, bundan sonrası sizi depresyona sokabilir çünkü biz şanssızlar asla şu aşağıda yazılan gibi bir aşkı hissedemeyecek veya hissettiremeyecek olan, yahut böyle bir şeyi kaleme alabilecek yetenekte olmayanlarız. (Okuyup bir de bunun için bunalıma girmeyin yani.)

Ve yazıyı da Alexandre'ın annesine sorduğu şu soru ile bitirmekte bir beis göremiyorum:
                                       

                       "İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?"



" 20 Eylül 1999.

Uyandığımda,
sen hâlâ uyumaktaydın.
Nefes alıp verişini seyrettim.
Rüya mı görüyordun, Alexandre?
Beni arıyormuş gibi elinle hafifçe yokladın.
Göz kapakların kıpırdadı, sonra yine uykuya daldın.
Gözlerinin arasından bir damla yaş geldi.
Yuvarlandı, yolculuğa çıktı.
Yan tarafta, bebekten ufak bir inilti yükseldi.
Kapı gıcırdadı.
Verandaya çıktım...
Ve ağladım.
O anın hiç bitmemesini
istemiştim!
Uçmasını engellemek için
bir kelebeği iğnelemek ister gibi!

Denize karşı yazıyorum sana,
hareketsiz, afallamış…
Ev, sıcak süt ve yaş yasemin kokuyor.
Sana yazıyorum,
Seninle konuşuyorum...
Böylece kendimi sana yakın hissediyorum…
Tehdit edilmiş hisseden ve direnen sana.
Senin yaşamını tehdit ettiğime gerçekten
inanıyor musun, Alexandre?
Oysa, yalnızca âşık bir kadınım ben

Gece sana baktım.
Uyuyor muydun, yoksa sessizce
uzanıyor muydun bilmeden.
Düşünebileceklerinden korkuyordum…
Sessiz dünyana nüfuz ederek seni ürkütmekten de.
Sonra, bedenimin konuşmasına izin verdim.
-iyi bildiğim tek lisan-

çünkü ancak o zaman tehdit edilmiş hissetmiyorsun
Yalnızca âşık bir kadınım ben Alexandre.

Kumlarda çırılçıplak yürüdüm.
Rüzgar esti...
Bir tekne geçti.
Sen, uyandıramayacağım kadar uzaktaydın.
Üzerimde hala sıcaklığını hissedebiliyordum
Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyordum.
Ah! Alexandre…
Bir an için bile olsa inanabilsem buna
Koyvererek kendimi
koca bir çığlık oluverirdim.

Bir kitap ile diğerinin arasından seni,
kaçırmaya çalışıyorum.
Hayatın yakınımızda geçiyor,
kızınla benim.
Yakınımızda...
Ama asla 'bizimle' değil.
O zaman anlıyorum işte, bir gün gideceğini.
Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor.
Ama bugün,
bugünü ver bana...
Sanki son günmüş gibi.
Bugünü bana ver!

Uzaklara, uzaklara, açık denizlere...
ada turların.
Balkonda unutulmuş gömleklerinden biri
rüzgârda dalgalanıyor.
Bir odanın gölgesine sığınmışsın...
Gecenin sesleriyle yağmalanmış...
Gözlerim kapalı sana bakıyorum.
Kulaklarım mühürlü seni dinliyorum.
Ağzım yok ama sana yalvarıyorum.


Denize karşı yazıyorum sana,
Sessiz ve sakin.
Sana yazıyorum,
seninle konuşuyorum.
Bu mektup sana ulaştığında bugünü hatırlamak istersen
Unutma
Ona gözlerim değdi
Ona ellerim dokundu
Burada seni bekliyorum,
titreyerek.
Bugünü ver bana.''

17 Nisan 2018 Salı

Çıldırmalık Güzellik Bombalisikotlukluğu Kontripposukluğunu Çoktiritolikolplayan Tontirişkoluluğu



Şu yukarıdaki video gene şans eseri karşıma çıktı. Ki şans eseri karşıma çıkmasa bu kadar etkilenir, buralara gelip azıcık da olsa söz eder miydim, sanmam. Neyse, bu potpuride de (ki çok çok güzel seçilmiş, hepsine ayrı ayrı bittim ve hepsine ayrı ayrı aşık oldum ve ağladım) geçen şarkıyı ya zamanında o kadar çok dinlemişim ki artık usanmışım, ya da gözden kaçmış ve bu söze hakkını çok verememişim, verememiştim. Ya da zaman ve tecrübe, hisler işin içine girince ya da daha çok başka başka şarkılar dinledikçe insan daha farklı bakabiliyor, bilemiyorum. Her neyse konu bu değil, söz ise şu: "Gurur sandığım aslında ümitsizliğimdi." (Zaman zaman "sandım" da diyor.) Hemen hatırlayamadım elbette hangi albümde ve buna mukabil hangi yılda çıktığını ama sözü duymamla aklıma gelen ilk şey, Bu işte kesinlikle Sezen Aksu'nun parmağı var, oldu. Minik bir araştırma ile sözlerini beraber yazdıklarını öğrendim.  Yani bu çok ama çok önemli: Bir dinleyiciye, sıradan bir dinleyiciye bile bunu dedirtebilmek. Ve evet, ötekiler değildi ama konu bu: Bir sanatçının başarı kıstası/meselesi tam da bu olmalı diye düşünüyorum. Bana bir metin geldiğinde, Hmmm bu Sevgi Soysal'dan, şu sanırım Ferit Edgü'den olmalı diyebiliyorsam o sanatçı işini iyi yapmış demektir. Hatta zamanında toplumun vermediği krediyi, zamanının dışından birinin çıkagelip çat diye (tam olarak böyle) verebilmesi işidir sanat, ve sanatta özgünlük, ve başarı. Bu, illaki ağzı bir karış açık bıraktıracak kadar mükemmel olmak zorunda da değil ama bu biriciklik meselesinde en birinci şeyi yerine getirmiştir sanatçı.

Bu ara çok şarkı oldu ama, olur o kadar. Hem nefis bir performans ve 12 dakika.

Hatta ekşi'de şöyle bir başlık var: "Sezen Aksu Şarkılarında Geçen Acımasız Sözler."
Kesin oraya da yazmıştır biri dedim, yazmamış. Öyleyse ben buraya yazayım dedim.

Ayrıca boş evi ve eşyaları de/da anca Sezen koklar.

Ve yüreğin önünde sonunda kendinden yana olacağını "aşkı feda edip kendini koruyacağını", sürekli kendini haklı çıkaracağını anca o bilir ve yine anca hatasını bir şekilde o kabullenir. Ötekiler ancak bir ömür seni düşünemem der, bir ömür seni sevemem, bir ömür seni düşünemem, yani buna neden şaşırıyorsun ki der. Aman vre der. Kimileri ise sever.

Sonsuz bir 12 dakika boyunca ise değişik değişik sever.



