30 Mayıs 2016 Pazartesi

03.38 - Zamanın Neresindeyim?


Tam olarak kimi araştırıyordum hatırlamıyorum. Hatta araştırıyor muydum, yoksa okumam gereken bir metin miydi, bir romanda mıydı bilmiyorum, İngilizce'ydi ona çok eminim. "Klişe" diyebileceğimiz laflardan esasında; ama tam hatırlayamadığım, ve not da almadığım için (ben artık not da almamaya başlamışım okurcum, gör halimi, bitmişim ben) çok saçma olacak şu anki sallama çevirim ama:

"Buradayken buradayım, biliyorum; peki burada değilken neredeyim, hayalimde iken, imgelemde iken?"

Bedenim orada evet, doğru, ama aklım tamamen başka yerdeyken, ben gerçekten neredeyim? Arkadaşlarla eğlenmeye gitmişken, ve artık eğlenme limitim dolmuşken, birkaç saat geçmiş ve sıkılmışken, kimse ilgimi çekmiyorken, komiği kimsenin ilgimi çekmesi de önemli değilken, kimsenin odağında değilken, kimsenin odağında olmamam da umurumda değilken, hatta orada olmam onları ve beni rahatsız ediyorken, ve buna rağmen her iki taraf da saçmaca hissettiği zorunluluktan ses çıkarmazken; ve gözümle sadece başka bir ihtimal olmadığı için bakıyorken, kulaklarımla gene başka bir ihtimal olmadığı için duyuyorken, hatta duymuyor ve görmüyorken... Ben o anda neredeyim, neredeydim? Kısacası "zaman"da benim somut varlığımın mı orada bulunması önemli, yoksa soyut mu? Ya da örneğin ben kafamdan geçirerek Paris'i görmüş müyüm, görebilir miyim, yahut fiziksel olarak da orada bulunmam mı lazım? Finlandiya'da beni gösteren bir fotoğrafımın olmaması benim orada bulunmadığımı mı gösterir? Veya ben gezerken, Paris'te iken, Espresso içer, güzel kızlara bakar iken, ama aslında aklımdan güzel kızların bacakları değil de, yazmak için beyin fırtınası yaptığım romandaki karakterlerin düşünceleri geçiyor ise, fiziksel olarak herhangi bir şekilde orada olmam neyi değiştirir? Pekâlâ dünyanın her yerinde yapabileceğim bir şey için neden Paris'e gideyim, Paris'te iken sadece bedenimin Paris'te olması nedir? Finlandiya'da olmayan fotoğraflar neyi kanıtlar?

Bana bu mevzu hep şeyi de hatırlatır, bir kadının eşini aldatmış olması için fiziksel bir hamle mi gereklidir, düşünden bunu geçirmesi, hatta sürekli geçirmesi, başkalarını güzel bulması da bir çeşit aldatma değil midir? Ya da bunu düşünden geçirmesi ile icraata dökmesi arasında ne fark vardır? Birinde beden tatmin olurken, ötekinde bedeni kendi kendine tatmin var banyoda ya da sen evde yokken, hatta zihinsel bir tatmin var ki ilerleyen yaşlarda bunun önemini daha da iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Kısacası her insan aldatır sevdiğini, komiği kendini de aldatır sevdiğini aldatır iken sevdiğini sanarak. Halbûki bu hûlya ondan "daha"sı ile karşılaşınca söner. Dahasını elde edemeyeceğini yahut, peşinden koşamayacak kadar yorgun olduğunu bilen beyin bizi frenler. Eldeki ile yetinmeye zorlar, hatta bazı beyinlerde onları daha çok sevmeye zorlar. Çünkü elinden gelen budur, ve Dimyat'a pirince giderken atasözünü tamamlarsınız.

***

Konumuza dönecek olursak, Tarkovski beyimiz iddiayı şöyle büyütüyor, ve buyuruyor:

"Peki âlâ, ben burada-gerçekte de değilken, ve bir hayal gücünde filan da değilken neredeyim?"

Doğana kadar geçen süre, ve öldükten sonra geçen zamandaydık sanırım. Ya da bir barda sıkılıyorduk. Ya da ıstırap içindeydik.
Zaman geçiyor, sen o anın geçtiğini daha önceden edindiğin tecrübelerden ötürü biliyorsun, ama o zamanın geçiş anında hiçbir şey yapmıyorsun, izafi bir şekilde, sadece zamanın geçişini izliyorsun, hatta izlemiyorsun, izleyemiyorsun bile. "Hay anasını bu hafta da bitti," diyorsun, "Ooo ne çabuk altı oldu," "vov üç saat mi geçmiş," diyorsun. Çok acıklı. Ben mesela sıkılmam, sıkıldığım tek şey zamanın geçmesi. Bana zaman geçmiyor diye yakınan insanlar var. E, daha iyi ya!

***

Hatta daha acıklısı insanlar bence biraz aptallaşma ihtiyacı hissediyor. Bir süre sonra siyasetçilerin konuşmaları mantıklı gelince, inanılmaz gereksiz televizyon programları ve yutup kanallarında vakit geçirdikçe, "eğlenmek" adına hiç de eğlenmediği şeyleri yapmaya kendini zorlayınca... Tam bu zamanlarda insanın aptallaşma eğilimini, aptallaşma gereksinimini anlıyorum-uz. Neyse bu da başka bir yazı konusu olsun.


4 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir: Sorun Etmek ve İki: Nereye



Geçenlerde arkadaşla sahildeydik. ("Arkadaşla", kim bu arkadaş?!!!! Tanımazsın. İsmi ne!!111!!)

İnsanın bilime veya sanata adayabilmesi için kendini, bir şeyleri sorun etmesi gerekir kendine, dedim. Sorun edilmeyen yerde ikisi de olmuyor.

Biri, çocuğunu izlerken, aynada kendini ne zaman fark edeceğini "sorun eder", ve bunun üzerine çalışmaya başlar, ve bu sorun edene eşlik eden bir beş kişi daha gelir ardından ve bu en baştaki kişinin teorisi geliştirilerek sanki dünyadaki en önemli şeyi araştırıyormuş hissi içinde bir sonuca varmaya çalışılır; ancak, önemli olan araştırmadır, çıkacak sonuç da değildir, çünkü bu sorunun birden fazla sonucu vardır, mesele o yola gidiştir. Çocuk ne zaman egolanır, narsisizm hangi yaşta başlar, tarak ne zaman kullanabilir, aynada ilk neresine bakar, kendini kaç aylıkken fark edip ayna karşısında durur veya çarpıp yere düşer vs.

Yazarken de öyledir, çizerken de.

Örneğin, bir ev kadının, hiç sigara içmemiş bir ev kadının bugün iş yapmıyorum ulan demesi, ve salonun ortasında domestos kafasıyla kocasından aşırdığı sigarayı içmeye çalışması, hatta yakmaya çalışması, hatta içine çekmeye çalışması bir öyküdür;

aldatmayı çirkin bulan kadının intikam için hiç gitmediği gece kulüplerinde kendisi ile sevişecek bir adam araması, girişi, alışık olmadığı tarzda içkiler içmesi, topuklularla ayakta durma çabaları, oğlanın arabasında eve giderken yaptığı vicdani hesaplaşmalar hep öyküdür, komik ve hüzünlü bir öyküdür de.

Çektirilmeye gidecek bir diş öyküdür, ya ölürsem kan kaybı içinde, ya sterilize edilmemiş iğnelerden AIDS kaparsam, hem de üstelik bakir iken daha!!! Hakeza yine aşırı gülünç ve hüzünlü bir öyküdür.

Bütün bunlar bir öyküdür çünkü dediğimiz gibi "sorun" vardır ortada, aslında bu sorun o kadar "küçük"tür ki, kimse önemsemez, hemen herkes yaşamıştır da bunları. Ama, onu yazarken öyle evrensel ifadeler takınır ki yazar kişisi, öyle kendini bir şey sanar (sanır!!!) ki, dünyayı değiştirdiğini filan. (Ki, dünyayı değiştirmek için abartılı laflarla yazılmış, yazıldığı çok belli, pohpohlonan yazarların yazdıklarından evladır canım öykücülerimin yazdıkları.) Halbûki, dikkatini çekeceği üç beş kişiden fazlası değildir, ama o sürece giderken kendinden tatmin olma hissi dünyanın en güzel sevgilisine sahip olsa bile vermez aynı duyguyu ona. Budur yazmayı sürdüren onun için. Hiçbir şeyden tatmin olamayacakmış hissi, ya da yazana kadar tatmin olup olmadığını bilememe.

Şöyle anlatayım, uzun zamandır o kadar az şeyi sorun ediyorum ki, bu yazıdaki yaratıcılığımı törpüledi, keskinleştirmedi, elimden aldı. Birisi bana küsmüş mü, varsın küssün, biri anama mı sövmüş, n'apayım sövsün, biri beni sevmiyor mu, kısmet. Vs, vs. Bütün bunlar, ülkedeki hiçbir şeyi umursamama, dünyadaki hiçbir şeyin ilgini çekmemesi paralel evrenler dışında, ki olasılığı nedir ki bunun, her neyse, yazacak her şeyi vakit kaybı olarak görmeme neden oluyor. Üstelik yazının yayımlanma süreci, ve o süreç içinde yazının "özü"nü bozmak zorunda kalmak, inanın beni geri iten şeylerin başında. Hatta belki de tüm bunlardan ötürü ben hiçbir şeyi sorun etmiyormuş gibi gözüküyorum; aslında belki de onca şeyi sorun ediyorum ki en sonunda hiçbir şeyi sorun etmiyormuş gibi gözüküyorum.

Hatta bu yazıyı da hiçbir şeyi sorun etmeyişimi sorun edişim üzerine yazdığıma göre, içimde bir şeyler kıpırdanmaya başlamış demek.

----

Yazının başında çıtlattığım ise, konu ilişki denen nane olunca en nefret ettiğim ikinci durum, belki de birinci. Bundan sonra sevgilim olmayacağını düşünmeme vesile olanlardan. Yani evlenmek filan demiyorum sevgili okur, sevgili diyorum. Ya ben öteki türlüsüne rastlamadım ya da "sevgili" senin/benim yapmak istediğin şeyleri hep ikinci plana atan bir kişi. Düşmanın ama sen ona sevgili diyorsun. Sen kitap okumak istiyorsun, o dışarı çıkalım diyor. Sen kitabı tercih ettiğin için sana küsüyor. Demek dışarı çıkmak onu tercih etmek idi; ama kitabı okumak "kitabı" "ona" tercih etmek, "kendini" "ona" tercih etmek değil. Elbette bunların üzerine, sen dışarı çıkmayıp onu küstürdüğün gibi, kitaba da konsantre olamıyorsun. Ya da bu telefonlar, tam film izlemek istiyorsun en önemli yerinde mesaj vs. Sevgili, özellikle eş, eğer bir şeylerle uğraşmak istiyorsanız çok büyük bir yüktür sevgili okurlar. Onlar her şeye karışır, onların bir hayatları yoktur, onların hayatları sizsinizdir ve üzerinizde baskı olurlar. Elinizi ayağınızı tutarlar. Bakın Marie Curie bile, "Madam" sıfatına kocası Pierre Curie öldükten sonra erişti. Kadın kurtuldu da rahatça kendini bilime verdi.

Ama ne yazık ki, ben de biliyorum kendimi, bunlardan olmadığımı, adanmışlık duygusuna erişemeyeceğimi, biliyorum ki, güzel bir kadın bana iki kırıtsa aklımı başımdan alacağını, hatta bununla da kalmayıp onunla ilgili hayaller kuracağımı, hatta ve hatta ona öyküler yazacağımı, acılar çekeceğimi yalancı, hatta ve hatta hiçbir şey yaşamamış olmamamıza rağmen özleyeceğimi bile biliyorum. Bütün bunları bilmek bir yandan beni gererken, öte yandan yazdırmaya değecek bir şekilde ilgimi çekmiyor.

Baştaki "nereye"yi yazmadığımı fark ettim, ki anlamışsınızdır sanırım. Bir ilişki içindeyseniz, sürekli hesap vermeniz gereken biri vardır, bu anneniz babanızdan tam kurtulmuş ya da hatta kurtulmamışken sevgili denen her şeyi açıklamak zorunda olduğunuz er kişisidir gene. Diyaloglar şöyledir:

-Nereye?
-Eve.

-Nereye?
-Dışarı.
-Nereye Dışarı?
-Taksime.
-Taksimde nereye?
-Falanacaya.
-Kimle?
-Tanımazsın.
-Adını söyle.
-Ya sen bana güvenmiyor musun?
-Adını söyle.
-Adı.

(Kızsa kavgaya gider, değilse de kesin sarhoş olup oradaki kızlara yazarsınız. Tersi erkek için de mümkündür elbette, cinsiyetçilik yaptığımız yok. Hahaha.)

Ya sana ne, ya kalk gel, ya da on kere sorguya çekme. Çağımızın insanlarında şöyle bir olgu var. Kendilerini kıskanç göstermemek adına saçmalamak.Yani bir insan bu kadar saçmalayabilir. Açık açık kıskan daha iyi. Hem dışarı çıkabilirsin sorun olmaz, ama ben senin ağzına sıçarım kafası çok tehlikeli bir şeydir sayın ilişki yaşayacak veya yaşayan insanlar. Adam gibi dışarı çıktığında ne ara ne sor, ya da baştan gitmemesini talep et. Öff, o kadar iğrenç ki ilişkiler için bir daha yazmak istemiyorum resmen. Hahaha.

Gerçekten gülüyorum sayın okur, yok uzun süredir sevgilim de yok, neden olmadığını da anlıyorum. Herkes ayrı rahatsız, ayrı güvensiz, kendisine köle arıyor, sevgili değil de. Ki dediğim gibi "kendime köle arıyorum" deseler amenna. Hiç sorun değil, ama öyle gibi göstermeyip sonradan ona evrilenler pek gülünç doğrusu.