17 Nisan 2017 Pazartesi

İki Haftadır Dilimde




Sen artık güncesin blog, ara ara seni terk etsem de ilk günkü ihtişamını koruduğun için sana teşekkür ederim.

Günce. Bir zamanlar sahaf açarsam koyacaktım bu ismi, yayınevi de olabilirdi, kızım olursa da koyabilirdim. Artık başka isim buldum ona, onu koyarım belki. Belki, kedim olursa ona derim, belki de sadece blog'un adı artık günce olur.

Şunu güzel sesli bir kadından dinlemek isterdim, şimdilik Barış Abi ile yetinmeliyim. Bazı şarkıcılar böyle, Sezen Aksu, Barış Manço, Bob Dylan vesaire. Güzel sözler ama daha güzel sesli birinden dinlemek daha hoş olabilirdi.

Her neyse, bugünkü şarkımız Beyhude Geçti Yıllar.

Elbette ki beni etkileyen kısmı şurasıdır, çünkü çocukluk, bebeklik, masumluk, masumiyete vurgu hep bu satırlardadır:

"Sanki gizli bir el kopardı seni benden
Savurdu bir kar tanesi gibi
Boş yere arıyorum sımsıcacık sevgini
Bu ıslak boş sokaklarda
Elinden oyuncağı
Alınmış çocuk gibi

Yalnızım karanlıklarda."

Ya da çoğumuzun Mançoloji haliyle bildiği gibi:

"Sanki gizli bir el kopardı seni benden
Savurdu kar tanesi gibi
Boş yere ağlıyorum, dört duvar arasında
Deli divane misali
Elinden oyuncağı
Alınmış çocuk gibi

Çaresiz yalnızım şimdi."

Ben de söylerken tabii ki Mançoloji haliyle söylüyorum ama elinden oyuncağı alınan çocuk olmak zordur sevgili okur, zordur, oyuncağı olmamak zordur, tek sevdiği, sevgiyi bulduğu şeyin oyuncağı olması da zordur, ailesi ile hiçbir şey paylaşamayan -burasına ağlama gelen sorulduğunda- çocuğun hali nicedir, kötüdür, üzücüdür. Eteğini sevsinler onun.

Geçenlerde de Charles M. Schulz'un, yani bu Charlie Brown'ın, Snoopy'nin, Peanuts'ın yaratıcının şu alıntısına denk geldim, çevirirsek doğruca şöyle diyor: 

"Neden dünyadaki bütün gerçekten sevdiğimiz insanları alıp (bir yerde) hep birlikte yaşayamayız ki? Sanırım böylesi yürümezdi. Biri çıkar ve ayrılmak istediğini filan söylerdi. Birisi her daim çıkar ve gitmek ister ve kalanları da hoşça kal demek zorunda bırakırdı. Ve (size bir şey söyleyeyim mi) ben hoşça-kallardan nefret ederim." 

Böyle. 

Ben bu şarkıyı sadece "beyhude" dediği için bile sevebilirdim sevgili okur, anlayabiliyor musun? Bırak oyuncakları, bırak bebekliği, bırak ıslak boş sokakları. Belki bundan sonraki yaşayacağımız yere bile uyabilir sözleri. Zaten bence şarkıları inanılmaz kılan da budur, yani nasıl düşünürsen, nasıl hissedersen öyle.

İki yorumu da koyuyorum:


Bu da Mançoloji, kliplisini ekliyorum:

13 Nisan 2017 Perşembe

Tiyatrodan Nefret Ediyorum ve Senden De



Bu hafta yine kültür mantarlığı yaptığım bir dönemi geride bıraktım, yani aslında hafta bitmedi evet, ama bana bu kadarı yeter. Pek sevgili "kardocum"un (asdfhugklg) baskısı üzerine IKSV kapsamında nefis bir filme gittim. Ve onun verdiği aşkla da, birkaç gün sonra dediği, "Talimhane Tiyatrosunda Lorca oyunu varmış, Kanlı Düğün, herkes geliyor, gidelim, sen de gel"ine karşı koyamadım çünkü nefisti film dediğim gibi, müthiş bir referanstı, artık ona güvenebilir ve istediği yerleri sorgulamaksızın bir süre gidebilirdim ve en az kendisi kadar nefis iki insanla da tiyatronun yolunu tutmak da işin pekâlâ artısıydı. Burası aslında elbette işin hikâyesi, ve elbette ben sanattan pek anlamam, ama sanattan anlayanların birazdan sıralayacağım halleri beni öldürüyor. Yazacaklarım kesinlikle "sadece" bir Kanlı Düğün eleştirisi değildir, bu bir yeraltı tiyatrosu eleştirisidir; bu bir sadece Türkiye'deki tiyatro eleştirisi değil, bütün dünyadaki tiyatroları kapsayan genel bir eleştiridir ki sonuna İngiltere'den komikli videoyu da ekleyeceğim.

- Ya artık tiyatro sanatının çağdışı olduğunu ne yazık ki kabul etmeliyiz ya da dünyadaki her sanat dalı değişirken, başkalaşırken, başka başka yollarla seyiricisi karşısına çıkarken "salt metin okuyarak, tirad atan" tiyatro anlayışına son vermeliyiz. Tiradı atıyorsak da gerçekçi olmasına her şeyden çok özen göstermeliyiz.