29 Mart 2018 Perşembe

Kafama Göre Şarkı Çevirileri #2 - "Empty - Ray LaMontagne"


Genelde kötü, ya da -hadi öyle demeyelim de- alışıldık sonlu dizi-filmlerin çok güzel müzikleri oluyor. Bilirsiniz işte, hani esas kız ile esas oğlan filmin sonunda buluşur. Biri ötekinin peşinden gider, yahut son anda biri kendine bile itiraf edemediği aşkını adeta herkese duyururcasına halka açık bi' yerde (Tren garları, yahut havaalanları en ideal mekânlardır bunlar için.) diğerine ilan eder. Hafiften de müzik girer o esnada. Filmi asıl yapanların isimleri sıralanmadan önce işte canım. Belki ana karakterlerden biri -artık yönetmen kimin tarafındaysa- son kez göz göze gelir izleyicisiyle ve yine belki iki çift laf söyler ve hatta -ki dahi- o iki çift olan laf için yazılmıştır çoğunlukla o uzun metraj... En sonunda kamera yükselir, yükselir ve yükselir. Ve hiçbir kötülük içermeyen pürüzsüz bi' manzara beliriverir... Fin.

Bazen sırf müzikleri için bile olsa işte onları izlemiş olmaktan (Evet, iki kere olmak çünkü "olmak"la problemimiz vardır bizim.) mutluluk duyar, yahut "filmi sevmedim" diyemezken ben; beri yandan da bu disiplinlerarasılığına sanatın, her seferinde ama her seferinde tekrar tekrar biterim.

Fakat yine de en çok sıradanın sıradışı anlatımı büyülüyor beni. Evet, yalan söyleyecek değilim, sıradışı da büyülüyor, evet, seviyorum hayalgücü içeren fantastik ögeleri de; ama en çok anlatım, anlatımdaki bilim, anlatımdaki özen, en ince, en ama en ince ayrıntısına kadar işlenmiş, düşünülmüş bir "sıradan"a tutuluyorum ben. Hatta düşüncem şöyledir ki, sıradanı yazabilmek, sıradanı anlatabilmek, en en en ama en ama en zorudur a dostlar.

Her neyse, bence en güzel sıradanın, en incelikli sıradışı anlatılarından biri bu şarkı:

"BOŞ

Eteğini kıvırıyor dizlerinin üzerine
Yürüyor bostanların arasından
Çıplak ayaklarıyla, gülümsüyor
Ve ben hiç öğrenemiyorum sahip olduklarıma şükredebilmeyi
Mesken tutuyorum yerine
Felaketlerimi

Yürüyorum çavdarların arasından
Yokuş aşağı
Ve bulamıyorum hâlâ
-bi' şekilde-
bu acıdan kurtulabilme yollarını
Ters-yüz olmuş suçlu geçmişiyle
Şu eski ve paslı Cadillac
Düşüveriyor pençesine o tarlanın,
Yağmur topluyor

Peki hep böyle mi hissedeceğim ben?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış.

Ve bu acımasız, suçlu günbatımlarının
Soğuk ve rutubetli saf sabahlarında
Yorgun düşüyorum

Şu benim beş para etmez, çatlamış ve cansız dudaklarımın arasından
Haykırabilseydim eğer bütün bu dediklerimi
Kimse duyar mıydı ki
Beni?

Bluzunu koy iskemlenin ardına
Ve bırak da dökülsün çiçekler saçlarından
Ve öp o taze ağzınla beni, şatafatsızca

Dışarıda yağmur damlaları
Dökülüyor yapraklara
Bana kalırsa
Bizim huzurlu sevişmemize
Alkış tutar gibi sesleri

Peki ya ben, hep böyle mi hissedeceğim?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış

Baktım gözlerinin ta içine şaytanlarımın
Açtım sinemi, dedim ki: 'Yapın bakalım elinizden geleni, mahvedin beni
Biliyorsunuz ki, zaten cehennemdeydim öteden beri ve döndüm de çokça geri
İtiraf etmeliyim ki artık usandırdınız beni.'

Birçok şey vardır insanı öldüren
Ve vardır ölümün de bin bir türlü çeşidi
Evet, kimileri ise çoktan oldu rahmetli
Yürüyoruz onlarla birlikte şimdi

Kafamın basmadığı tonla şey var hakikaten
Mesela ne diye yalan söyler insan?
Eh, benimse sakladığım bu acıdır işte onlardan
İçimdeki yangını daha da körükleyen

Peki ya ben, hep böyle mi hissedeceğim?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış?"



Not: Evet şarkının ve fotoğrafın üstteki anlattıklarımla hiçbir ilgisi yok. N'olmuş yani?

No-not: Bu versiyonunu kulaklıkla dinlemenizi öneririm.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Nazım Hikmet'in Abidin Dino'ya Sorması Gereken Asıl Soru



   Hepimiz o şiiri biliriz. Yahut yanlış biliriz. Ya da o şiiri bilmeyiz de, o dizeyi duymuşuzdur. Ben "dizeleri" yazacağım, "Saman Sarısı" şiirinde geçer, şöyle der Ran:

   "sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama
   gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
   ne de ak örtüde elmaların
   ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
   sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin"

   Bana kalırsa bu, en kolayıdır. Şiirde Ran, Freudyen bakış ile betimliyor durumu; gerçek hazzın ve doyumun tam olarak karşılandığı anne ile yalnız olunan evreyi belirterek başlangıçta. Yalnız, "mutluluk" mefhumu dil'in öğrenilmesinden sonra da çoğunlukla resmedilebilir diye düşünüyorum. Sözgelimi, ben kendimi 60'lı yıllarda Cansever ve Uyar ile (veya Tanpınar ölmemiştir daha, Atay hastalığını yenmiştir, Anday da gelir belki hem, vesaire vesaire), Çiçek Pasajı'nda bir meyhanede kadeh tokuştururken çizebilirim, yahut başkası beni resmedebilir; birtakım kelimeler ile bunu kaleme almayı "bile" deneyebilirim. Dönemi, dostluğu, edebiyatı anlatan bir şeyler ekleyerek. Hatta bunun filmini bile çekebilirim. 

   Ama yine sözgelimi, hastanede ilk çocuğumun doğduğu ve sağlıklı olduğunun haberini aldığım o mutlu anıma müteakip içimde barındırdığım hüznü, bunalımı ve dahası korku halini resmedemem; bunu ancak bilinçakışı tekniği ile belki belki izah edebilirim, ya da anlatmayı deneyebilirim. Yahut, ancak ve ancak bundan söz edebilirim. Yani kaygı ve mutluluğun başbaşa gittiği hemen her şeyi bir biçimde açıklayabilirim. 

