6 Aralık 2017 Çarşamba

Bir İstanbul Özleminin İç Dinamikleri veya Bitmeyen ve Bitmemiş Hali ile Bırakılan Vazgeçilmiş Yazı



Bazen, hatta çoğu zaman demek daha doğru olacak galiba, bukalemun gibi bir insanım. Biraz biraz insana dair olan-biten (bu ikisi pek tabii ki-mutlak surette yan yana kullanılmalıdır ve tire ile birleşmelidir) şeyleri anlamaya çalıştığımı, hatta anladığımı düşündüğümü düşündüğüm şu günlerde, yaşadığım şehirden uzakta kalınca (ki daha önce de çok kaldım) en çok neyi özlediğimi düşündüm. İnsan bir şeyi özlüyor mu ya da bunu düşündüm, ya da neden hiçbir şeyi özleyemediğimi düşündüm ya da neleri özlemem gerektiğini de, ama karşılaştığım sonuç çok alakasızdı.

***

İstanbullu olmayan insanlara nerede ve ne şekilde rastlarsam rastlayayım hep şu gibi soruları soruyorum: Nasıl geliyor buranın havası, çok değişik mi, büyük mü gerçekten, özellikle güzel geliyor mu, gibi sorular. Çoğunlukla da hemen hepsine "evet" yanıtını alıyorum, alıyordum, alırdım; aldıkça da şaşırıyorum, şaşırıyordum, şaşırırdım.

          ***

İstanbullu olmak, İstanbul’u bilmek, İstanbul hakkında çok şeyler okuyup abartılı bulmak, İstanbul’dan nefret etmek sadece İstanbul’a doğanların yaşayabileceği bir durum. (İstanbul’da doğanların ya da İstanbul’a ya da İstanbul’dan göçenlerin değil, aman dikkat.) Emekle, binbirzorlukla kendi şirketini kurup zengin olmak değil de; babası yakışıklı, annesi güzel üçüncü kuşak şımarık ve zengin bir torun olarak dünyaya gelip mecburiyetten şirketin başına geçmek yahut, doğar doğmaz müthiş bir bilinçle evleneceğin kişinin sana bahşedilmesi gibi bir şey İstanbul’a doğmak. Seçme şansın yok, itiraz edemezsın. Sen, o fanus dünyanda, içinde bulunduğun o hiçbir zaman imgesel alanı tadamamış simgesel alanında, kendi kendine büyüyorsun. Ama... Bulunduğun ortamda doğa, yani imge yok; bu da şu demektir ki özleyeceğin, geri dönmeni gerektirecek bir şey yok ya da kaçacağın yer senin arkandan gelecektir döngüsü. Sen kültüre doğuyorsun dosdoğru, tam da bu yüzden absürtsün. Absürt olduğunu da başka şehirlerde anlıyorsun. Başka insanlarda, başka dizelerde, başka filmlerde karşılaşınca kendinle, ya da olmak istediğin senle, ya da hiç yaşamadıklarında. Çünkü ayna ihtiyacı duyuyorsun. Sen, ayna olmadan yaşayamazsın, yaşayamayanlardansın, yaşayamayacaksın. Sen, hislerinden, ne düşündüğünden emin olamayacak olansın. Bu yüzden daha kaliteli mektep, meslek&eşya, eş arıyorsun; tam da bu yüzden sana kültürün yedirdiği farkında olmadığın ama istek duyduğun şeyleri sürekli arzuluyorsun; hiçbir şeyin farkında değilsin ve ne kadar farkında olmazsan o kadar mutlusun ve pesimist değilsin.  

***

İşte bütün bunlar yüzünden İstanbul’u sevmek için, sevdiğini anlamak için İstanbul’u hep mesafeli sevmeli hep ona bir parça mesafeli kalmalısın ne yazık ki. Ve yine ne yazık ki, eğer bu kadar çok küçük yaşta evlendiysen o parlak bilincinle, bu durum çok da söz konusu olamıyor ne yazık ki. Üç. Ve dördüncü ne yazık ki, sen başka yerde, hatta New York'ta, hatta Londra'da, hatta Paris'te bile yapamazsın. Sen düzensiz bir kültürün parçasısın, sen müslüman doğmuş laiksin, sen solcu görünümlü ırkçısın, sen eşitlik yanlısı cinsiyetçisin. Doğrusu bunu farkına varamamıyorsun, bunun farkına varmak istemiyorsun, bunu kabullenemiyorsun, dışlıyorsun. Aynaya karşı bile itiraf edemiyorsun. Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında, diyene katılmıyorsun.

***

İnsanlar kafalarında yarattığı anılarla yaşıyor. Anı dediğimiz mefhum zaten senin, bilincinin dışına itilmiş; hatırlamak istediklerini hatırlamak istediğin kadarda tutmuş bir yer. Kimse müthiş kavgalı ayrıldığı eski sevgilisini, yeni sevgilisi ile daha kötü ve daha kırılmış şekilde ayrılana, vicdan azabı içinde arayana dek, ya da bir şeylerin “netleşmesini” sağlamak amacıyla görüşene kadar, aslında çok da "aramaz". 

