28 Aralık 2016 Çarşamba

7 Yılın Ardından



Resmi olarak bu blogu açalı 7 sene olmuş, hatta geçmiş bile. Şimdi gelin oturun şöyle -heeeh, şöyle- size birkaç şeyden bahsedeyim.

Daha önceleri başka ortak blog çalışmalarımız olmuştu birkaç kişiyle-epey küçüktük ve yazmayı pek bilmezdik, güzel günlerdi. Başka bloglara misafir yazar olarak da yazdım bir süre, hatta kimsenin bilmediği, başka bir takma adla yazdığım seyahet yazılarıyla epey para bile kazandım. (Sürpriiiiz!) Ve dahi, bu blogda da bir sene Eren'le birlikte yazdık. (Sanırım 2010 yılında) Şimdi nereden esti de bunları anlatıyorsun diyeceksiniz durduk yere, e yedi sene olmuş sayın izleyici 7 be, ne olsun, nankörlük etme de biraz hikâyemizi, daha doğrusu senin hikâyeni dinle bakalım.

Sanırım 2011'den beri izleyici sayımı dert etmiyorum. Eskiden ben de bloglara yorum atar, bir sürü blog izler, okuyucu sayımı çoğaltmaya çalışırdım. (Evet evet, onu da yaptık bir süre, şaşırma yahu!) Ama işte, şu aralar bu durumu hiç önemsemediğimden, hatta ne kadar az o kadar iyi diye düşündüğümden, eskiden -nezaketen de olsa- beni izleyenleri geri izlediğim halde şu aralar onu bile yapmıyorum inanır mısın. (Yani elbette ilgimi çeken bir şey olmadığı sürece, yoksa neden okumayayım sizi sevgili okuyucum, biz büyük blog değiliz ve kıymet biliriz =P)

Bu yazıyı yazarken tam 243 kişi, tam 243 beni tanımayan kişi (sanırım 3 ya da en fazla 4 kişi yüzümü görmüştür buraları okuyan) hiçbir şey yapmadan beni, yazdıklarımı kâle alıp, izleme ihtiyacı duymuş. Bunu gururla söylüyorum çünkü ne başka bir sosyal medyadan reklamını yaptım, ne kendi fotoğrafımı koydum, ne de beni tanıyanlara bu blog'dan bahsettim. Bu, her ne olursa olsun başarıdır. Çok teşekkür ediyorum size buradan. Şöyle bir baktım da neler geçirmişiz beah. 

Elbette ki bu 243 kişinin tamamı beni okumuyor, izleyici sayısı fazlaca yanıltıcı bir şey. Örneğin, bu bloga izleyici olarak katılmayıp takip edenlerin olduğunu da biliyorum. Kabaca hesapla 243'ün 100'ü okuyordur, 20 kadar kişi de dışarıdan takip ediyorsa bu bana eder 120 kişi. 120 kişiye ben bir şeyler yazıyorum, hem de senede yazdığım yazı sayısı neredeyse 10'u geçmiyor ve buna rağmen beni, ısrarla, yazdıkça da olsa okuyor olmanız çok ama çok sevindirici. Canımsınız. Zaten hiçbir zaman çok fazla yazı yazan bir insan olmadım ama son senelerde iyiden iyiye salmaya, iyice delirmeye başlamama rağmen buralara bakan güzel insanlar aslında bu yazıyı size yazıyorum, var olun.

He, siz olmasanız ne olurdu belki ben daha çok saçmalardım, daha içten-içimi yazardım, birçok sildiğim hatta utandığım yazılarım hâlâ yayınlanmış olurdu falan filan. Ama artık size karşı hep bir sonraki yazımın bir öncekinden daha iyi olması gibi bir yük var üzerimde, ve belki de bu yüzden yazamıyorumdur. Ve bu sayede (yüzden değil, dikkat) daha iyi yazmama vesile olduğunuz için bir kez daha minnettarlığımı belirtmek isterim. Ben izleyici sayımın 100 olduğu gün bir şey başarmış gibi sevinmiştim ama asıl mesele o değil, değilmiş yani. Seni ne kadar içselleştirenlerin olması, ne kadar benimsenmiş olmanmış, bunu anladım bu 7 senede. 

Her neyse, belki ileride yazdığım yazıların sayısı daha da azalacak (belki de artabilir de bilemeyiz) ama şu var ki bu blog ben yaşadığım sürece var olmaya, saçma sapan şeyleri dert etmeye, biraz bahsedilmeyenlerden bahsetmeye devam edecek.

Şimdi yedi sene boyunca sevdiğim yazıları şuraya iliştireyim:

2009 Mesela şu yazı biraz çocukça olsa da, yaşanılan hisler hâlâ aynı. 7 senedir bir gram değişme yok. 2010'da karavan filan alacağımdan bahsediyormuşum yorumda, hahahah.

2010 En çok bir şeyler karaldığım ve yırtındığım yılmış, seçmesi zor oldu "kadın vs. adam", "annecim beni seviyor musun", "dünyanın en kırmızı yanaklı insanı", "rüya" ve hâlâ aynı şekilde düşündüğüm halde koymadığım "kendini artık tanıyamamak zırvası" (bu da 6 senedir değişmemiş, bazı düşünceler hiç değişmiyor gerçekten) gibi yazılarla çekişti ama sonuçta bunda karar kıldım.

2011 Bu sene epey boş yaptığım bir yılmış, kısa kısalarla geçirmişim. Güzel kısa-kısalarım var ama onlarla sizi boğmak istemediğimden bu yazıyı koydum. Aslında 2011 benim için çok önemli bir yıldır, hayata yeniden başlamıştım, sonra 2017'ye geldik neredeyse ve gene yeniden başlıyoruz, sürekli bu hâl, hep böyle. Şikayetim yok.

2012 Kendimden bir şeyler yazdığım için bu yazıda bunu koyuyorum ama o zamanlar daha cigaraya filan düşmemişken neyin kafasıyla yazdığımı anlamadığım şu yazıyı da okumanızı isterim.Ya inanılmaz sarhoştum ya da yaratıcı.

2013 Bu yıl en çok kitap okuduğum sene olabilir. O yüzden ve bu sorun hâlâ devam ettiğinden bunu seçtim.

2014 Ne aşk adamıymışım bre, hahaha, güzel tespitler de yazmışım arada hani.

2015 Gorki üzerine yazdığım yazı belki de en detaylı yazılarımdan birisi ama şu tükürük mevzusu hâlâ sinirimi bozduğundan onu seçiyorum.

2016 Bu yıl topu topu 8 yazı yazmışım (bu hariç), seçmek bu yüzden hem zor hem de kolay. Zaman meselesini kafama taktığım için bu yazıyı seçtim sayın okuyucu.

Çok beğendiğim bir cover ile bitiriyorum 2016'yı, hepinize şimdiden iyi seneler.

-Martin.

1 Aralık 2016 Perşembe

Cennet Sendromu



-Bir anda Esmerelda oldu senin için yani.

-Bilmem, bana su verdi. Daha önce kimse bana su vermemişti, aynı bardaktan hem de, tiksinmeden içtim.

-Şu bardak mı?

-A-ha.

-Sonra?

-Sen cennet sendromu nedir bilir misin? Bu aslında psikiyatrla--

-Yani ne alakası var şimdi bunun konuyla, detaylarda çok boğul--

-Dur bi’ dakika. Dinle. Bak, bu cennet sendromu çok ilginç bir şey. Henüz tıp dünyasında kabul edilmemiş bir hastalık, genelde de zengin ve başarılı insanların yakalandığı. Sözgelimi insan her şeye sahipse; kadınlar, arabalar, yatlar, katlar; ya da hayallerini gerçekleştirdiyse, ya da işinde ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkmışsa bıkıyor, sıkkınlaşıyor, bunalıyor. Kimi hiç ilgilenmediği zevkler peşinde koşuyor, kimi kendine sanal bir gerçeklik yaratıyor vesaire. İşte tam da bu noktada kendine sorunlar yaratamayacak kadar her şeye sahip olan kişilerse bu sendroma tutuluyor. Onda da böyle bir sendrom vardı.

-Sanmıyorum ki çok zengin olsun?

-Yok, bununki başka.Yani başka türlü bir zenginlik. Evet evet, zenginlik denilebilir. Yani illaki somut anlamda, para anlamında bir zenginlik olması şart değil. İlişkilerde her şey kusursuz biçimde ilerleyince insanların çoğu kusur arar, ve aslında pek çoğu da bunu bulur. Bu yüzden cennet sendromuna yakalanmazlar. Evlilikler bu yüzden ya süregelir ya da biter. Bütün o şüpheciliğimizin altında yatan düzgün giden şeylerden rahatsız olmamızdandır. Çünkü hayat sıkıcılaşır. Çünkü ne zaman hangi örneği vereceğini, yemek erken ağzını şapırdattığını, hangi pozisyonlardan hoşlandığını bilirsin. Bütün insanlar huzur arar da huzuru bulunca kaçıp gider, ya da asalaklaşır ya, o hesap. Örneğin biri bir koleksiyon yapar ve gün gelir o koleksiyonu tamamlar, ve amacı da tamamlanmıştır yani, anladın mı, bu adam şimdi ne yapacaktır kalan hayatı boyunca? Harcadığı para filan önemli değildir, onu bu hayatta tutan sadece bir şey -ki bu yeterlidir- vardır. Sadece tamamlanmışlık hissine sahip olabilme hissi. Peki tamamlanmış bir koleksiyon, bu hayatta kime yarar, belki öteki koleksiyonculara, peki ya koleksiyonu yapana? Cıks, yaramaz. Tam da bu yüzden bu sendroma yeniden kapılmamak için koleksiyonunun en nadide parçasını yakar, hatta yok eder. Ve, vola. Hayata yeniden tutunma amacına ulaşılmıştır. Bu hastalığın tek tedavisi budur işte. Hayatın tamamlanmışlığı ölmediği sürece rahatsız eder insanı, emeklinin kendine ‘icatlar çıkarması’nın bir tık üstü, kapiş? Bir şeyi arayış, ama ne olduğunu bilmeden, hep sürüp gitmelidir psikolojimizin ‘düzgün’ olabilmesi için. İşte bu kız da beni terk ettiğinde bu düşüncedeydi.

-Her şey çok güzel ve kusursuzdu, ve bu böyle süremezdi, öyle mi?

-Kısmen öyle. Bazıları bu kusursuzluk bozulmasın diye terk eder, mesela benim gibiler. Bozulacağını, masumiyetin kaybolacağını bildiğinden. Bu kısmen kolay bir gitmedir, hayallerinde yaşattığın ilişki gerçeğine oranla her yönden tatmin eder seni, daha tatlıdır bile. Nasıl olabileceğini düşünmezsin fazla, her biten ilişki gibi sonlanacaktır nihayetinde.

-Ama bu öyle değil. Bu daha zor, her şeyin kusursuz süreceğini bildiğinden gitmek.

-Kesinlikle. Ne yapabilirsin ki yani? İnsan korkar, ve bilemez, ve inanamaz. Şimdi sana peygambersin dese biri ne yapardın, herkes sana inanacak ve senin yolundan gidecek, en doğru insan sensin. Anladın mı? Önce yakmak karalamak istersin, sonra kaçar gidersin. Usul usul eğip başını takip edemezsin ki, yan yana bile yürüyemezsin bu çağda. İnsanlar huzur arayışını huzurun kendisinden daha çok seviyor.

---

Tamamen bağımsız son zamanlarda en çok dinlediğim "5 Türkçe Şarkı"yı da şuraya koyayım, liste gibi. 

5- Beşinci sırada, doğum günümde bana atılan şarkılardan biri var. Teşekkürler Ness.



4- Bu şarkıyı daha önceden bilmiyordum, şiiri hakkında yazılan yorumlara bakıyordum, tesadüfen dinledim, ve en çok dinlediğim şarkılar listesinde dördüncü sırayı kendisine bırakıyoruz. Cahit Külebi'yi seviyoruz.



3- Şimdi zurnanın pırt dediği yere geldik. Bizim zurna ne zart diyor, ne de zurt, hatta zort bile demiyor, pırtlıyor. Profesörlerle yaptığımız içme akşamından geriye kalan bu. O günden beri sürekli dinliyoruz efem.



2- Bu şarkıya ölüyorum, bitiyorum ve daha da ölebilirim, ikinci sıraya düşme nedeni artık dinlemekten bıkmış olmam, yoksa biraz daha ölebilirim birkaç zaman sonra.



1- Ama aslında içimiz bu, yani saklayacak halimiz yok, bende bir video var onu paylaşabilsem keşke ama o kadar da teknolojiden anlamıyorum. Gene Cem Karaca'dan geliyor. O Merhabaaaaa deyiş var ya, özellikle bendeki, beni böyle çok daha fazla öldürüyor.




Not: Komik olan, kadın sesi seven, hatta erkek sesini duymamayı yeğleyen ben, listeye bakınca da fark edileceği üzre hep erkek şarkıcıları dinlemişim son zamanlarda.

Bonus Şarkı:

Eeee, o kadar erkeğin içinde bir kadın olmalıydı. Ömer Hayyam zekâsına ve bu şarkıya ne kadar öldüğümü anlatamam, çok ölüyorum. Üsttekilerden arta kalan zamanda biraz daha fazla ölüyorum.