   Lâkin, bana göre ne resmedilebilecek ne de anlatılabilecek bir şey varsa bu hayâl kırıklığıdır. Acıdır. Bu ikisi de el-ele gezer, yolları çatalanan bahçeye sapar, St. Petersburg sokaklarında o güzelim apartmanın merdivenlerinden büyük bir kararlılıkla çıkmasına rağmen pişmanlık duyar öldürdüklerinin ardından. Pişmanlığın da devreye girmesiyle "dil" tam bu noktada başarısızlığını açıklar işte. Hissedilen her şeyin bir şekilde dile gelmesi mümkündür, tam olarak karşılanmasa dahi şarkısının bile yapılması olasıdır, fırça darbeleriyle resmedilmesi de muhtemeldir. Ama hayâl kırıklığı için aynı şeyi söylemek çok da mümkün değil. Benim için kırıklık olan bu hayâl öteki için fazlasıyla mânâsız olabilir. Beni her daim ayakta tutacak şey, başkası için gelipgeçici bir heves olabilir. Ya da anlayabilsek de karşımızdakini, tam manasıyla, hissedebilsek bile o bize yine dil vasıtasıyla doğru bir biçimde aktarabilmiş midir hem olanbiteni? Aktarabilir mi? Zaten dil ile aktarılamayacak bir şeyin resimle gösterilebilmesi gibi bir fikir meşru mudur ki? 

   İnsan hafızası unutmaya çok elverişlidir. (Birkaç yerde bunun anlatım bozukluğu olduğunu dahi söylemiştim.) Hemen her şeyi unutur ve bununla gurur bile duyar eloğlu, övünür. Ben unutmamacasına yaşamak isterdim doğrusu. Bu da pek mümkün gözükmüyor ya isterdim işte. Hatta: Ama olsun; istiyorum! İnsanlar, onlara yapılan iyilikleri, yaptıkları kötülükleri, göze alıp almadıkları şeyleri hemen her şeyi bir kalemde silebiliyor daha doğrusu unutabiliyorlar. Ama durum bu mu, bu, bu mu gerçekten sizce? İnsan, her an ama her an kendini haklı bulamazsa ölecek hastalığına yakalanmış bir canlı, hiçbir zaman hatasını kabul etmez; hiçbir zaman tam manasıyla bağışlamaz. Hiçbir zaman -ona yapılan kötülükleri- unutmaz, ama unutmuş gibi yapar, hiçbir zaman sevmez, ama sever gibi yapar. (-mış gibi yapmak ve -er gibi yapmak. Bunları unutmayalım.) Ne olur ulan yani bir kere de başkası haklı olsa sen yerine, ne olur yani senin çilelerini çekmiş olsa sen onu suçlamadan bencillikle, ne olur ulan bir kere kendine bakabilsen tarafsızca? Olmaz. Bu şekilde işlemiyor ne yazık ki insan psikolojisi, daha çok şu şekilde işliyor: Sana yapılmasını istemediğini başkalarına yap ve bunun farkında olma, ve bunun farkında olunca da çaktırma ve konuyu değiştir, ve bunun farkında olursa da karşındaki, inkâr et. Ama sonuna kadar, ama ölümüne inkâr et. Bu. Çok da uzatmadan aslında diyeceğim şudur:

    "Mutluluğun resmi kolay Abidin, sıkıysa gel hayâl kırıklığını resmet!"

   Not: Gerçekten çok mutlular, adeta yüzlerinden okunuyor mutlulukları! Eh be Oğuz abicim, bazen biraz dayım gibisin.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Bir Zweig Kitabından Neler Çıkabilir?



























Çok da önemsemeden çektiğim şu fotoğraf çıktı karşıma yıllar sonra.

Ne de sevinmiştim. Olur-a, kaybedersem diye baksana fotoğrafını bile çekmişim.

Şimdi diyorum ya, ben mi daha fazla sevebilirim Zweig'i yoksa bu insan mı? Ben mi daha fazla içselleştirebilirim yaptığım okumaları yanımda telefonla-bunca gürültü ve gereksiz insan içinde, yoksa o mu? Nerede, ne yapıyor şimdi; ne oldu da attı ki bu kitabı? İçinden özenle kesilmiş üç sayfa çıktıydı. İşte bunlar. İnanılmaz baskılar, müthiş göze hitap eden renkler ve de puntolar. Kulağa tatlı tatlı fısıldayan kelimeler.

Kim bunlar, kim?

Ölülerle yaşıyorum.

Sanırım en güzelini de sağdaki fotoğraf söylüyor: "Meşhur muharrir Stefan Zweig niçin hayata veda etmek lüzumunu hissetti?"

Bu kitabın sahibi, veya öldüyse de mirasçıları, niçin bunca eserleri, parayla satın alınamayacak hatta belki de eşi bile olmayan bu değerleri satmak lüzumunu hissetti? Ben bulayım da böyle duygulanayım, kendimi sorgulayayım, yetmezmiş gibi bir de internete koyayım diye mi?

Seviyorum seni güzel insan, sen güzel bir insansın. Okuduklarını, hakkındakileri biriktirirsin, güzel güzel kesip biriktirirsin hem de. Kitabının arasına koyarsın, kim bilir öteki kitaplarının arasında da neler neler vardır. Neler neler okumuşsundur veya hâlâ okuyorsundur. Keşke ben o sahafta çalışıyor olsaydım da kitaplarını bir güzel toplasaydım. Hepsini bir güzel arşivleseydim. Keşke bir yerde, bir şekilde karşılaşmış, iki lakırtı etmiş olsaydık.

Seni seviyorum her kimsen. Sen çok müthişsin, umarım yaşıyorsan yanındakiler kıymetini biliyordur, ne müthiş bir insan olduğunu; he, yok öldüysen... Öldüysen de... Umarım bilmişlerdir güzel insan.

Elveda ve umarım görüşmek üzere.

31 Ocak 2018 Çarşamba

Kafama Göre Şarkı Çevirileri #1 - "Paint the Moon - The Czars"



Selam melam, işte yine geldim.

Geçenlerde bir arkadaşımla şalterlerin attığı bir barda biralarımızı yudumlar ve laflarken (ben yine çok konuşurken) artık 2018 yılında parçaların, daha doğrusu salt müziğin, bu sanatın ve dahası disiplinin başına gelen en acıklı şeyin, çok kolay tüketilebilmeleri; çok kolay yayılmaları, ve çok kolay bıkılmaları olduğunu söyledim. Üretimi oldukça güç olan bir şey için de bu pek acıklı bir son. Ne denilebilir ki. Tek bir tuşla tekrar tekrar dinleyebildiğimiz, biz aramasak dahi bizim tarzımıza uygun şarkıların zaten uygulamalar/yazılımlar tarafından önerildiği, ve dipsiz bir kuyu olmasına rağmen dönüp dolaşıp aynı şeyleri dinlediğimiz; farklı ama benzer tatları denediğimiz kulak durumu şu yaşadıklarımız. Hatta uzatmak istemiyorum çünkü halihazırda şu yazının -zannediyorum- 6. ya da 7. veya 8. paragrafında değinmiştim duruma tamı tamına 1 sene önce. (Yaaa, üzücü evet, 1 sene geçmiş o zamandan.)

İşte, sevdiğim şeyleri paylaşamayan ben, kolay tükendiklerinden olsa gerek artık burada (blogda) sevdiğim veya çok olmasa da az sevdiğim ama sevdiğim, yahut aşırı çok sevip artık sevmekten bıktığım ya da gerçekten çok sevdiğim bazı şarkıların çevirilerini yapacağım kafama göre, biraz şiir soslu. ("Soslu" lafı nasıl da kötü durduuu, höeğhh.)