***

Bunca şeyi niye yazıyorum, bunca dağınıklık neden. Kurguda neden hep sorun var, İstanbul'dan bahsedince mi oluyor özellikle, bahsedemiyor muyum, yalandan mı yazıyorum, yoksa gerçekten özlem duymuyor muyum?
        İstanbul ile ilgili söylemek istediğim şeyler çok küçük, küçücük aslında. (İnsanlarından, tepelerinden, sanat eserlerinden, bozulmuş bozulmamışlığından, tiksinçliğinden, pisliğinden, iğrenç insanlarından, çocuklarından, gece hayatından, aslında hiçbir şeyinden bahsetmeyeceğim. Evet, burnuma gelen kokularından bile.) İstanbul hakkında olan ise en azından çok az. Bir süredir İzmir’deyim, okyanusa ya da büyük denize kıyısı olan şehirlerde de bir süre bulundum, dahası yaşadım. Ama hiçbirinde İstanbul’a karşı bir özlem duymadım. Nasılsa bir gün döneceğimi bildim, döndüğümde bazı şeylerin aynı olacağına inandım, hatta dönemesem ya da bazı şeyleri aynı bulamasam dahi bunu dert etmeyeceğimi bile düşündüğüm –şimdi düşününce çok kalabalık bir arkadaş grubu ile birlikte olduğumdan- de oldu. Ne yazık ki, ya da çok şükür ki, (bu iki bağlacı da birbirinin yerine kullanabilmenin bana inanılmaz haz vermesi yanında kesinlikle benim dünyamda aynı anlama da geldiklerini iddia ediyorum, hatta ne iddia etmesi, düpedüz biliyorum) kendimi korkunç yalnız hissettiğim İzmir’de düşünmeye zamanım oldu, bu şehirde yaşanmaz saçmalıklarını tümüyle bir kenara attım. Bunun olabilmesi için de böyle bir an, tam da şu anki yaşadığım ikililik, tam da şu anki gibi çok da İzmir olmayan karmaşalar yaşamak gerekiyordu. O da sağ olsun, beni kırmadı.

            ***

Hemen her yönüyle İstanbul’dan çok daha güzel, sosyolojik olarak bakıldığında daha pozitif anlamda bir tekdüzelik barındıran, psikolojik olarak bakıldığında daha sağlıklı bireylerin yaşadığı bu şehirde, en çok özlediğim şey sanırım İstanbul’un o manzarası. Evet evet, bu kadar basit her şey. Bütün o başka yerlerde bulunduğumu o yüzden anlattım. İnsan zamanına benzer, evet, ama en çok da yaşadığı yere benzer. Sanırım İstanbullu için, gerçek manasıyla bir İstanbullu için orası bir kaos. Ve kaosu artık içselleştirmiş bir kişi, ondan ayrı yaşayamaz. Çıkmazlar arar, türlü hinlikler düşünür, güvensizdir, her an korkuyla doludur, keyifli bir gece kötü bir sonla bitebilir, dolandırır, dolandırılır, dolanır, yalancıdır. Kısacası İstanbul, bütün bu kötülüklerin toplamıdır. Ama bünye de bir kez alıştı mı bırakamaz onu artık. İstanbul kullanılmasını şiddetle tasvip etmediğimiz tüm o keyif verici maddeler gibidir. 

***

Baktığınızda, karşı yakayı -bir kara parçasını- tam kararında uzaklığıyla görebildiğiniz, gece başka güzel, gündüz başka güzel; değişen mevsimlerde bambaşka güzel, hayal edebildiğiniz, tek başınıza olduğunuzda sıkılmayacağınız yer burası. Beni "manzara" kisvesi ile kandırıp bir yerlere götürüyor insanlar, ama gördüğüm salt deniz, yahut taşlar. Denizin içini oturduğum yerden görebilsem belki mânâlı olabilirdi bu yapılan, ama o da yok. O çilenin içinde (İstanbul Çilesi) farkına varılamayan şey tam da bu. Baktığında kuleler, türlü deniz araçları, kaleler, surlar, saraylar, köprüler, yollar, statlar, camiler, kiliseler, sarnıçlar, kasırlar, uçaklar, arabalar, insanlar, adalar ve virgülllerin sayısının yetmeyeceği kadar uzatabileceğim şeylerin hemen hepsi, saçma sapan yerlerden, saçma sapan şekilde görülebiliyor. Ve bu durum kanıksandığından farkına varılamıyor. Bütün bu istemsizliği ve tarihiyle adeta istemeden de olsa zaman makinesine binmek gibi oluyor İstanbul'u seyretmek. Bunu anlamak için ise orada olmamak gerek.

*

Bu yazıyı, şu aşağıdaki videoyu seyrederken kendimi bulunca yazmaya giriştim. Sanırım hiçbir zaman bitiremeyeceğim, hiçbir zaman azıcık bile olsa içime sinmeyeceği için öylece yayınlıyorum. Görüşmek üzere.



Deminki sonu beğenmedim. Şiir ile bitirelim, hepimiz Kavafis'i severiz:

ŞEHİR

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
( Çeviren: Cevat Çapan )