17 Nisan 2017 Pazartesi

İki Haftadır Dilimde




Sen artık güncesin blog, ara ara seni terk etsem de ilk günkü ihtişamını koruduğun için sana teşekkür ederim.

Günce. Bir zamanlar sahaf açarsam koyacaktım bu ismi, yayınevi de olabilirdi, kızım olursa da koyabilirdim. Artık başka isim buldum ona, onu koyarım belki. Belki, kedim olursa ona derim, belki de sadece blog'un adı artık günce olur.

Şunu güzel sesli bir kadından dinlemek isterdim, şimdilik Barış Abi ile yetinmeliyim. Bazı şarkıcılar böyle, Sezen Aksu, Barış Manço, Bob Dylan vesaire. Güzel sözler ama daha güzel sesli birinden dinlemek daha hoş olabilirdi.

Her neyse, bugünkü şarkımız Beyhude Geçti Yıllar.

Elbette ki beni etkileyen kısmı şurasıdır, çünkü çocukluk, bebeklik, masumluk, masumiyete vurgu hep bu satırlardadır:

"Sanki gizli bir el kopardı seni benden
Savurdu bir kar tanesi gibi
Boş yere arıyorum sımsıcacık sevgini
Bu ıslak boş sokaklarda
Elinden oyuncağı
Alınmış çocuk gibi

Yalnızım karanlıklarda."

Ya da çoğumuzun Mançoloji haliyle bildiği gibi:

"Sanki gizli bir el kopardı seni benden
Savurdu kar tanesi gibi
Boş yere ağlıyorum, dört duvar arasında
Deli divane misali
Elinden oyuncağı
Alınmış çocuk gibi

Çaresiz yalnızım şimdi."

Ben de söylerken tabii ki Mançoloji haliyle söylüyorum ama elinden oyuncağı alınan çocuk olmak zordur sevgili okur, zordur, oyuncağı olmamak zordur, tek sevdiği, sevgiyi bulduğu şeyin oyuncağı olması da zordur, ailesi ile hiçbir şey paylaşamayan -burasına ağlama gelen sorulduğunda- çocuğun hali nicedir, kötüdür, üzücüdür. Eteğini sevsinler onun.

Geçenlerde de Charles M. Schulz'un, yani bu Charlie Brown'ın, Snoopy'nin, Peanuts'ın yaratıcının şu alıntısına denk geldim, çevirirsek doğruca şöyle diyor: 

"Neden dünyadaki bütün gerçekten sevdiğimiz insanları alıp (bir yerde) hep birlikte yaşayamayız ki? Sanırım böylesi yürümezdi. Biri çıkar ve ayrılmak istediğini filan söylerdi. Birisi her daim çıkar ve gitmek ister ve kalanları da hoşça kal demek zorunda bırakırdı. Ve (size bir şey söyleyeyim mi) ben hoşça-kallardan nefret ederim." 

Böyle. 

Ben bu şarkıyı sadece "beyhude" dediği için bile sevebilirdim sevgili okur, anlayabiliyor musun? Bırak oyuncakları, bırak bebekliği, bırak ıslak boş sokakları. Belki bundan sonraki yaşayacağımız yere bile uyabilir sözleri. Zaten bence şarkıları inanılmaz kılan da budur, yani nasıl düşünürsen, nasıl hissedersen öyle.

İki yorumu da koyuyorum:


Bu da Mançoloji, kliplisini ekliyorum:

13 Nisan 2017 Perşembe

Tiyatrodan Nefret Ediyorum ve Senden De



Bu hafta yine kültür mantarlığı yaptığım bir dönemi geride bıraktım, yani aslında hafta bitmedi evet, ama bana bu kadarı yeter. Pek sevgili "kardocum"un (asdfhugklg) baskısı üzerine IKSV kapsamında nefis bir filme gittim. Ve onun verdiği aşkla da, birkaç gün sonra dediği, "Talimhane Tiyatrosunda Lorca oyunu varmış, Kanlı Düğün, herkes geliyor, gidelim, sen de gel"ine karşı koyamadım çünkü nefisti film dediğim gibi, müthiş bir referanstı, artık ona güvenebilir ve istediği yerleri sorgulamaksızın bir süre gidebilirdim ve en az kendisi kadar nefis iki insanla da tiyatronun yolunu tutmak da işin pekâlâ artısıydı. Burası aslında elbette işin hikâyesi, ve elbette ben sanattan pek anlamam, ama sanattan anlayanların birazdan sıralayacağım halleri beni öldürüyor. Yazacaklarım kesinlikle "sadece" bir Kanlı Düğün eleştirisi değildir, bu bir yeraltı tiyatrosu eleştirisidir; bu bir sadece Türkiye'deki tiyatro eleştirisi değil, bütün dünyadaki tiyatroları kapsayan genel bir eleştiridir ki sonuna İngiltere'den komikli videoyu da ekleyeceğim.

- Ya artık tiyatro sanatının çağdışı olduğunu ne yazık ki kabul etmeliyiz ya da dünyadaki her sanat dalı değişirken, başkalaşırken, başka başka yollarla seyiricisi karşısına çıkarken "salt metin okuyarak, tirad atan" tiyatro anlayışına son vermeliyiz. Tiradı atıyorsak da gerçekçi olmasına her şeyden çok özen göstermeliyiz.

- Bu işin yönetmenlerinin işi bilmediğini anlamak aslında çok kolay, her ne kadar iyi, tanınmış, efsane kabul edilirlerse edilsin, çağdışı kaldıkları çok açık. Tiyatro dediğimiz şey, okunmak için mi yazılmış oynanmak için mi, eğer oynanmak içinse nasıl oynanır önce bunu tetkik edelim. Sözgelimi bir köylü ana olsun, bu köylü ana nasıl konuşur? Bence diyalog yazmadaki en zor iş budur. Artık elimizde yazılı ve çevrilmiş bir metin olduğuna göre bu kısmı atlayalım, ve bu köylü ananın konuştuğu gibi yazıldı diyelim, mesela Lorca beyimiz, 32 yaşında aslında iyi bir şair olmasına rağmen oturdu ve nefis yazdı diyelim, bu nasıl oynanır, nasıl konuşur? Uzun bir pasaj varsa elimizde bunu bu kadın hiç teklemeden mi söyler, hadi o söyledi diyelim, karşısındaki hemen "robotik" bir şekilde mi cevap verir, hiç boşluk, durma, duraklama yok mudur? Tiyatro okumak zordur, oynamak zordur, oynatmak daha da zordur. Çünkü romandaki gibi "dedi ve iç çekti, dertli kederli söyledi, gözlerini devirdi, gözlerini dikip konuştu," vs gibi gibi gibi şeyler yoktur. Bunlar aslında bir diyalogu, roman ya da öykü yapan şeylerdir ve oldukça nadir yazılır. Burada esas önemli olan yönetmen, yazar, çeviren tam da bu noktada devreye girer, girmelidir. Lorca henüz 32 yaşındayken, kadınlar hakkında bir şey bilmezken, anneler nasıl konuşur çevresinde gözleyeceği hiçbir köylü olmamışken (kendisi her babadan zenginin olduğu gibi sonradan solcu takılmıştır), okuduğu gazete sütunlarından, sanat için sanatlı, sembolistik ve bir o kadar da romantik karakterlere uzun tiradlar attırıyor, aslında olmayanları, asla olmayacakları, tamamen gerçekçilikten çok uzak bir dille sunuyorken, romantikken, eşcinselken, erkek karakteri kadın, kadın karakterleri erkek yaparken, burada, tam bu anda "uyarlama" dediğimiz şey devreye giriyor. Bu işin bir uyarlama olması. Bu işin başka bir tiyatroda, 80 sene sonra, başka bir ülkede bir grup oyuncu ile yapılıyorsa bu budur, bu şekle dönüşmesi gerekir, başkalaşması gerekir. Evet, bu birtakım tiyatro bağnazları tarafından teklif edilmesi dahi kabul edilemeyecek gibi gözükse de, ne yazık ki zaman değişiyor dostlarım. Bir tiyatro nasıl uyarlanır sevgili okur, bu çok mühimdir. Ve "uyarlayan"ın olmaması ise daha da fenası. İşte tüm bunlar, bu gerçekçilikten uzak tutum, her şeyin en fenasıdır, hep güzel karakterlerle (ki bunun İspanyol versiyonundaki kişileri ve kılıklarını ve konuşmalarını görmelisiniz) özellikle hasbelkader çok gerçekçi olduğunu söylediğiniz bir oyun oynuyorsanız. Bu yaptığınız dansları, görselliği bir kenara bırakıp, sadece günlerce üzerinde uğraşmanız gereken bu durumdur. Ne yazık ki, bu çoğu zaman, çoğu yerde atlanan çok ama çok mühim bir durum. Seyirciyi kendinden uzaklaştıran, o anda, o programdan geri çeken bir illet.