Kendi adıma, bu seriyi sadece yazmayı alışkanlık haline getirmek için kullanacağım aslında. Ama siz de okursanız elbette keyfinize göre şarkılar bulabilecek, dahası çevirilere gülüp eğlenebilecek, ya da sevebileceksiniz. Her şey karışılıklı şu hayatta korkmayın =P

Başlayacağım şarkıyı kahvaltı hazırlerken bulmuştum. Aylardan nisan ya da mayıs olmalıydı. Sadece adını gördüm ve listeme ekledim. Bu isimde bir şarkı kötü olamazdı çünkü, neyse ki bıkana dek dinledik de kendisini, şimdi sıra başkalarına geldi. Üstelik bugün gerçekten ay boyandı. Öyleyse:

"-Ay'ı Boyamak-

Bir rüya gördüm dün gece
Kâbustu aslını istersen
Sıkıntılara göğüs geremiyorduk artık
Ve kanter içindeydik
Gidemedim, ve bekledim öylece
Geceyarısı güneşini
Seni bırakmak istemedim bir türlü
Aslında biraz da kimsem yoktu ya, ondan belki

Artık Güneş'i boyamıyorum
Ay'ı boyuyorum, ve yıldızları
Bir sonbahar semasını belki
Kendimi boyuyorum
Serin açık denizlere,
Gri muğlak tonlarla, sadece izin verme
Hayatımı bu şekilde yaşamama
Sensiz

Boşver aldırma, boşver aldırma
Boşver, düşsün bulutlardan
Ve bırak şu dünyayı ardında

Acı çektiğini gördüm, ve kırdım dizlerimi
dibinde bittim, gördüm ki soluyordu rengin
Kaybediyordun aklını
Sana sadece bir su verebildim teskin edebileyim diye
Yenilmiş kalbini ve alayım uzaklara götürebileyim diye korkularını
Ki biliyoruz ikimiz de o korkuların içinde neleri bulacağımızı

Artık boyama Güneş'i
Ay'ı boya, ve yıldızları
Ve bir sonbahar semasını belki
Boya beni,
Serin açık denizlere,
Gri muğlak tonlarla, yalnızca şu hayatta
böyle bir başıma sensiz
ko'ma."


Bu şarkının kendisi:




Bu benim daha çok sevdiğim akustik versiyonu:




Bu da belki ay ve yıldız boyamak isteyen olursa diye:



18 Ocak 2018 Perşembe

Poe'nun "Kuzgun"unu Okumadan Önce, Onlara Dair Bilmeniz Gereken (Yahut Bilseniz Daha Hoş Olacak) 10 İlginç Şey



    Sanırım 10 yaşlarında olacağım, o dönemler kedileri araştırıyor, onlara dair birtakım gözlemler yapıyordum. Çabuk sıkılan bir yapım olduğu için, işim bitince (elbette bitmezdi ama sıkılınca "bitmiş sayılır"dı) öteki mahalleye kadar onları kovalıyordum. Velhasıl, günlerden bir gün, yine gözlemlerimi tamamlamış, yahut öğlen sıcağında başıma güneş geçmesin diye türlü tehditlerle içeri alınmış olacağım, büyük ihtimalle de zırıl zırıl ağladığım için bana buz gibi karpuz kesip getirmişler, ben de onlara ceza olarak balkondan dışarı -yahut içeri- adımımı atmıyorum... İşte tüm bunlar müthiş bir nizamda gerçekleşirken gözlem yaptığım kedilerden birini, ya da benzerini 'nanemlerin sokağında gördüm. Güzel gözlü, sık tüylü, irice bir kediydi. Gözlerime inanamıyordum, bu salak kedinin ta buraya kadar korkudan kaçtığına inanamıyordum. Her neyse, ben bu durumlara kendi içimde inanamaz, ailemi cezalandırır ve anneannemin balkonunda karpuzları gümletir ve çekirdekleri bahçeye tükürürken bir karga yanaştı bizim kediye. Bu tür şiddet olaylarına bittiğim için onları izlemeye başladım. Yine de kalbimin bu acıya dayanıp danayamayacağından emin değildim. Bizim kedi bu sefer kendi dişine göre bir rakip bulmuştu ve bütün hırsını kargadan çıkartıp parçalayacaktı onu. 

                                        -Kırpıştırış-

   Kedi kargaya doğru hızla saldırdı. Derken... Karga vızt diye zıpladı, kanat çırptı tam pençesini geçirecekken bizim alık kedi hem de; sonra bir de dalga geçer gibi tam da gitti kedinin arkasına kondu. Kedi afalladı. Bir daha saldırdı, gene aynısını yaptı. Sonra bir daha, sonra bir daha. Karga güneşin, alnında ve kafasına geçip geçmemesine aldırmaksızın kedi ile resmen "oynuyor"du. Tıpkı abiler paslaşırken her daim ortada olup, topu kapmaya çalışan ben gibiydi adeta. Zannediyorum kargalara olan hayranlığım ilk olarak işte böyle başladı. 

*

    Asıl amaç "Kuzgun"u çevirmekti ama çevirmedim (belki başka zamana); yazının sonuna -bütün bu bilgilerden sonra- uygun bulduğum çevirilerinden birini ekleyeceğim; şiirin orijinalini merak edenler için, başarılı bulduğum kısa filmli (aslında bu kısa film bana nasıl yapmacık gelmiyor onu da anlamış değilim; hâlâ acayip seviyorum nedense) -hiç İngilizce bilmeyenlerin dahi dinleyerek ve izleyerek tatmin olabilecekleri- bir YouTube videosunu da koyacağım. "Sese" özellikle dikkat etmenizi de istirham ediyorum; çünkü ses, ritm, melodi bu şiirde çok önemli. Uyak ağırlıklı olduğu için de çevirirken bozuluyor; ama bir üstattan sesi en çok benzeteni seçtim merak etmeyin. Yalnız "uyak" dediğim için aman biz ikinci yenici çocuğuyuz, uyak muyak bilmeyiz diye dinlememezlik etmeyin, kafanızı kırarım. (Şaka şaka). Yok yani çevirene ayıp olur bir yerde. Uyak ağırlıklı olmasının yanında  bir de bunu hiç önemsemiyormuş gibi göstermesi var ki, Poe'nun -tam da bu yüzden- bu şiir özelinde biçemini inanılmaz kılan da bu. Her neyse.