- Bu işin yönetmenlerinin işi bilmediğini anlamak aslında çok kolay, her ne kadar iyi, tanınmış, efsane kabul edilirlerse edilsin, çağdışı kaldıkları çok açık. Tiyatro dediğimiz şey, okunmak için mi yazılmış oynanmak için mi, eğer oynanmak içinse nasıl oynanır önce bunu tetkik edelim. Sözgelimi bir köylü ana olsun, bu köylü ana nasıl konuşur? Bence diyalog yazmadaki en zor iş budur. Artık elimizde yazılı ve çevrilmiş bir metin olduğuna göre bu kısmı atlayalım, ve bu köylü ananın konuştuğu gibi yazıldı diyelim, mesela Lorca beyimiz, 32 yaşında aslında iyi bir şair olmasına rağmen oturdu ve nefis yazdı diyelim, bu nasıl oynanır, nasıl konuşur? Uzun bir pasaj varsa elimizde bunu bu kadın hiç teklemeden mi söyler, hadi o söyledi diyelim, karşısındaki hemen "robotik" bir şekilde mi cevap verir, hiç boşluk, durma, duraklama yok mudur? Tiyatro okumak zordur, oynamak zordur, oynatmak daha da zordur. Çünkü romandaki gibi "dedi ve iç çekti, dertli kederli söyledi, gözlerini devirdi, gözlerini dikip konuştu," vs gibi gibi gibi şeyler yoktur. Bunlar aslında bir diyalogu, roman ya da öykü yapan şeylerdir ve oldukça nadir yazılır. Burada esas önemli olan yönetmen, yazar, çeviren tam da bu noktada devreye girer, girmelidir. Lorca henüz 32 yaşındayken, kadınlar hakkında bir şey bilmezken, anneler nasıl konuşur çevresinde gözleyeceği hiçbir köylü olmamışken (kendisi her babadan zenginin olduğu gibi sonradan solcu takılmıştır), okuduğu gazete sütunlarından, sanat için sanatlı, sembolistik ve bir o kadar da romantik karakterlere uzun tiradlar attırıyor, aslında olmayanları, asla olmayacakları, tamamen gerçekçilikten çok uzak bir dille sunuyorken, romantikken, eşcinselken, erkek karakteri kadın, kadın karakterleri erkek yaparken, burada, tam bu anda "uyarlama" dediğimiz şey devreye giriyor. Bu işin bir uyarlama olması. Bu işin başka bir tiyatroda, 80 sene sonra, başka bir ülkede bir grup oyuncu ile yapılıyorsa bu budur, bu şekle dönüşmesi gerekir, başkalaşması gerekir. Evet, bu birtakım tiyatro bağnazları tarafından teklif edilmesi dahi kabul edilemeyecek gibi gözükse de, ne yazık ki zaman değişiyor dostlarım. Bir tiyatro nasıl uyarlanır sevgili okur, bu çok mühimdir. Ve "uyarlayan"ın olmaması ise daha da fenası. İşte tüm bunlar, bu gerçekçilikten uzak tutum, her şeyin en fenasıdır, hep güzel karakterlerle (ki bunun İspanyol versiyonundaki kişileri ve kılıklarını ve konuşmalarını görmelisiniz) özellikle hasbelkader çok gerçekçi olduğunu söylediğiniz bir oyun oynuyorsanız. Bu yaptığınız dansları, görselliği bir kenara bırakıp, sadece günlerce üzerinde uğraşmanız gereken bu durumdur. Ne yazık ki, bu çoğu zaman, çoğu yerde atlanan çok ama çok mühim bir durum. Seyirciyi kendinden uzaklaştıran, o anda, o programdan geri çeken bir illet.

- Bu aslında yukarıdakiyle bağlantılı ama, yine ayrı bir yerde dursun: R sesi, -yor'daki. Bu ses Türkçe konuşurken yutulur arkadaşlar. Yapıyordum yazan şey, yıllardır çet dilinde yazdığınız gibi, yutulur işte o, konuşulurken. Bu, eğer gerçek hayatta böyleyse tiyatroda da böyle olmalıdır. Oscar Wilde deyimiyle, Edebiyat gerçekten daha gerçekse, sanat da gerçekten daha gerçek olmalıdır, çünkü zaten tiyatro esasında oynana dek bir edebi yazım türüdür ve "-yor"lardaki, R'ler müthiş mühimdir ki böyle söylenmemelidir, hele onlarca kişinin önünde. Sanat toplum nasılsa öyledir, sanatçı toplum nasılsa öyle konuşur.

- Buradan hemen bir sonraki maddeyle bağlantılı olacak şekilde ilerlersek, bir köylü, hiç yukarıdaki gibi konuşmaz, hadi konuştu diyelim, çünkü biz İspanyol köylüsünü canlandıramayacağız diyelim, o zaman karakterlerin adı bunlar olmaz. O da değilse kıyafetleri böyle olmaz, hiçbiri değilse demek bu oyun uyarlanamaz. Hadi diyelim ki oynandı, hakkının verilmesi gerekir. Birbirinin laflarını bitirmesini zor bekleyen, hatta çişi gelmişçesine bekleyen oyuncularla bu işler, ne yazık ki olmaz. Elbette ki, dediğim gibi, bu sadece genel bir tiyatro sorunudur. Keşke bir dönem olduğu gibi yazanlar tarafından yönetilse, ya da beraber izlense provalar, ve oynansa bu oyunlar dediğim olur. Ne yazık ki Çehov, Lorca, Brecht, Shakespeare ve bazen de Williams için bu dediklerimizin geçerli olması imkansız. E o zaman ne yapılabilir, en başta dediğim gibi uyarlanabilir, metinlerle oynanabilir, değişebilir, dönüşebilir. 100 sene aradan sonra aynı etkide bir oyun olacağını varsaymak hafif tabirle, şaşkınlıktır. Çehov'un Gorki'ye verdiği tiyatro yazarken, hatta genel olarak yazarken verdiği öğütler gibi şeyler ise şurada belirttiğim gibi hâlâ geçerlidir. Buradaki "halbuki edebiyat bir saniyede zihne kazınmalıdır." ise inanılmaz önemli. Tiyatro ne kadar bağlarından kopuk olursa, o kadar anlamsızlaşır.