- Bu aslında yukarıdakiyle bağlantılı ama, yine ayrı bir yerde dursun: R sesi, -yor'daki. Bu ses Türkçe konuşurken yutulur arkadaşlar. Yapıyordum yazan şey, yıllardır çet dilinde yazdığınız gibi, yutulur işte o, konuşulurken. Bu, eğer gerçek hayatta böyleyse tiyatroda da böyle olmalıdır. Oscar Wilde deyimiyle, Edebiyat gerçekten daha gerçekse, sanat da gerçekten daha gerçek olmalıdır, çünkü zaten tiyatro esasında oynana dek bir edebi yazım türüdür ve "-yor"lardaki, R'ler müthiş mühimdir ki böyle söylenmemelidir, hele onlarca kişinin önünde. Sanat toplum nasılsa öyledir, sanatçı toplum nasılsa öyle konuşur.

- Buradan hemen bir sonraki maddeyle bağlantılı olacak şekilde ilerlersek, bir köylü, hiç yukarıdaki gibi konuşmaz, hadi konuştu diyelim, çünkü biz İspanyol köylüsünü canlandıramayacağız diyelim, o zaman karakterlerin adı bunlar olmaz. O da değilse kıyafetleri böyle olmaz, hiçbiri değilse demek bu oyun uyarlanamaz. Hadi diyelim ki oynandı, hakkının verilmesi gerekir. Birbirinin laflarını bitirmesini zor bekleyen, hatta çişi gelmişçesine bekleyen oyuncularla bu işler, ne yazık ki olmaz. Elbette ki, dediğim gibi, bu sadece genel bir tiyatro sorunudur. Keşke bir dönem olduğu gibi yazanlar tarafından yönetilse, ya da beraber izlense provalar, ve oynansa bu oyunlar dediğim olur. Ne yazık ki Çehov, Lorca, Brecht, Shakespeare ve bazen de Williams için bu dediklerimizin geçerli olması imkansız. E o zaman ne yapılabilir, en başta dediğim gibi uyarlanabilir, metinlerle oynanabilir, değişebilir, dönüşebilir. 100 sene aradan sonra aynı etkide bir oyun olacağını varsaymak hafif tabirle, şaşkınlıktır. Çehov'un Gorki'ye verdiği tiyatro yazarken, hatta genel olarak yazarken verdiği öğütler gibi şeyler ise şurada belirttiğim gibi hâlâ geçerlidir. Buradaki "halbuki edebiyat bir saniyede zihne kazınmalıdır." ise inanılmaz önemli. Tiyatro ne kadar bağlarından kopuk olursa, o kadar anlamsızlaşır.