     İşte Poe'nun o karanlık -hatta kimilerine göre kokainden kafayı iyice bulmuşken yazdığı- şiirinin başlığının hayvanına dair bilgiler ve sırasıyla Poe'dan "Kuzgun" ve kısa-film videosu:

  Hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan bu yana kuzgunlar, hep ölüm ve kötüye alametle ilişkilendirilmişlerdir. Dahası, Edgar Allan Poe, 'birdahaasla'yı -bir başka kuş değil ama kuzguna- dedirterek (burada İngiliz dilini de kıskandığımı söylemeliyim çünkü "gag"lamak diyor, ama kuzgun gaglamaz; öyleyse "ğğoaakk"lar ancak bu kelimenin karşılığı bizde mevcut değil; ve İngiliz argosunda croak "ölmek&nalları dikmek" ile de eş sesli bir sözcük; buradan da "kuzgun&ölüm" ilişkisini çok daha net gözlemleyebiliriz -Martin T.) "Kuzgun" şiirinde onları adeta korkunun sembolü olarak ölümsüzleştirmiştir. Ama bütün o 'ölümün habercisi' ve 'kötü şans' damgasına karşın bu güzel hayvanlar, müthiş akıllı, şartlara uyum sağlayabilen ve sahiden inanılmaz yaratıklardır. İşte bu yüzden, biz de size yıllardır olumsuzluğun simgesi olmuş bu hayvanlara dair 10 ilginç bilgiyi aktarmaya çalışacağız:




10- DEHŞET AKILLILARDIR



    Bu aslında yeni bir şey olmadığı için 10. sırada yer alıyor. Çünkü insanlar her daim kuzgunların kafalı yaratıklar olduklarının bilincindelerdi. Fakat bizler, daha yeni yeni bu leşçillerin tam manasıyla ne kadar akıllı şeyler olduklarını kavramaya başladık. (Belki de akıllı olan bizler değilizdir -Martin T.) Şimdilerde kuzgunların zekalarının "insangibi" olduklarından bahsediliyor, ki bu esasında müthiş bir şey. Kuzgunlar, kargalar, saksağanlar ve alakargaların dahil olduğu Corvidae (Kargagiller) Ailesinin tümü dünyanın en akıllı kuşları arasında sayılmalarının prestijli ünvanını da ellerinde bulunduruyorlar.

   9 Ağustos 2002'de Science dergisince yayımlanan araştırmada Yeni Kaledonya Kargası'nın (New Caledonian crow) bir parça teli büküp kanca şekline getirerek dar bir alanda sıkışmış yiyeceği ele geçirdiği; yine aynı bulmacada yeniyetmelerin (insan) tüylü dostlarımız kadar bir zihinsel becerikliliğe sahip olamadıkları A. S. Weir ve Jackie Chappell tarafından gözlemlenmiştir.

   Moskova Üniversitesi'nin biyoloji bölümününce birdizi bilgi kartı (flashcards) kullanılarak yapılan bir başka inceleme ise kargaların kart eşleştirme oyunundaki başarısı (doğru eşleşmeler oldukça unkurdu ile ödüllendirildiler) onların analog muhakeme yeteneğine vakıf olduklarını kanıtlar. Eşleştirme oyunu üst seviyede bir akıl yürütme süreci kabul edilir, ve kargalar bu yeteneğe kapsamlı bir eğitim görmeden de sahiplerdir.

   Corcirdae Ailesi yaratıcıdır ve şartlara uyum sağlar. Ve yapabildikleri şeylerle, bir zamanlar bir çekemeyenin dediği "kuşbeyinli" lafının esasında aşağılama olarak algılanmaması gerektiğini ispatlarlar.




9- SIKLIKLA FELAKET TELLALI OLARAK GÖRÜLMÜŞLERDİR


   Belki geceden bile daha siyah olan tüyleri, belki de cesetler veya mezarlıklar üzerinde gezinme alışkanlıkları yüzünden. Sebebi ne olursa olsun, kuzgunlar antik çağdan beri mitolojide ve batıl inançta her daim kötücül baş rolü oynamışlardır.

   Örneğin, Kelt mitolojisinde kuzgunlar, savaş ve katliam alameti olarak görülürken, İrlanda'da ise savaş tanrıçasının, onları gökyüzünden cesetleri yemesi için indirdiğine inanılırdı. (Bu aslında gerçekten mantıklı çünkü ortada bir tanrıça olsa da olmasa da kuzgunların yaptıkları tam olarak da bu.)


  Hindular kuzgunları ölülerin ruhları olarak görür ve duruma göre kötü yahut iyi şansı temsil ettiklerine inanırken, Almanya'da kuzgunların lanetlenmişlerin ruhlarını içlerinde tutsak ettikleri sanılıyor. Araplarsa  kuzgunlara "Ebu Zajir" ("Kehanetin Babası") der. İsveç folkloru ise bizlere, kuzgunların öldürülüp, uygun şekilde cenaze töreni yapılamamış (yakılmamış) olanların hayaletleri olduğunu söylüyor.


8- KURTLARLA ÖZEL BİR DOSTLUKLARI VARDIR



   Şüphesiz ki kurtlar kendi başlarına avlanacak kadar güçlü ve akıllılar, ancak söz konusu avlanmak olduğunda onlar için bu tekbaşınalıklarından daha etkili bir yöntem de mevcut görünüyor: Tüylü arkadaşlarının minik yardımları. ( =) -Martin T.)

   Yakın tarihli bir araştırma, kurtların bir sığını yemeyi bıraktıkları anda, kuzgunların hemen üzerlerine üşüştüklerini gösterir. Böyle olunca da bir kurt çiftinin, neredeyse avladıkları sığının yüzde 40'ını kuzgunlara kaptırığı düşünülüyor. Öte yandan kuzgunlar, 6 kurttan sığının yalnızca yüzde 17'sini kurtarabiliyorlar. Bilimadamları, kurtların yığın halinde avlanmasının sebebinin yemeklerini kurtarmak istemesiyle ilintili olabileceğini düşünüyor. Yani kuzgunlar sayesinde (yüzünden!) kurtlar birlikte hareket ediyor ve buna mukabil aç kalmaktan, aile olamama ihtimalinden ve dışlanmışlıklarından kurtuluyor.

   Kuzgunlar içinse kurtların etrafında pervane olmak ve kalıntılarını silip süpürmek pek tabii ki dahiyanece. Çünkü bir kuzgun günde 450 kiloluk bir sığının, 1.8 kiloluk "çöpüyle" yaşamını devam ettirebiliyor.

 Kuzgunlar ayrıca bu "arkadaşlıktan" payına düşen görevi kurt arkadaşlarını (gagaları güçsüz olduğundan) parçalayamadıkları kadavralara doğru onlara götürerek de üstlenir. Aynı zamanda, kurtlar kuzgunlar sayesinde buldukları yemle meşgullerken de tüylü dostlarımız şüpheli ses ve potansiyel tehlikelere karşı nöbette bekler ve gerekli durumlarda dostlarını uyarır.


7- OYUNCUDURLAR



   Kar görünce bir kuştan çok yavru köpeği andıran hareketler gösteren kuzgunlar aynı zamanda kendilerine oyuncak yaparlar. -Çok nadir görülen bir hayvan davranışı.- Dalları, çam kozalaklarını, golf toplarını, küçük taşları veya insanların doğaya bıraktığı cisimleri oyuncak gibi kullanıp kendi kendilerine ya da diğer kanatlı arkadaşlarıyla oynarlar.

   Kuzgunların, ağaç kabukları ve insan elinden çıkmış cisimleri birleştirerek yaptığı dermeçatma kızaklarla karda kaydıkları da görülmüştür.

   Bazı zamanlarda artık neredeyse alay edercesine öteki hayvanlara muziplik etmekten hoşlanırlar. Bu anlarda oyun arkadaşları genellikle yukarıda da bahsettiğimiz (ilişkileri karşılıklı çıkar üzerine de kurulmuş olsa da) eski dostları kurtlardır. Köpekler, hatta bazen insanlarla şakalaştıkları da görülmüştür.