- Dans ederek şarkı söylemek çok zordur, müziğin arkasında kalmamak, yükselebilmek önemlidir, küçücük bir salona hükmedebilmek, daha doğrusu hükmedememek ise fazlasıyla sorundur. Dans ederek şarkı söyleyenlerin biraz daha bağırabilmesi, biraz daha yüksek sesle söylemesi gereklidir. Biliyorum ki, tiyatrocuların çoğu fevkalade bir şan dersi alıyor, müzik konusunda çok da eğitimliler, ama herkesi bastırmak zorundasın şarkı okurken ve bu ne kadar zor olursa olsun senin görevin, işin, aşkın artık her ne diyorsan. Buna biraz daha dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

- He oyun(lar)da güzel taraflar yok muydu elbette vardı, vardıR, oyuncuların "oyunculukları" gayet yerindeydi, inandırıcıydı, bence gelinin yedeği olduğunu düşündüğüm danscı kişi de en az gelin kadar yetenekli biri olabilir (bu tamamen benim uydurmam), zaten esasında şair olan Lorca'mızın çeviri şiirleri, şarkıları, kostümleri, canlılık hepsi fevkaladeydi; gitar, flamenko güzeldi. Ama bunların hemen hepsi güzel olsa da, geride kalan her şey mükemmel ilerlese de, yazının başındaki insanlar kadar nefis de olsalar bu "tiyatro yapmacıklığı", tiyatroyu yönetenlerin belirli bir zümreyi hiç incelemeyişleri (o zümreyi oynarlarken), tiyatroyu geride bırakan, bıraktıran nedenlerden. Örneğin Closer yazısı yazmıştık ya, o da sinemaya uyarlanan bir tiyatro aslında, ve her halinden mükemmel uyarlandığı belli. Çünkü uyarlayan da aslında tiyatronun yazarı. Ve ikisinin de oyunu yazdığı yaş aynı, ve bu zamanda günümüzün değerleri ile bağlantılı olan, kendisini izlettiren, daha evrensel hangisi derseniz cevabım hiç düşünmeksizin Kanlı Düğün olmazdı.

Bu da sözünü verdiğimiz videomuz: "If this was on television, nobody would be watching."

---

Bir arkadaşımla iş çıkışı bululmuştuk ve Karaköy'e yürüyor, sanat yönetmeni müdürü tayfasından biri olan, ve ikide bir "Ben 3'ü bir arada içEmiyorum, ben Nescafe Gold içEmiyorum"cu olmasını eleştirmiş, bayağı arkasından sallamış ve eğlenmiştik. Çünkü ne demek içEmiyorum, yani kan bile, çiş bile, bok suyu bile olsa içEbilirsin. Ha içmiyorum, tercih etmiyorum, kahve tadı alamıyorum, onlar kanserojenli vs. diyebilirsin. Ama içEmemek, son derece sığ bir laf. İçenleri hâkir gören, burnu büyük, salak lafı. Ama bu sığdan daha sığır Kaygan diye bir efendiyle tanıştık, daha doğrusu tanışmış arkadaşlarımız. Bu sığır efendimiz, McDonald's gömdük geldik deyince arkadaşlarımız:

"Yeaağ, bu devirde hâlâğ McDonald's yiyen mi var yağğ, pfff," demiş. Şimdi bu arkadaşın yanında ben yoktum ki buradan laf yetiştiriyorum. Verilebilecek cevaplar:

1- Sanane.
2- Sen kimsin yarram?
3- Yiyen var ki hâlâ açık.
4- Paramız yok borç ver de Nusret'e gidelim çemçük ağızlı.
5- Sanane götüm.
6- Sen ne olduğunu sanıyorsun am biti.
7- Bu kadar gerizekâlı olup hayatta kalmayı nasıl becerebildin?
8- Sanane.
9- Keşke ölsen ve  keşke şu anda ölsen ve keşke bir anda inme gelse öyle bir yok olsan ki tozun bile kalmasa dünyada.
10- Sanane.

Bazı insanların üslupları beni çıldırtıyor. Ne kadar yakın olursan ol, bir topluluk içinde ötekileri rezil etmeye çalışıyorsan, ya da diğerlerine şirin&sağlıklı&akıllı gözükmeye çalışıyorsan, o nefis insanlar seni sevdiklerinden ya da seninle laf dalaşına girmeyecek kadar alçalmayacaklarından, ya da senin aslında ne kadar boş biri olduğunu çoktan bildiklerinden sana laf yetiştirmemiş olabilir, ama sen kimsin ya, kendini ne zannediyorsun? Sağlıksız diyebilirsin, kötü hamburger diyebilirsin, ya niye orada yiyorsunuz ki şurada güzel bir köfteci var diyebilirsin ama bu devirde hâlâ ne demek be evrimin kayıp halkası seni! Bu ne cürret, kokuşmuş yağ tabakası.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Closer Üzerine Pek de Gerekli Olmayan Bir Yazı



Birçok ünlü yazarın dediğine göre, yazma işinde ustalaşmak için sadece paslanmamak adına bile olsa, her gün bir şeyler karalamak lazımmış. Nasıl ki her idmanda bir basketbolcunun -ne kadar iyi olursa olsun- şut çalışması gerekiyorsa, ve bu çalışmalarını hatta bazen maç içerisinde tam olarak gösteremese bile, çalışmadığında daha kötü olacağından ötürü bu disiplini kendine edinmesi gerekiyormuş. Utanç içinde söylemeliyim ki, bunu yüzde yüz uygulamıyorum, post sayısından da anlaşılabileceği üzere son senelerde en fazla 10 girim var. Ve bu da hiçbir şey için yeterli değil aslında. He, illa bir “şey” mi olması lazım, tabii ki hayır. Defterime zaman zaman bir şeyler yazıyorum ama kesinlikle adamakıllı şeyler değil. Ve bu adamakıllı olmayan şeylerden sıkılmış olmalıyım ki amcam Hemingway üzülmesin diye, ve yine-yeniden Closer’ı izledim diye, ve artık sıkıldım diye size biraz filmin hayatımdaki yerinden bahsetmek istiyorum.

Eski mahlasımı belki hatırlayanlar vardır, “buster” idi. O kadar uzun süre kullandım ki, bir süre kullandığım Twitter hesabımda bile adım buymuş. (Uuuuu.) Nedenini hiçbir zaman açıklayamadım ve korktum da, ama işte zamanı geldi. Gün geçtikçe anlıyorum ki şu hayatta her şey zaman meselesi. Zamansız gelenler, gidenler, zamansız aşklar, zamansız para bile bir yerde deliliğe sürüklüyor ve insanda güven sorunu yaratıyor. Yani zaman bir nevi güven de demek. Dostluklar, aşk veya para değil.