- Dans ederek şarkı söylemek çok zordur, müziğin arkasında kalmamak, yükselebilmek önemlidir, küçücük bir salona hükmedebilmek, daha doğrusu hükmedememek ise fazlasıyla sorundur. Dans ederek şarkı söyleyenlerin biraz daha bağırabilmesi, biraz daha yüksek sesle söylemesi gereklidir. Biliyorum ki, tiyatrocuların çoğu fevkalade bir şan dersi alıyor, müzik konusunda çok da eğitimliler, ama herkesi bastırmak zorundasın şarkı okurken ve bu ne kadar zor olursa olsun senin görevin, işin, aşkın artık her ne diyorsan. Buna biraz daha dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

- He oyun(lar)da güzel taraflar yok muydu elbette vardı, vardıR, oyuncuların "oyunculukları" gayet yerindeydi, inandırıcıydı, bence gelinin yedeği olduğunu düşündüğüm danscı kişi de en az gelin kadar yetenekli biri olabilir (bu tamamen benim uydurmam), zaten esasında şair olan Lorca'mızın çeviri şiirleri, şarkıları, kostümleri, canlılık hepsi fevkaladeydi; gitar, flamenko güzeldi. Ama bunların hemen hepsi güzel olsa da, geride kalan her şey mükemmel ilerlese de, yazının başındaki insanlar kadar nefis de olsalar bu "tiyatro yapmacıklığı", tiyatroyu yönetenlerin belirli bir zümreyi hiç incelemeyişleri (o zümreyi oynarlarken), tiyatroyu geride bırakan, bıraktıran nedenlerden. Örneğin Closer yazısı yazmıştık ya, o da sinemaya uyarlanan bir tiyatro aslında, ve her halinden mükemmel uyarlandığı belli. Çünkü uyarlayan da aslında tiyatronun yazarı. Ve ikisinin de oyunu yazdığı yaş aynı, ve bu zamanda günümüzün değerleri ile bağlantılı olan, kendisini izlettiren, daha evrensel hangisi derseniz cevabım hiç düşünmeksizin Kanlı Düğün olmazdı.

Bu da sözünü verdiğimiz videomuz: "If this was on television, nobody would be watching."

---

Bir arkadaşımla iş çıkışı bululmuştuk ve Karaköy'e yürüyor, sanat yönetmeni müdürü tayfasından biri olan, ve ikide bir "Ben 3'ü bir arada içEmiyorum, ben Nescafe Gold içEmiyorum"cu olmasını eleştirmiş, bayağı arkasından sallamış ve eğlenmiştik. Çünkü ne demek içEmiyorum, yani kan bile, çiş bile, bok suyu bile olsa içEbilirsin. Ha içmiyorum, tercih etmiyorum, kahve tadı alamıyorum, onlar kanserojenli vs. diyebilirsin. Ama içEmemek, son derece sığ bir laf. İçenleri hâkir gören, burnu büyük, salak lafı. Ama bu sığdan daha sığır Kaygan diye bir efendiyle tanıştık, daha doğrusu tanışmış arkadaşlarımız. Bu sığır efendimiz, McDonald's gömdük geldik deyince arkadaşlarımız:

"Yeaağ, bu devirde hâlâğ McDonald's yiyen mi var yağğ, pfff," demiş. Şimdi bu arkadaşın yanında ben yoktum ki buradan laf yetiştiriyorum. Verilebilecek cevaplar:

1- Sanane.
2- Sen kimsin yarram?
3- Yiyen var ki hâlâ açık.
4- Paramız yok borç ver de Nusret'e gidelim çemçük ağızlı.
5- Sanane götüm.
6- Sen ne olduğunu sanıyorsun am biti.
7- Bu kadar gerizekâlı olup hayatta kalmayı nasıl becerebildin?
8- Sanane.
9- Keşke ölsen ve  keşke şu anda ölsen ve keşke bir anda inme gelse öyle bir yok olsan ki tozun bile kalmasa dünyada.
10- Sanane.