   Elbette yaptıkları bazı muziplikler sınırları zorlar: Bir keresinde uyuyan bir kurdu gözüne kestiren tüylü dostumuz, köpeciğin kuyruğunu çimdikleyip onu uyandırdıktan sonra kaçtığı; daha sonra uyanan kurdu kendisine 30 santime kadar yaklaştırdan sonra -tam saldırma anını bekleyip-  havanıp bir daha arkasına geçip oyunu tekrarladığı gözlemlenmiştir.

   Bazısının da yavru kurtlarla oynadıkları, yavrular sıkılıp oyunu bırakıncaysa (belki irrite edici olduklarını bildiklerinden, belki bebekliklerinden -Martin T.) yavruları tekrardan oynamaya ikna edinceye değin "ğğoaakk"ladıkları bir sistemleri de mevcuttur.

   Bu bölümü kapatmadan evvel, Yellowknife'da (Kanada'nın kuzeybatısı) insanlara kartopu atabilmek adına onlar gelinceye kadar bir süpermarketin çatısında tünemiş sabırlı kuzgunların da ekosistemimizde yer aldıklarını belirtmek isteriz.


6- KONUŞABİLİRLER




   Kuzgunlar rastgele "ğğoaakk"luyor gibi gözükse de, çıkardıkları çeşitli seslerin değişik anlamlar içerdikleri düşünülüyor. Vahşi doğada kuzgunlar geniş bir yelpazede taklit ettikleri sesler vasıtasıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Şefkat, mutluluk, öfke ve şaşırma gibi duyguları ifade edebilirler.

   Ayrıca horoz gibi öterek birbirlerini tehlikelere karşı uyarabilir, seslerini titrettikleri anda ise çarpışmaya hazır olduklarını bildirirler. Et için kullandıkları belirli bir "haaa" sesleri de mevcuttur. Kendi sosyal grupları içinde, kendi diyalektiklerinin olduğu kanıtlanmıştır.

   Kafeste yetiştirildiklerinde birçok papağandan daha iyi konuşmayı öğrenebilirler. Ayrıca sadece insanların seslerini değil aynı zamanda kurtların (yukarıda anlattığımız leşleri açmaları için), diğer kuşların, çöp kamyonlarının ve sifonların da seslerini taklit edebilirler.


5- "KAFALARI GÜZEL" TAKILMAKTAN HOŞLANIRLAR


 
   Tabii ki bu önermede kuzgunların köpeköldüren ile birlikte cigaraya düştüğünden bahsetmiyoruz. Ancak bayıldıkları şey de en az bu ikili kadar acayip: Kendilerine "myrmecomany" yahut "anting" denilen yöntemi uyguluyorlar. (Eski Yunancada "myrmex" karınca, "mania" takıntı demek, yani karıncatakıntısı. Anting'i ise karıncalanma şeklinde çevirebiliriz. -Martin T.) Yöntemi kısaca özetlemek gerekirse kuzgun, toprağa veya karınca yuvasına güzelce yerleşir, kanatlarını öne doğru iyice gerer ve kuyruğunu göbeğinin altına tıkar. İlk adımda, kendini öfkeli karıncalar tarafından zapt edilmeye bırakır. Bazense teker teker seçtiği karıncaları ezip tüylerini onlarla ovalar. Ezilen karıncalar, formik asit (karınca asidi) üretir; ve bu da kuzgunların derisince emilir.

   Böcekler tarafından tamamen istila edilmiş bir kuzgunun gagasında salya ve yüzünde gevrek bir ifade görülür. Daha sonra tuhaf burulmalar, sarmal devinmeler ve çeşitli vücut dönüşleri sergiler. Başı daima yukarıda, tüyleri gerginleştirmiş kuzgunun bu "kafası gelme" durumu yaklaşık 30 dakikayı alır. Sonrasında kuşumuz kendini sallar, karıncalardan kurtulur, ve başka diyarlara doğru kanat çırpar.



(Burada ne menem bir şey olduğu daha net görüldüğünden bu alakarganın videosunu seçtim, yoksa "karıncalanan" kuzgunların da birçok videosu mevcut - Martin T.)


4- EMPATİ YAPABİLİRLER

  Herhangi bir canlıdan "empati gösteriyor" diye bahsedebilmemiz için, o canlının önce olayı kavradığından sonra da davranışlarını mağdura göre ayarladığından emin olmamız gerekir. Genellikle kuzgunlar için "insafsızlar" yakıştırması yapılsa da esasında empati yetenekleri oldukça gelişmiştir. Evvelce, kuzgunlara "empati kurma" anlamında tam manasıyla itibarlarını teslim edememiştik ancak 2010 yılında PLOS One'da yayınlanan araştırma bize kuzgunların saldırı eylemi mağduru arkadaşlarını teselli ettiklerini gösteriyor.

   Yapılan bu çalışmada Orlaith Fraser ve Thomas Bugnyari iki yıl boyunca 13 adet evcil kuzgunun davranışlarını gözlemledi. Bu süreçte 152 kavgaya şahitlik eden ikili, münakaşadaki rollerine bağlı olarak kuzgunları "saldırganlar", "mağdurlar" ve "görgü tanıkları" olarak üçe ayırdı.

   Kavgalardan sonra Görgü Tanıkları, Mağdurlar'a teselli etmeye en çok benzeyen yaklaşımları göstermiştir: Gagalarını vücutlarına doğru sürtme, yakınlarında durma ve onları güzelleştirmeye çalışma gibi. (Tüylerini gagaları yardımıyla temizleme ve güzelleştirmeye çalışmak: Uygulamanın bizdeki karşılığı da, dayak yiyenin saçını-başını düzeltme gibi bir şey olsa gerek. - Martin T.) Görgü Tanıkları tüm bunları empati gösterdikleri için yapmıyorsa bile en azından kederli olan dostlarının farkında olmaları bile bilim-insanlarınca bir dönüm noktası olarak görülüyor. Ayrıca ölülerinin ardından mini bir cenaze töreni düzenleyip, yas tuttukları da gözlemlenmiştir.


3- "EL-KOL" YAPARLAR


   Bilim-adamları, kuzgunların gaga ve kanatlarını, insanların bir nesneyi işaret etmek için ellerini kullandıkları gibi kullandıklarını keşfettiler.

   Bu kanatlı dostlarımızın jest ve mimikleri çoğunlukla karşı cinsteki kuzgunlara yöneliktir ve primatlar dışındaki diğer hayvanlarda doğal bir şekilde gözlemlenebilmiş ilk hareket olma özelliğini taşır. Bu durum ise jest-mimik açıklama ve incelemelerinde bilimadamlarına yeni bir araştırma sahası açması bakımından mühimdir. 

   Çünkü uzun zamandır araştırmacılar incelemelerinde bu tür el-kol hareketlerinin kökeninde ne olduğunu ortaya çıkarmak, veya evrimsel süreci anlamak&kavramak için yalnızca primatlara yoğunlaşmışlardı. Ve kargagiller sayesinde ortaya çıkmış bu sonuç belki de hayvanlar aleminin başka ailelerinde de doğal bir şekilde gözlemlenebilir "jest ve mimik" yapanlar olma ihtimalini de doğurmuştur.