Sene 2005 ya da 2006’ydı. Cnbc-e’de (R.I.P.) bir şarkı duydum.  Çok da izlemezdim bu kanalı o zamana dek, çünkü henüz izleyemediğim korsan DVD’lerim ve yeterince film arşivim vardı ve ne zaman bakacak olsam ya istediğim kadar güzel bir filme denk gelemezdim ya da ekonomik şeylerden filan bahsederlerdi. Her neyse, o gün yine sıkıntıdan kanal değiştiriyordum. Annem kadar hızlı olamadığımdan bu işte, bir şarkıya rast geldim. Herif o kadar naif, o kadar narin, o kadar incelikle okuyordu ki elimde tuşları metalden gibi olan, yıllarca düşmesine rağmen bir türlü bozulmayan, yeni nesillerine lanet ettirircesine mükemmel kaliteli ve hiç yaşlanmayacak gibi duran kumandanın kemirilmiş “ileri” tuşu baş parmağımın altında kalakaldı. Değiştiremiyordum. Ben de kalakalmıştım. Lavuk, “No love, no glory” dedikçe, kalbim kırılıyordu çok bir şey yaşamışım gibi. O zamanlar ben de en az şarkı kadar kırılgan, söyleyen gibi naiftim. Kendimin olmayan dertlere üzülür, haksızca elimden hiçbir şey gelmemesinde kendimi suçlardım. Sonrasında başıma gelenler büyük talihsizlikti.

Bazen sadece o anki hisleri yeniden yaşayacak mıyım diye eski sevgilinizle buluşursunuz ya hani, ya da bitmiş, kaybolmuş bir şeyi yeniden hissedecek miyim, eskisi gibi mükemmel zaman geçirecek miyiz diye, ya da sadece hayatında neler olup bittiğini merak ettiğinden, ki bu merak bazen kötüyse hoşuna bile gider buluşmak isteyenin, ama bilinir ki aslında bu yapılmaması gereken müthiş bir hatadır ama insan alamaz ya kendini, işte benim de bazı filmlerle aram böyle. Eski sevgilim gibiler. Senelerce izlemem tekrardan, aramam bile, unuturum onları; hatta önceleri, izlediğimi bir kez daha izlemezdim bile; hayır ilkinde müthiş çözümlemeler yaptığımdan değil, hiç o kadar akıllı olmadım ve sanattan anlamadım, ama sevdiğimden. Bence, bazı şeyleri bitirmemek için yarım bırakmak gerekir. İçinde bir şeyler karanlık kokar hani, öyle. Çünkü bitirince aslında pek de mutlu olmazsınız, o yarım kalmışlıklarda verilen tat pek de bulunmaz, ömrünüz boyunca cevabını bilemeyeceğiniz bir bilmece gibidir. Her seçişin bir vazgeçiş olması, klişe tabirle. Üzgünüm Sartre.

İşte film tam da yukarıda bahsettiğim gibiydi. Üçüncü kere izliyordum ve ne ilk izlediğimdeki gibi kelebekler uçuştu kalbimde, ne şarkı mükemmel geldi, ne de filmin 100 puanlık bir film olmadığını görmek ruhuma iyi geldi. Filmde olan şey, bu sefer izlediğimde çok çok ama çok çok yoğun müthiş bir gerçekçilikti. Gerçekçilik bence insanın bir seçimi değil, hepimiz romantik doğuyoruz ama gerçekçi ölüyoruz. Bu hayatın bize attığı sillelerden, çelmelerden, ikiyüzlü yapmacıklıklarından kaynaklı.   

"Make some tea, buster."

İlk izlediğimde hatırladığım şey, ilişkilere olan inancımın yitimiydi ve bunun için çok küçüktüm. Bu kadar küçük olmama rağmen neler anladığımı, anlayamadığımı hatırlayamasam da verdiği hüznü hiç unutamıyordum. Bu sefer yapılanlar aşk dörtgeni içinde son derece olası gelmişti, bu büyümekti ve bunu hiç sevmiyordum. Artık şaşırmamaya başladıkça içinizdeki romantik çocuğun üzerine kapkara yoğun bir gerçekçilik sisi çöküyor. İşte o sisten sıyrılabildiğiniz nadir anlarda romantikliğe hafif de olsa dönebiliyorsunuz ama ömrünüzün sonuna dek ucunu bucağını kestiremediğiniz o bulutla dolaşmak zorunda kalıyorsunuz yetişkin olduğunuz andan itibaren. Bence her ana-babaya düşen sorumluluk o sisi erkence yaklaştırmamaktır çocuğunuza. 

Karalamaya başlarken buster’dan bahsedecektim ama bir sürü konuştum gene ve hiçbir şey anlatmadım. Artık buna alışmış olmanız gerekirdi sevgili okuyucum. (Filmi izlemeyenler için birkaç küçük detay olabilir ama izlemeye engel olacağını sanmıyorum.) Natalie Portman’ın “buster” deyişi Jude Law’a o dönem içime işlemişti. Hatta ilk söyleyişinde basit bir çevirmen hatası sanıp "Baya 'bastard' diyor, neden ahbap diye çevirmiş ki bu salak!!" demiştim. Neyse ki filmin sonuna dek en az 3 kere daha dedi de, o an internet alemine rezil olmaktan kurtuldum. (Evet biraz erken yaşta her sitede yazmaya başlamıştım olur-olmaz.) Yani anlayacağın sevgili okur, küçükken de farklı bir şey istemiyordum. Kalabalık bir yolda bana gülümseyen, ona şebeklik yaparak daha ilk tanışmamızda kaldırımdan karşıya geçerken beklediğim biriyle aşk yaşamak, onun beni sevmesi, bana minik-salak-lakaplar takması ve birbirimizle aptal oyunlar oynamak istemiştim, hepsi bu. Hepsi hepsi kuru muhabbet. (Bu şarkıda da bence anlatılanlar biraz başka, onu da bilahare konuşuruz.)