Bazı insanların üslupları beni çıldırtıyor. Ne kadar yakın olursan ol, bir topluluk içinde ötekileri rezil etmeye çalışıyorsan, ya da diğerlerine şirin&sağlıklı&akıllı gözükmeye çalışıyorsan, o nefis insanlar seni sevdiklerinden ya da seninle laf dalaşına girmeyecek kadar alçalmayacaklarından, ya da senin aslında ne kadar boş biri olduğunu çoktan bildiklerinden sana laf yetiştirmemiş olabilir, ama sen kimsin ya, kendini ne zannediyorsun? Sağlıksız diyebilirsin, kötü hamburger diyebilirsin, ya niye orada yiyorsunuz ki şurada güzel bir köfteci var diyebilirsin ama bu devirde hâlâ ne demek be evrimin kayıp halkası seni! Bu ne cürret, kokuşmuş yağ tabakası.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Closer Üzerine Pek de Gerekli Olmayan Bir Yazı



Birçok ünlü yazarın dediğine göre, yazma işinde ustalaşmak için sadece paslanmamak adına bile olsa, her gün bir şeyler karalamak lazımmış. Nasıl ki her idmanda bir basketbolcunun -ne kadar iyi olursa olsun- şut çalışması gerekiyorsa, ve bu çalışmalarını hatta bazen maç içerisinde tam olarak gösteremese bile, çalışmadığında daha kötü olacağından ötürü bu disiplini kendine edinmesi gerekiyormuş. Utanç içinde söylemeliyim ki, bunu yüzde yüz uygulamıyorum, post sayısından da anlaşılabileceği üzere son senelerde en fazla 10 girim var. Ve bu da hiçbir şey için yeterli değil aslında. He, illa bir “şey” mi olması lazım, tabii ki hayır. Defterime zaman zaman bir şeyler yazıyorum ama kesinlikle adamakıllı şeyler değil. Ve bu adamakıllı olmayan şeylerden sıkılmış olmalıyım ki amcam Hemingway üzülmesin diye, ve yine-yeniden Closer’ı izledim diye, ve artık sıkıldım diye size biraz filmin hayatımdaki yerinden bahsetmek istiyorum.

Eski mahlasımı belki hatırlayanlar vardır, “buster” idi. O kadar uzun süre kullandım ki, bir süre kullandığım Twitter hesabımda bile adım buymuş. (Uuuuu.) Nedenini hiçbir zaman açıklayamadım ve korktum da, ama işte zamanı geldi. Gün geçtikçe anlıyorum ki şu hayatta her şey zaman meselesi. Zamansız gelenler, gidenler, zamansız aşklar, zamansız para bile bir yerde deliliğe sürüklüyor ve insanda güven sorunu yaratıyor. Yani zaman bir nevi güven de demek. Dostluklar, aşk veya para değil.

Sene 2005 ya da 2006’ydı. Cnbc-e’de (R.I.P.) bir şarkı duydum.  Çok da izlemezdim bu kanalı o zamana dek, çünkü henüz izleyemediğim korsan DVD’lerim ve yeterince film arşivim vardı ve ne zaman bakacak olsam ya istediğim kadar güzel bir filme denk gelemezdim ya da ekonomik şeylerden filan bahsederlerdi. Her neyse, o gün yine sıkıntıdan kanal değiştiriyordum. Annem kadar hızlı olamadığımdan bu işte, bir şarkıya rast geldim. Herif o kadar naif, o kadar narin, o kadar incelikle okuyordu ki elimde tuşları metalden gibi olan, yıllarca düşmesine rağmen bir türlü bozulmayan, yeni nesillerine lanet ettirircesine mükemmel kaliteli ve hiç yaşlanmayacak gibi duran kumandanın kemirilmiş “ileri” tuşu baş parmağımın altında kalakaldı. Değiştiremiyordum. Ben de kalakalmıştım. Lavuk, “No love, no glory” dedikçe, kalbim kırılıyordu çok bir şey yaşamışım gibi. O zamanlar ben de en az şarkı kadar kırılgan, söyleyen gibi naiftim. Kendimin olmayan dertlere üzülür, haksızca elimden hiçbir şey gelmemesinde kendimi suçlardım. Sonrasında başıma gelenler büyük talihsizlikti.