2- KİNCİDİRLER


     Aldatanlara, hilebazlara, dolandırıcılara tahammül edemezler.

  İsveç'in Lund Üniversitesi'nde araştırmacılar bir deney gerçekleştirdi: Deneye göre iki araştırmacı kuzgunlarla bir değiş-tokuş işine girecek ve biri kuzgunu kandıracaktı. Deney, bir sonraki takas meselesi gündeme geldiğinde kuzgunların bu hilebazı hatırlayıp hatırlamayacakları ve onunla bir daha takasa girip girmeyecekleri üzerine kuruluydu.

     Tabii ki hilebazı hatırladılar.

    Deney başlamadan önce kuzgunlara birinci araştırmacıdan aldıkları ekmek parçasını, daha nefis bir ödül olan peynir (çok seviyorlar) karşılığında ikinci araştırmacıyla takas etmeleri gerektiği öğretildi. İlk olarak yalnızca tek bir kuzgun denekti, ve öteki 8 kuzgun gözlemci pozisyonunda yer alıyordu. Ekmeği birinciden alıp ikinciye götüren kuzgunumuz, nefis peynirin kendisine verileceğini düşündüğü o ıslak hayal anında ikinci araştırmacı tarafından tam da o anda ihanete uğradı; çünkü bu hilekar araştırmacı peyniri ekmek karşılığında kuzguna vermek yerine afiyetle mideye indirmişti! Üstelik kendisinin ekmeğini de almıştı!

   Birkaç gün sonra deneye üçüncü ve daha önce kuzgunların alış-veriş yapmadıkları "tarafsız" bir kişi daha eklendi. Yani kuzgunların takasa girilebilecekleri kişiler "dürüst", "hilebaz" ve "tarafsız"dan meydana gelmekteydi. Üçünden de peynir tutması istendi. İlk 7 kuzgundan sadece biri "tarafsız", 6'sı ise "dürüst" olan satıcı -yani peyniri yemeyen ilk araştırmacı- ile takas işine girerken; bir ay sonra 9'u birden test edildiğinde sadece birer kuzgunun "hilebaz" ve "tarafsız"ı seçtiği, ötekilerin oylarını "dürüst"ten yana kullandıkları gözlendi.



   Üstte gördüğümüz ise Seattle'da yapılan bir deneyden kesit. John M. Marzluff, 7 tane kargayı şeytani bir maske takarak önce tutsak ediyor; bir süre sonra da onları serbest bırakıyor. İşte bundan sonra başına gelenlerse epey dikkat çekici: Kendisini unutup unutmadıklarını anlamak için Doktor John maskeyi daha kafasına geçirir geçirmez sözlü tacizlere uğramaya başlıyor. (Bu arada görüleceği üzere kendisi kuşlara herhangi bir müdahalede de bulunmuyor.) Kampüsün içinde turlamaya başlayan zoolog, bir süre sonra kuşların pike saldırılarından güç bela kurtuluyor. İlerleyen aylarda maskeyi giydiğinde kuşların öteki arkadaşlarına da haber verdiklerini (üstte empati yeteneklerinden bahsetmiştik) ve o esnada kampüste gözlemlenebilen 53 kargadan 47'sinin arkadşlarının intikamını alma uğruna ölümü göze alırcasına maskeye saldırdıklarını gözlemlemiştir.

   Viyana Üniversitesi'nden Dr. Jorg Bossen ise kuzgunlarla ikişerli gruplar halinde çalıştı. En az iki kuzgunun işbirliği yaparak geçebilecekleri şekilde dizayn edilen düzeneklerde ödül yine peynirdi. Bossen, kuzgunların yüzde 66.2'sinin birbirleriyle güzelce anlaşıp, işbirliğine girdiklerini ve eşit bir şekilde yemeklerini paylaştıklarını gözlemledi. Araştırmanın daha ilgi çekici tarafı ise kendine peynirden daha fazla pay alan kuzgunlarla öteki kuzgunların bir daha işbirliğine girmemeleri oldu. Yani Kargagiller sosyal ilişkilerini (yine insanlar ve şempanzelerden sonra) geçmişte yaşamış oldukları tecrübelere göre şekillendir. 

1- SİZİ UNUTMAZLAR


   İlk bakışta aslında kindarlıklarıyla alakalı bölüme girebilecek gibi gözükmesine rağmen bu sefer pozitif bir yönden bahsedeceğimiz için, öncülü olumlu anlamda okumanızda yarar var.

   Hayvanların kendi aralarında birbirlerine hediyeler alıp verdikleri görülmüştür. Peki ya insanlara?

  Bu videoda görüleceği üzere kargalar, ilişkilerini sürdürmek ve minnettarlıklarını göstermek amacıyla onlara bakan, ve onları besleyen, ve onlarla ilgilenen arkadaşlarına birtakım hediyeler sunuyorlar. Bu da Kargagiller dışındaki hiçbir canlı türünde şu ana dek gözlemlenememiş bir durum.

   Kim bilir, eğer siz de kendilerine iyi davranırsanız, bu kadar eşsiz hazineye bir gün sahip olabilirsiniz.


*Kaynaklar: 1, 2, 3, 4.



KUZGUN
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
                      Başka kim gelir bu zaman?"

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
                      Adı artık anılmayan.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim  ayağa kalkarak dedim:
"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
                      Başka kim olur bu zaman?"

Kan geldi yüzüme birden  daha fazla çekinmeden
"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
                      Kapıyı açtığım zaman.

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
                      Yalnız bu sözdü duyulan.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
                      Başkası değil rüzgârdan..."

Çırpınarak girdi birden o eski  kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
                      Kaldı orda oynamadan.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
                      Adı "Hiçbir zaman" olan.

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
                      Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
                      Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."

Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
                      Değmeyecek hiçbir zaman!

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
                      Kalkmayacak - hiçbir zaman!
                                Çev. Ülkü TAMER





Bu da yazının başında bahsettiğim o kısa film. 
2011 yapımı. 

"Edgar Allan Poe'nun Kuzgun'u" 



10 Ocak 2018 Çarşamba

Mutlak Haz veya İbrahim Abi ile Çocuk Olmak

   

Küçük yanlışları düzeltmekten hoşlanıyorum. Örneğin bilmemne dizisinin, bimemkaçıncı sezonunun altyazısında rastladığım bir hata. Sözgelimi, onuncu bölümü ile dokuzuncu bölümünün altyazıları karışmış; bunu o anda fark etmek ve belli bir sıraya koymak hoşuma gidiyor. Bunlar hoşuma giderken demin de yaptığım gibi bazı kelimeleri bilerek yazılışlarını düzeltmemek ve kendime göre düzenlemek hoşuma gidiyor. Belki 5 sene önce filan burada bazan ve ansımak kelimelerinin kullanımını eleştirdiğim Ferit Edgü’nün, bunları neden o şekilde kullandığını anlamak hoşuma gidiyor. Çok sevdiğim filozoflardan olan Arthur, biraz sonra dile getirmeye çalışacağım kelimeleri yan yana sıralaraken aslında şunu demek istiyor: Şu hayattaki en önemli mesele zevk aldığın şeyi yapmaktır, ve o anda almak için uğraşacağın zevk ise o kadar da uğraşmaya değer bir şey değildir. Çünkü zevk alındıktan sonra, çokçabuk biten bir şey. Örneğin, bir yutup kanalı açmak istiyorum, kendi skeçlerimi yazmak, oynamak, Seinfeld’den daha komik bir şey yazmak, daha absürt olaylar incelemek, bir sürü insanı sadece kanalımı takip etsinler diye uğraşıp takip etmek, onlara bana da yorumlar atsınlar diye yorumlar atmak istiyorum. Ama sorun şu ki, yapacağım hiçbir şey için aslında tam olarak uğraşmaya değmez. Bir kız arkadaşım vardı, yani arkadaş olan kız, pazarlamanın sonunun olmadığını düşündüğü için bunu yapmak istediğini, ve bu sistemin içinde kalarak sistemi değiştirmek istediğini filan söylerdi. Yani neyin sonu var ki dediğimde, ben o dediğini yapamam derdi. Yani neyi yapıp neyi yapamayacağını sen nereden biliyorsun ki, hem sistemi değiştirmek, değiştirdiğinde zevk alacağın bir şey değil ki. Zaten bütün mesele o sistemi değiştirmeye giden yolda değil mi? Bir şeyi seviyor muyum, tamam yapayım, ama onun için o kadar uğraştığına değmeyecek. Görüyorsun ki değmeyecek, ve yine de uğraşmaya devam edeceksin, buradaki amacın ne olduğunu anlamayı bazen gerçekten çok istiyorum. İnsanların neye göre mesafeli olduklarını, neye göre yakın davrandıklarını, neye göre bir anda çok yakınken yine bir anda buz gibi davrandıklarını anlamak istiyorum, yani aslında bu insanlar neden hayatımda diye sorguluyorum tek tek; mesela doğum gününü kutladığım birisinin bunu soğukkanlılıkla karşılamasını anlamıyorum. Sana değer verip doğum gününü kutlayan bir insana bazen teşekkür ederim bile yazmayanları, bunun neye sebebiyet verdiğini, ya da nasıl sadece teşekkür etmekle yetindiklerini anlayamıyorum. Neye göre insanların beni hiç sevmediklerini, neye göre bayıldıklarını bilemiyorum. Sözgelimi bana bayılmayan insanların hemen hepsi aniden ölse, gerçekten bir şey değişir miydi hayatımda, iyi olana da kötü olan kadar ihtiyaç var mı gerçekten, ben insanların bir anda dünyadan göçüp gitme ihtimallerini görmek için yaşıyorum sanırım. Yoksa her sabah uyanmamın bir anlamı yok. Ya da elime silahı alıp hepsini öldürme ihtimalim olduğu için seviyorum belki de. En ufak bir ahlâki kaygı taşımadan bir insanı öldürmek, bizi her gün tüketen her sorundan kaçmak gibi değil mi zaten, anlayamıyorum. Ne değişir yani, martin bugün ölse ne değişir ki insanların hayatından, ya da herhangi biri her an, veya tam da şu an ölse ne değişir, işte o zaman gerçek tatmine ulaşabilir kişi. Gerçekten mutlak haz orada olabilir ancak. Artık haz duyabileceğin bir şey olmaması, ve ölmeden önceki o birkaç saniyelik farkındalık sanırım, dünyanın en önemli şeyi olabilir. Yoksa o koca kayayı, her gün ama her gün, tepeye taşımanın bir anlamı gerçekten yok. Var oluşunu bu şekilde anlamlandıran bir insan, düpedüz kafayı yemiş olmalıdır. Ne düşünür bu taşı taşıyan insan, ne diye taşıyorsun her gün onu tepeye? Ne olacak yani, eh yani ne çıkar ben seni anlamasam da, sen neden mor dersin adına, bilinir mi çünkü? Saçma. Yâd* edeceği bir geçmişi olmayan, uçuşan bir poşetten farksız bir hayat yaşamamış olan insanların bu iç karartıcı düşünceleri benim de en az sizinki kadar canımı sıkıyor. 

*: Karşımızda bir bakkal vardı. İşletenin adı İbrahim idi. Bakkalın adı da bu olsa gerek, hiç bakmadım, bakmaya da ihtiyaç duymadım. Annemler İbrahim, ben İbrahim Abi derdim. Mahmut Hoca’ya benzer bir görünüşü vardı, daha genişi ve göbeklisi. Bira filan satmazdı ama üstünü pantolonun içine sokardı. 

Ondan Max aldığımda dünyanın en şanslısı gibi hissederdim. Ve yanında da içinden iğrenç bir sakız çıkan düzmece futbolcu kartlarından alırdım. Hesapta kimin çıktığını bilmiyormuş süsü verilen altıya katlanmış kartları açıp açıp bakardım. Kimi zaman da Freş adı verilen, dondurulmuş boyaları annemden gizli alır yerdim. İbrahim Abi’yi kandırırdım izin verdi annem diye. İnanmış gibi yapardı. Emiklemem bitince elimde boş bardak kalırdı. Ben de o bardağı toprakla doldururdum. Sonra yolduğum çimenleri, ve bazı ağaçların yapraklarını eklerdim. Sonra da birkaç böcek. Su katardım bulursam, yoksa katmazdım. En sonunda da… Sonu yok. Sonunda ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sadece bunlar. Büyük ihtimal yarım bırakır giderdim. Her zaman böyleydim. Alt komşumuz olsa, onu iksir sayıp içermiş gibi yapardı. Ben yapmazdım. 

Bir dergiden çıkan fil dişi kolyem vardı. Onun gerçekten bir filin dişi olduğuna inanırdım. Dinozor dergilerinin üç boyutlu gözlüklerini takınca da zaman yolculuğu yaptığım sanrısına varırdım. Geceleri Geleceğe Dönüş oynardı çünkü. İşte o kadar eski zamanlardı. 

İbrahim Abi’den süt aldığımızda hiçbir zaman depozitosunun parasını almazdı, bilirdi ki o şişe en fazla iki gün sonra geri gelecek. Yahut gelmese bile almazdı. Ama gelirdi. Bunu bilirdi. Biz de onu bilirdik. Biz depozitosunu versek de bir şey değişmezdi ama İbrahim Abi istemezdi. Ben sokaktayken, babamı akşamdan akşama görürken, bana babalık ederdi. (Bayat ekmeğe yaptığı tostlarınınsa tadı hala damağımda.) Sonra bir gün, gideceği tutmuş. Dükkanı başkasına satıp… Ben üzülürüm diye de kimse bana bir şey söylememiş. Koca kamyonlar gelince anladımdı, bir de yeni gelen bakkal depozitolu süt parası kesince. Elimde almadığı para, yatağa koşup ağlamıştım. Sonra bir daha da o bakkaldan süt almadım. Artık sepet sarkıttık.