İşte o zaman dedim ki, heh buldum, yıllarca internet aleminde adımla seslenilmesinden bıkmış olan ben, artık sevdiğim futbolcular veya basketbolculardan başka lakap bulmuştum. Buster! Kimse böyle seslenmiyordu ama olsun, bulmuştum ya. Bazen bu da önemli. Yazmakta mesela, ya da çizmekte. Bir şeyi karşı taraftan takdir beklemeden yazmak ve asıl olan kendi tatminliğini bulmak, kendi zevkine göre ev döşemek, saç taramak, giyinmek... Kendini bulmak yolunda atılan her adım gibi bu da zevkliydi.

Sonra bu film sayesinde keşfettiğim, başta da bahsettiğimiz herif Damien Rice vardı. Ne kadar güzeldi o günler. Hatta çok ilginç, o zamanlar interneti bu kadar iyi kullanamadığımdan şarkı sözlerini arattığımda bir türlü şarkının adına rastlayamamıştım. Sürekli Frank Sinatra’nın “Can’t take my eyes off you”suna denk geldiğimden lanetler yağdırıyordum şarkıya ve yazanına. (Sonradan kendisiyle seviyeli bir ilişkimiz olduğu doğrudur.) En sonunda bulabildiğimde ise... (Bana bakın, eskiden bu kadar yaygın değildi şarkı sözleri ve Damien Rice da popüler değildi, anladınız mı, dalga geçmeyi hemen kesmezseniz çok fena şeyler olacak bilesiniz!) Ehem, ne diyordum, daha sonra YouTube listelerinden kendisini bulmamız ve iki defa İstanbul konserinde bulunmamla aşkım daha da arttı. Tabii ki de, yanında Lisa olmadan çok da keyfi çıkmadı ama o kadar oluyor, hayat böyle. “It’s life, and life only” Bob’cığımın da dediği gibi.

Sonra, bu sahte kimliğimin bilinçaltımda yarattığı gizemi çözdüm. Neden takma isimler kullanıyordum? Neydi zorum, kimden neyi gizliyordum. Herkese neden farklı isim söylüyordum, hatta neden abartıp son zamanlarda hem isim hem soyisim almıştım? Alice gibiydim aslında ben, hiçbir şeyde yeteneği olmayan, sadece giden, seven, kendini saklayan, güzelce sorulduğunda hayır diyemeyen, plan yapan, sinsi, güvensiz, içli, gülüşü güzel, lakap takıcıydım. Ama sonumuz ne yazık ki Dan gibi oldu. 

Ve küçükken en şaşırdığım dörtlü arasındaki seks konusu örneğin, artık en şaşırmadığım oldu. İnsanlar intikam için başkalarıyla seks yapabiliyordu, bu da o sis bulutu ardında kalmış çocukluğun yetişkinliğe geçerken çıkardığı oyundu. Heyecan duymamadan kaynaklı heyecan arama. Artık başkasının oyuncaklarını kıramazdın ama gururunu kırabilirdin, ve bunu yüzüne açıklayabilirdin, ve onu aldatabilirdin, ve daha bir sürü şey.

Sevdiğim başka bir Damien Rice şarkısı ile bitireyim, Dylan takllidi de var, rol çalma da çünkü:



1 Şubat 2017 Çarşamba

Kronik Tatminsizlik Selamı



Yeni bir şeyler karalama zamanı.

Eğer hayattan bir şey isteyebilseydim, o da bir şeye, bir şeylere kıymet verme ihtimalimin artmasını istemek olurdu. Kıymet vermemin artması demiyorum dikkat.

Ne zaman bundan, çok değil, yirmi-otuz sene önceye ait bir film izlesem, bir şey okusam, düşünsem, o zamanın zevklerinin insana yetinme duygusu verdiğini, bir şeylerin değerinin bilinmesinin en son o zamanlarda göründüğünü düşünürüm. Size asla sığ bir şekilde "internet öcüdür, teknoloji berbat" gibi şeyler zırvalamayacağım (çünkü öyle değil, hatta çeşitli açılardan mükemmel bile)  ya da çok bilinen o İngiliz dizisindeki gibi, nereye gidiyoruz muhabbeti de yapmayacağım. Sadece en temel duygumun, belki de duygumuzun, nasıl internet sayesinde (yüzünden?) köreltildiğine dokunmak istiyorum.

En son bir arkadaşımdan da onun kıymet verdiği şeylere kıymet vermediğime dair bir azar da yedim. Çok değil, birkaç ay önce; o günden beri aslında içimde ukde. Ama yine aslında, hepsi domino işte, ne zaman başladı anlatmaya çalışayım: Yükseklisans için birtakım testlere girmek zorundaydım, ve bilgisayar karşısındaki ilk sınavımdı. O anda tam olarak neler hissettiğimi anlatamayacağım belki ama şöyle ifade edebilirim sanırım, kalemi dişlemenin ne kadar mühim bir şey olduğunu hiç düşündün mü çok sevgili okur? Ya silgi kullanabilmenin düşsel bir şey olduğunu, hele hele kıyısına köşesine ufak notlar alamamanın sınav kâğıdına, hatta "sınav kâğıdı" diye bir şey olmadığının ayırdına sınav sırasında varmanın iç burkucu hâli nicedir biliyor musun? Yetmedi, yeter mi hiç, sürekli saniyelerin beni oradan oraya yönlendirmesine göz yummak, hiçbir şekilde özgür irademin olmadığı, istediğim soruda istediğim kadar düşünemediğim, sürekli saati gösteren, basit bir "15 dakikanız kaldı"dan sonra "hiiiih"lemeyen öğrencileri duymak, üç tane kamera ile gözetlenmek, sesimin kaydedilmesi ve aslında sonuç olarak hiçbir şekilde somut bir şeyin olmaması ürkünçtü, ürkünç. En son, ekrana dokunmak istedim, hani en azından akıllı telefonlardan alıştığımız şekilde, bir şeylere "dokunmak" hani anladın mı, o bile yoktu. Ben dokunmayı kaybetmiştim. Ben en çok dokunmayı ve dokunulmayı severken onu da yitirmiştim sınavda. Hani kitap kokusu filan deriz ya e-kitap kavgasında bildiğimiz kitapla... Aslında kitap kokusu bile değişti, şimdiki kitaplar da eskisi gibi kokmuyor, belki dikkatinizi çekmiştir; ondan da daha fecisi, burada ben koku bile almak istemiyorum, ben dokunmak, dokunulmak istiyorum. Ben insan olduğumu hissetmek istiyorum. Elbette benim bu sınavlara gireceğim yaşım geçti, ama tablet jenerasyonu için biraz üzüldüm ve bir şeyler yapmak istedim ve yapamayacağımın farkına vardım ve işte oturdum bunları yazıyorum. Beni o kadar yordu ki kalemsiz sınav, ekranlı sınav, bir nebze anlatabildim mi onu bile bilmiyorum. Sadece üzülebilirim bundan sonrası için.

Yahut, şimdilerde İngilizce öğretmenliği yapıyorum oradan oraya gidiyorum. Arkadaşımın biri webcam'den de ders verebilceğimi söyledi, yani bilmediğimden değil de iş olsun, yardımcılık diye. O kadar korkunç geldi ki kulağıma. Bir ekrana bakarak ders anlatma, ama geri dönüşünü alamama, alsan da o havayı soluyamama. Sürekli yazdığım "hahaha"ları bile insanlar gerçekten gülüyorum diye yazıyorum sanıyor, aslında içinde bulunduğumuz durum o kadar komik ki gülmeden alamıyorum kendimi. Bir sistem üzerinden şakalaşıyoruz, ders anlatıyoruz, dert yanıyoruz ve ağlıyoruz ama aslında çok da ağlayamıyoruz çünkü gerçeklikle çevrili yaşadığımız şey, ve sanal olana o kadar muhtaç oluyoruz ki bir süre sonra, sosyal medya bir şekilde bağımlılık haline geliyor. Çünkü yalnızlığını "sözüm ona" alıyor.

Yani ben bir araya gelinip okuma günü yapılan o eski kitapçı günleri özlüyorum, anlıyor musunuz? Kahve içerken başka şeyleri de gözleyebileceğim günleri, kahveyi yapanı tanıdığım, kahvesini sevdiğimi. Taksim'de görmeyenlere gidip, hiçbir şey beklemeden kitap okuduğum günleri.... "Sesli-Kitap" sayesinde (yüzünden?) başka insanlara ihtiyacı kalmadı kimsenin, oysa ne de çok isterdim bana ihtiyaç olunmasını yeniden. Hiç evden çıkmamak, izlediğin diziyi bir hafta içinde bitirmek ve yenisine ara vermeden geçmek, etkilenememek, günde birçok film izlemek, ya da sesli kitap dinlemek vesaire vesaire. Peki, bu acele neden? Nereye yetişmeye çalışıyoruz anlamıyorum, hayır ben de yapıyorum; ama anlayamıyorum. Bu işte "kronik tatminsizlik" dediğimiz noktaya çıkıyor. Buradan Woody Allen'a ve aslında Vicky Cristina Barcelona'ya da bir kez daha selam çakalım.

Anlattığımız hayatların, özlediğimiz yaşamın hep eskide olması da bu yüzden. Çünkü biz insanlar olarak hazır değiliz, biz, bizler, bir yerde, bir limanda dingince yaşamak istiyoruz, değişmek ve değiştirmek ve değiştirilmek ve değiştirtmek istemiyoruz. Sevdiğimiz eski Türk dizilerini düşünün. Ne bileyim işte, Süper Baba, İkinci Bahar, Avrupa Yakası, Bizimkiler vs. neyi seviyorsan artık. Hep eskiden çekilmiş olması sadece bir rastlantı olabilir mi? Peki burada ne vardı sevgili okur, çok mu deli senaryolardı, çok daha mı yetenekli oyuncular veya teknoloji yardımı vardı, biz hiç mi bir şey bilmiyorduk neyin kötü neyin iyi olduğu hakkında? Hiçbiri. Aslında belki çekim teknikleri bile sıradandı, görüntüler 4k değildi, ne bileyim şimdiki Netflix kafasıyla bütün bir sezona bir günde sahip olamıyor, iki günde tüketemiyor, bir senenin çabucak geçmesini beklemiyorduk, ama bir şey vardı işte. Samimiyet demeyeceğim, sevmiyorum bu kelimeyi nedense, ama bir duygu, işini sevenlerin yaptığı, işini gerçekten seven insanlarla çalışıldığı için, sadece "iş" olarak görülmediği için ortaya çıkan, işi bilenlerin biraz da hakkının verildiği, aslında televizyonda her hafta görünmenin bir "şey" olduğu için gözlemlenen bir duygu yoğunluğu. İşte bunu kaybettik sevgili okur. En azından kendi adıma ben kaybettim. Şimdi yeterince saçmalarsan youtube'da kanalını takip ederler ve seni televizyonun bile yapamayacağı şekilde ünlü-tanınır yapabilirler; dahası yeterince azimliysen kendinden bir sosyal medya fenomeni bile yaratabilirsin.

Neyse, ben değilim diyordum, çünkü ben, başladığım diziyi en kısa sürede bitiren, günde birden çok film seyreden, bir albümü dinlemeyen içinden-sevdiklerimi ilk dinleyişte seçenim artık. Artık. Bu da ilginç mesela. Plak teknolojisinin yararları da budur sevgili okur. Albüm dinlemek, bir şarkıcıyı değil. Kaset de sarmak için zordu, plaktan sonra kasetle de çok albüm dinlendi, ama artık cd'ye geçtiğimizde iş işten çoktan geçmişti. Eskiden insanlar, hangi şarkının hangi albümde olduğunu dahi bilirlerdi. Şimdi "Sezen Aksu" yazıyorsun ve sana en çok çalınanından-en azına doğru bir liste getiriyor. Ya da oynak şarkılarından, duygusalına ayrı liste; ama işte bazı unutulmuş şarkıları, hep es geçiliyor çünkü bir şekilde dikkat çekmemiş, çekememiş. Yani ne yapsın o şarkı şimdi, üzülmesin mi? Zamanının ötesiymiş, o anda o hisler yokmuş, ya da kötüymüş çoğuna göre ama belki bana göre iyi. İşte tüm bu sistemden ötürü o şarkıyı bile dinleyemiyorum ben; halbuki bence en az o popülerler kadar güzel. Bu şarkıları da kim biliyor biliyor musun? Elbette albüm dinleyenler. Albüm dinlemeyen, o albümü oluşturan biricikliğin de farkına varamaz, temanın da. Örneğin ben, Sezen Aksu seven ben, yeni albümünü kaç kere dinledim dersiniz, daha yeni çıktı, hani yıllar sonra. Bir. Hatta bir kere bile tamamını kafamı vererek dinlediğimden emin değilim. Çünkü o sırada çok değerli zamanımı bir başka arkadaşa laf yetiştirerek yahut aynı anda bir şeyler okuyarak ya da yazarak geçiriyorum. Ve hatta dayanamıyor, sıkılıyor, kapatıyorum, "A şurada güzel bir şey mi var," diyorum, başka bir sekmede başka şeylerle uğraşıyorken, hepsi bu. Çünkü eğer orada minik bir şey varsa listeme ekleyebilirim ve sonra gene dinleyebilirim, bu şansı ona lutfedebilirim yani. Anlıyor musun? Bu, Sezen Aksu'nun, gittikçe kötüleşmesiyle de alakalı değil; o sadece bir örnek benim -sevdiğim- için, bu çağdaki, bu çağda yaşayan en azından bir kişinin, yani kendimin haykırışı. Ben hiçbir şeye artık bayılamıyorum. Bu çok hüzünlü sevgili okur, çok feci bir şey. Sadece interneti sorumlu tutmak da istemiyorum ama başka da neden bulamıyorum.

Çünkü ben iki kuşağın arasında kalmış bir nesli temsil ediyorum. Gazetenin küçük yerlerine kadar da okudum, dergilerden spor, sanat, müzik de takip ettim, ansiklopedi de karıştırdım, kaset de kiraladım, korsan CD'cilerde de sabahladım, sabah kalkıp çizgi film, Barış Manço (bugün ölüm yıl dönümü nur içinde yatsın, bizim evde feci bir hüzün hâkimdi yine) da izledim, televizyondan İngilizce de öğrenmeye çalıştım, kağıt bebekler de kestim, kuponlarla bir şeyler de aldım, Şehnaz Tango'ya da baktım, öpüşme sahnelerinde de utandım, gece korkudan altıma da yaptım, etiketleri albüme de yapıştırdım, 3210 grisine de bittim, Opel Tigra'yı, gözlü Mazda'yı da sevdim, şiirler, kokulu mektuplar da aldım, hatıra defterine yazılar da yazdım, hatta sevdiğim müzik türlerine "gerçekten" sevdiklerimi yazmaktan utandığımdan yalanlar atıp, bir önceki sayfadan kopyalar da çektim, internetsiz de yıllarca yaşadım, hem de tam manasıyla YILLARCA, akıllı telefonsuz da yaşadım... Bütün bunlar, yeniden sevebileyim, sevmelerimin yeniden hakkını verebileyim diyeydi. Yıllarca direndim. Ama olmadı. İnternetten maket evler sipariş ettim, yaparken heyecan duymadım, eski oyuncaklarımın koleksiyonunu yaptım, aldığımda olay bitti. Oyalandım sadece. Şurada bahsettiklerimi de buldum, bazılarını yani, ama hâlâ bir şeyler geçmedi ve değişmedi. Nedir nedeni?

Soruyorum sana ey okur, buraya kadar dayandıysan, haftada bir defa film kiralayıp, bu filme dokunabilen, öpebilen, tüplü televizyon karşısında başka hiçbir şeye dikkat kesilmeden izleyebilen, ağlayan, unutamayan, seven-sevinenle; artık neredeyse yanındaymış gibi yakın ve her çizgisini görebileceğin oyunculara sahip, müthiş bir ses sistemi olan, inanılmaz çekilmiş dizi ve filmleri, hemen ve her an tüketebileceğini bilen, ve bir heyecan duymayan, sadece "genel-kültür" için izleyen, hatta bunları yaparken telefonuyla oynayan bir olabilir mi, hissedilenler ya? Bir plağı alan, onları alfabetik sıraya göre dizen, yapımcısına kadar bilen, çalmadan önce her defa, aksatmadan, inatla silen, dinlerken belki bir iki cigara tellendiren, belki içki içen, belki onunla konuşan, onunla konuşurken çiçeklerini sulayanla, liste çocuğu bir olur mu? Telefondan sevişecek insan bulabilenle, bunun için kendini tonlarca kez rezil etmiş kişinin bu yola giderkenki çektikleri, sevişecek kişiyi bulunca ona duyguduğu en azından saygı ötekiyle bir olabilir mi? Seveninin peşinden koşanla, pikniğe gidenle, dizi dizine değse heyecanlananla, onu Instagram katalogundan beğenip, bir olan, bir olur mu peki? Belki bu geçmişte kalanlar, bizim izlediğimiz, okuduğumuz ya da dinlediğimiz kaliteli şeylere ulaşamadı, belki bizim kadar çok sevişemediler, ellerini sallasa ellisi durumunda bulunamadılar; belki imkân yoktu, belki başka bir şey. Ama biz gerçekten biz miyiz, ulaşabildiklerimizin kıymetini bilebiliyor muyuz ya da bunları tüketebilmek için kaç saat gerekli? "Öteki var, bu olmadı" demek için kaç beden eskimeli, kaç kere ölmeli, kaç kere aslında şaşırmalı bir diziye ama bu çok kısa sürmeli? Dünyada o kadar çok şey, hatta uzayda o kadar çok şey oluyor, ve biz o kadar çok şey biliyor ve o kadar çok şey bilmiyor, ve bilmediğimizi de o kadar çok biliyor, ve aslında önümüze o kadar çok şey geliyor, ve hepsine yetişebilmek için yine aslında hiçbirinin hakkını o kadar veremiyoruz ki, ve yinelene yinelene aslında mutluluğu bize vaat edilen sanal bir gerçekçilikte aramaya devam ediyoruz ki... Ne diyeyim, şikâyet de edemiyorum çünkü ben de böyleyim. Eskiden böyle olmadığımı ve olmayacağımı sandığım ateşli zamanlarım vardı ama ben de "aynı onlar gibi"yim. =)

En başa dönelim, ne isterdim aslında biliyor musun? Yıllar önce arkadaşımın babasının yaptığı gibi başka bir yere yerleşmek. O Alanya'ya yerleşmiş bundan 20 sene evvel, demiş çekemem kimsenin kahrını gidiyorum. Almış çekirdek ailesini, basıp gitmiş, başka bir yerde yuva kurmuş. Çocuklar biraz bunalıma girmiş ama alışmışlar bir şekilde. Şimdi diyorum, o güç olursa ben de çekip gideceğim küçük bir yere, köye filan değil yaşayamam büyük ihtimalle, ya da -mam demeyeyim de, zor yaşarım. İstanbul'dan küçük bir yere gitmek istiyorum, biraz kafamı dinlemek, biraz boyama bile yapıyorsam onun hakkını verebilmek, ona yoğunlaşmak, ona emek vermek, bir domatesi büyütmek, ellerinden su içmek istiyorum. İnsan olmanın özüne dönmeyi çok istiyorum. Ama bu imkânsız, zamanda geriye gitmeyi istiyorum o zaman. Mümkünse. Çok da değil, bir on beş yıl kâfi.

Bu yazının şarkısı da o çok bilinmeyen Sezen Aksu şarkılarından gelsin:

"Sözüm ona sen böyle bir şey aradın" derken, burama ağlama geliyor. (Evet baştaki sözüm ona bu şarkı içindi, sizi gidi sizi =)

11 Ocak 2017 Çarşamba

5 Adımda "Orası Ayrı" Ekolü



Gene kudurdum ve artık dayanamayacağımı anlayınca şuraya minikçe bahsedeyim istedim.

Hastalık derecesinde kullanılan şu kalıbı artık milletçe bırakalım. Kusasım, öğüresim geliyor gördükçe. Kanıyor gözlerim. Kimler tarafından dilimize pelesenk edildiğine girmeyeceğim, çünkü ORASI AYRI, ORASINI AYRI KONUŞURUZ.

---

Meseleye elbette dil olarak bakıyorum ve baktıkça çıldıracak gibi oluyorum. Herkes, ama gerçekten HERKES, bu kalıbı -özellikle son zamanlarda- çok çok çok fazla kullanıyor. O kadar ki, ben de fark etmeden acaba hiç kullanmış mıyım diye "orası ayrı" yazıp arattım blogda, neyse ki sonuç temiz çıktı da gönül rahatlığıyla yazabiliyorum şimdi bu yazıyı.

Bunu bu kadar kullanma sebeplerimiz nedir diye düşündüm, uzatılabilir bir liste, ama temeli şu beşine dayanıyor olsa gerek:

1- Elbette tembellik. Orasına ayrı gelecek şeyi yazmayı üşenme. Çabucak bir fikir sahibi olma ve beyan etme hastalığı. Şüphesiz, düşüncelerimizi 140 karakter içinde anlatma çılgınlığının veryansını da diyebiliriz pekâlâ bu duruma. Yaşadığımız zamandaki tektipleşmeye yatkınlık; her insan aslında biraz da zamanına benzer çünkü.

2- Ne anlattığını bilmeme. Bu da mühim. Bir şey okuyorsun ama içerik o kadar boş ki, ne anlattığını o kadar bilmiyor ki yazar kişisi, yetmezmiş gibi üzerine "orası ayrı" ekliyor bi' de. E sen zaten bir şey anlatmadın ki; yazılar, kelimeler var evet, haklısın. Bir şeylerden bahsedilmeye de çalışılmış, evet. Ama yok, içerik bom-boş.

3- Bir türlü emin olamama. Bu sevdiğim bir neden. Ben de bir türlü emin olamam hiçbir şeyden çoğunlukla ama burada bahsedilen eminmiş gibi yazılan yazılardaki orası ayrı bağlacı. O kadar net ifadelerle yazılmış bir makale, yazı, deneme, fıkra, paragraf bu kelimelerle bitiyorsa hemen anlattığı şeyi bilmediğine yoruyorum yazanın.

4- Karşıt görüşten birini karşısına almaya çekinme. Bu, belki de tembellikten daha sağlam bir neden olabilir. Bir şeyi neden ayrı konuşayız? Onunla bağlantılı değilse neden konuşuyoruz şu anda peki, neden bahsettik, bir sürü zamanımı neden çaldın? Bunlar hep cevabı olmayan sorular. Ne yazık ki, insanlar çok uç noktalarda artık (gerçi bu iyi de bir şey olabilir) ve bu sebepten ötürü, kitlesini oluşturan insanların hepsini elinde tutmaya yönelik bir çaba olarak görüyorum bu nedeni de.

5- Otosansür. Aslında bütün bunlar otosansürün bilinçaltımızda yarattığı tezahürler. Artık o kadar korkuyoruz ki konuşmaya, her şeyi o kadar yanlış anlamaya müsait ki herkes, o kadar dinlemiyoruz ki kimseyi, o kadar hak vermekten korkuyoruz ki kimseyE ve o kadar vahşiyiz ve o kadar tahammülsüzüz ki insanlar ister istemez diline kemik oluşturuyor, orası ayrı ile kestirip atıyor. Daha doğrusu bahsetmeyip bahsi kapıyor.

Kullanan herkese saygım sonsuz tabii ki efem, orası ayrı.