Bazen sadece o anki hisleri yeniden yaşayacak mıyım diye eski sevgilinizle buluşursunuz ya hani, ya da bitmiş, kaybolmuş bir şeyi yeniden hissedecek miyim, eskisi gibi mükemmel zaman geçirecek miyiz diye, ya da sadece hayatında neler olup bittiğini merak ettiğinden, ki bu merak bazen kötüyse hoşuna bile gider buluşmak isteyenin, ama bilinir ki aslında bu yapılmaması gereken müthiş bir hatadır ama insan alamaz ya kendini, işte benim de bazı filmlerle aram böyle. Eski sevgilim gibiler. Senelerce izlemem tekrardan, aramam bile, unuturum onları; hatta önceleri, izlediğimi bir kez daha izlemezdim bile; hayır ilkinde müthiş çözümlemeler yaptığımdan değil, hiç o kadar akıllı olmadım ve sanattan anlamadım, ama sevdiğimden. Bence, bazı şeyleri bitirmemek için yarım bırakmak gerekir. İçinde bir şeyler karanlık kokar hani, öyle. Çünkü bitirince aslında pek de mutlu olmazsınız, o yarım kalmışlıklarda verilen tat pek de bulunmaz, ömrünüz boyunca cevabını bilemeyeceğiniz bir bilmece gibidir. Her seçişin bir vazgeçiş olması, klişe tabirle. Üzgünüm Sartre.

İşte film tam da yukarıda bahsettiğim gibiydi. Üçüncü kere izliyordum ve ne ilk izlediğimdeki gibi kelebekler uçuştu kalbimde, ne şarkı mükemmel geldi, ne de filmin 100 puanlık bir film olmadığını görmek ruhuma iyi geldi. Filmde olan şey, bu sefer izlediğimde çok çok ama çok çok yoğun müthiş bir gerçekçilikti. Gerçekçilik bence insanın bir seçimi değil, hepimiz romantik doğuyoruz ama gerçekçi ölüyoruz. Bu hayatın bize attığı sillelerden, çelmelerden, ikiyüzlü yapmacıklıklarından kaynaklı.   

"Make some tea, buster."

İlk izlediğimde hatırladığım şey, ilişkilere olan inancımın yitimiydi ve bunun için çok küçüktüm. Bu kadar küçük olmama rağmen neler anladığımı, anlayamadığımı hatırlayamasam da verdiği hüznü hiç unutamıyordum. Bu sefer yapılanlar aşk dörtgeni içinde son derece olası gelmişti, bu büyümekti ve bunu hiç sevmiyordum. Artık şaşırmamaya başladıkça içinizdeki romantik çocuğun üzerine kapkara yoğun bir gerçekçilik sisi çöküyor. İşte o sisten sıyrılabildiğiniz nadir anlarda romantikliğe hafif de olsa dönebiliyorsunuz ama ömrünüzün sonuna dek ucunu bucağını kestiremediğiniz o bulutla dolaşmak zorunda kalıyorsunuz yetişkin olduğunuz andan itibaren. Bence her ana-babaya düşen sorumluluk o sisi erkence yaklaştırmamaktır çocuğunuza. 

Karalamaya başlarken buster’dan bahsedecektim ama bir sürü konuştum gene ve hiçbir şey anlatmadım. Artık buna alışmış olmanız gerekirdi sevgili okuyucum. (Filmi izlemeyenler için birkaç küçük detay olabilir ama izlemeye engel olacağını sanmıyorum.) Natalie Portman’ın “buster” deyişi Jude Law’a o dönem içime işlemişti. Hatta ilk söyleyişinde basit bir çevirmen hatası sanıp "Baya 'bastard' diyor, neden ahbap diye çevirmiş ki bu salak!!" demiştim. Neyse ki filmin sonuna dek en az 3 kere daha dedi de, o an internet alemine rezil olmaktan kurtuldum. (Evet biraz erken yaşta her sitede yazmaya başlamıştım olur-olmaz.) Yani anlayacağın sevgili okur, küçükken de farklı bir şey istemiyordum. Kalabalık bir yolda bana gülümseyen, ona şebeklik yaparak daha ilk tanışmamızda kaldırımdan karşıya geçerken beklediğim biriyle aşk yaşamak, onun beni sevmesi, bana minik-salak-lakaplar takması ve birbirimizle aptal oyunlar oynamak istemiştim, hepsi bu. Hepsi hepsi kuru muhabbet. (Bu şarkıda da bence anlatılanlar biraz başka, onu da bilahare konuşuruz.)

İşte o zaman dedim ki, heh buldum, yıllarca internet aleminde adımla seslenilmesinden bıkmış olan ben, artık sevdiğim futbolcular veya basketbolculardan başka lakap bulmuştum. Buster! Kimse böyle seslenmiyordu ama olsun, bulmuştum ya. Bazen bu da önemli. Yazmakta mesela, ya da çizmekte. Bir şeyi karşı taraftan takdir beklemeden yazmak ve asıl olan kendi tatminliğini bulmak, kendi zevkine göre ev döşemek, saç taramak, giyinmek... Kendini bulmak yolunda atılan her adım gibi bu da zevkliydi.

Sonra bu film sayesinde keşfettiğim, başta da bahsettiğimiz herif Damien Rice vardı. Ne kadar güzeldi o günler. Hatta çok ilginç, o zamanlar interneti bu kadar iyi kullanamadığımdan şarkı sözlerini arattığımda bir türlü şarkının adına rastlayamamıştım. Sürekli Frank Sinatra’nın “Can’t take my eyes off you”suna denk geldiğimden lanetler yağdırıyordum şarkıya ve yazanına. (Sonradan kendisiyle seviyeli bir ilişkimiz olduğu doğrudur.) En sonunda bulabildiğimde ise... (Bana bakın, eskiden bu kadar yaygın değildi şarkı sözleri ve Damien Rice da popüler değildi, anladınız mı, dalga geçmeyi hemen kesmezseniz çok fena şeyler olacak bilesiniz!) Ehem, ne diyordum, daha sonra YouTube listelerinden kendisini bulmamız ve iki defa İstanbul konserinde bulunmamla aşkım daha da arttı. Tabii ki de, yanında Lisa olmadan çok da keyfi çıkmadı ama o kadar oluyor, hayat böyle. “It’s life, and life only” Bob’cığımın da dediği gibi.

Sonra, bu sahte kimliğimin bilinçaltımda yarattığı gizemi çözdüm. Neden takma isimler kullanıyordum? Neydi zorum, kimden neyi gizliyordum. Herkese neden farklı isim söylüyordum, hatta neden abartıp son zamanlarda hem isim hem soyisim almıştım? Alice gibiydim aslında ben, hiçbir şeyde yeteneği olmayan, sadece giden, seven, kendini saklayan, güzelce sorulduğunda hayır diyemeyen, plan yapan, sinsi, güvensiz, içli, gülüşü güzel, lakap takıcıydım. Ama sonumuz ne yazık ki Dan gibi oldu. 

Ve küçükken en şaşırdığım dörtlü arasındaki seks konusu örneğin, artık en şaşırmadığım oldu. İnsanlar intikam için başkalarıyla seks yapabiliyordu, bu da o sis bulutu ardında kalmış çocukluğun yetişkinliğe geçerken çıkardığı oyundu. Heyecan duymamadan kaynaklı heyecan arama. Artık başkasının oyuncaklarını kıramazdın ama gururunu kırabilirdin, ve bunu yüzüne açıklayabilirdin, ve onu aldatabilirdin, ve daha bir sürü şey.

Sevdiğim başka bir Damien Rice şarkısı ile bitireyim, Dylan takllidi de var, rol çalma da çünkü: