28 Aralık 2016 Çarşamba

7 Yılın Ardından



Resmi olarak bu blogu açalı 7 sene olmuş, hatta geçmiş bile. Şimdi gelin oturun şöyle -heeeh, şöyle- size birkaç şeyden bahsedeyim.

Daha önceleri başka ortak blog çalışmalarımız olmuştu birkaç kişiyle-epey küçüktük ve yazmayı pek bilmezdik, güzel günlerdi. Başka bloglara misafir yazar olarak da yazdım bir süre, hatta kimsenin bilmediği, başka bir takma adla yazdığım seyahet yazılarıyla epey para bile kazandım. (Sürpriiiiz!) Ve dahi, bu blogda da bir sene Eren'le birlikte yazdık. (Sanırım 2010 yılında) Şimdi nereden esti de bunları anlatıyorsun diyeceksiniz durduk yere, e yedi sene olmuş sayın izleyici 7 be, ne olsun, nankörlük etme de biraz hikâyemizi, daha doğrusu senin hikâyeni dinle bakalım.

Sanırım 2011'den beri izleyici sayımı dert etmiyorum. Eskiden ben de bloglara yorum atar, bir sürü blog izler, okuyucu sayımı çoğaltmaya çalışırdım. (Evet evet, onu da yaptık bir süre, şaşırma yahu!) Ama işte, şu aralar bu durumu hiç önemsemediğimden, hatta ne kadar az o kadar iyi diye düşündüğümden, eskiden -nezaketen de olsa- beni izleyenleri geri izlediğim halde şu aralar onu bile yapmıyorum inanır mısın. (Yani elbette ilgimi çeken bir şey olmadığı sürece, yoksa neden okumayayım sizi sevgili okuyucum, biz büyük blog değiliz ve kıymet biliriz =P)

Bu yazıyı yazarken tam 243 kişi, tam 243 beni tanımayan kişi (sanırım 3 ya da en fazla 4 kişi yüzümü görmüştür buraları okuyan) hiçbir şey yapmadan beni, yazdıklarımı kâle alıp, izleme ihtiyacı duymuş. Bunu gururla söylüyorum çünkü ne başka bir sosyal medyadan reklamını yaptım, ne kendi fotoğrafımı koydum, ne de beni tanıyanlara bu blog'dan bahsettim. Bu, her ne olursa olsun başarıdır. Çok teşekkür ediyorum size buradan. Şöyle bir baktım da neler geçirmişiz beah. 

Elbette ki bu 243 kişinin tamamı beni okumuyor, izleyici sayısı fazlaca yanıltıcı bir şey. Örneğin, bu bloga izleyici olarak katılmayıp takip edenlerin olduğunu da biliyorum. Kabaca hesapla 243'ün 100'ü okuyordur, 20 kadar kişi de dışarıdan takip ediyorsa bu bana eder 120 kişi. 120 kişiye ben bir şeyler yazıyorum, hem de senede yazdığım yazı sayısı neredeyse 10'u geçmiyor ve buna rağmen beni, ısrarla, yazdıkça da olsa okuyor olmanız çok ama çok sevindirici. Canımsınız. Zaten hiçbir zaman çok fazla yazı yazan bir insan olmadım ama son senelerde iyiden iyiye salmaya, iyice delirmeye başlamama rağmen buralara bakan güzel insanlar aslında bu yazıyı size yazıyorum, var olun.

He, siz olmasanız ne olurdu belki ben daha çok saçmalardım, daha içten-içimi yazardım, birçok sildiğim hatta utandığım yazılarım hâlâ yayınlanmış olurdu falan filan. Ama artık size karşı hep bir sonraki yazımın bir öncekinden daha iyi olması gibi bir yük var üzerimde, ve belki de bu yüzden yazamıyorumdur. Ve bu sayede (yüzden değil, dikkat) daha iyi yazmama vesile olduğunuz için bir kez daha minnettarlığımı belirtmek isterim. Ben izleyici sayımın 100 olduğu gün bir şey başarmış gibi sevinmiştim ama asıl mesele o değil, değilmiş yani. Seni ne kadar içselleştirenlerin olması, ne kadar benimsenmiş olmanmış, bunu anladım bu 7 senede. 

Her neyse, belki ileride yazdığım yazıların sayısı daha da azalacak (belki de artabilir de bilemeyiz) ama şu var ki bu blog ben yaşadığım sürece var olmaya, saçma sapan şeyleri dert etmeye, biraz bahsedilmeyenlerden bahsetmeye devam edecek.

Şimdi yedi sene boyunca sevdiğim yazıları şuraya iliştireyim:

2009 Mesela şu yazı biraz çocukça olsa da, yaşanılan hisler hâlâ aynı. 7 senedir bir gram değişme yok. 2010'da karavan filan alacağımdan bahsediyormuşum yorumda, hahahah.

2010 En çok bir şeyler karaldığım ve yırtındığım yılmış, seçmesi zor oldu "kadın vs. adam", "annecim beni seviyor musun", "dünyanın en kırmızı yanaklı insanı", "rüya" ve hâlâ aynı şekilde düşündüğüm halde koymadığım "kendini artık tanıyamamak zırvası" (bu da 6 senedir değişmemiş, bazı düşünceler hiç değişmiyor gerçekten) gibi yazılarla çekişti ama sonuçta bunda karar kıldım.

2011 Bu sene epey boş yaptığım bir yılmış, kısa kısalarla geçirmişim. Güzel kısa-kısalarım var ama onlarla sizi boğmak istemediğimden bu yazıyı koydum. Aslında 2011 benim için çok önemli bir yıldır, hayata yeniden başlamıştım, sonra 2017'ye geldik neredeyse ve gene yeniden başlıyoruz, sürekli bu hâl, hep böyle. Şikayetim yok.

2012 Kendimden bir şeyler yazdığım için bu yazıda bunu koyuyorum ama o zamanlar daha cigaraya filan düşmemişken neyin kafasıyla yazdığımı anlamadığım şu yazıyı da okumanızı isterim.Ya inanılmaz sarhoştum ya da yaratıcı.

2013 Bu yıl en çok kitap okuduğum sene olabilir. O yüzden ve bu sorun hâlâ devam ettiğinden bunu seçtim.

2014 Ne aşk adamıymışım bre, hahaha, güzel tespitler de yazmışım arada hani.

2015 Gorki üzerine yazdığım yazı belki de en detaylı yazılarımdan birisi ama şu tükürük mevzusu hâlâ sinirimi bozduğundan onu seçiyorum.

2016 Bu yıl topu topu 8 yazı yazmışım (bu hariç), seçmek bu yüzden hem zor hem de kolay. Zaman meselesini kafama taktığım için bu yazıyı seçtim sayın okuyucu.

Çok beğendiğim bir cover ile bitiriyorum 2016'yı, hepinize şimdiden iyi seneler.

-Martin.

1 Aralık 2016 Perşembe

Cennet Sendromu



-Bir anda Esmerelda oldu senin için yani.

-Bilmem, bana su verdi. Daha önce kimse bana su vermemişti, aynı bardaktan hem de, tiksinmeden içtim.

-Şu bardak mı?

-A-ha.

-Sonra?

-Sen cennet sendromu nedir bilir misin? Bu aslında psikiyatrla--

-Yani ne alakası var şimdi bunun konuyla, detaylarda çok boğul--

-Dur bi’ dakika. Dinle. Bak, bu cennet sendromu çok ilginç bir şey. Henüz tıp dünyasında kabul edilmemiş bir hastalık, genelde de zengin ve başarılı insanların yakalandığı. Sözgelimi insan her şeye sahipse; kadınlar, arabalar, yatlar, katlar; ya da hayallerini gerçekleştirdiyse, ya da işinde ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkmışsa bıkıyor, sıkkınlaşıyor, bunalıyor. Kimi hiç ilgilenmediği zevkler peşinde koşuyor, kimi kendine sanal bir gerçeklik yaratıyor vesaire. İşte tam da bu noktada kendine sorunlar yaratamayacak kadar her şeye sahip olan kişilerse bu sendroma tutuluyor. Onda da böyle bir sendrom vardı.

-Sanmıyorum ki çok zengin olsun?

-Yok, bununki başka.Yani başka türlü bir zenginlik. Evet evet, zenginlik denilebilir. Yani illaki somut anlamda, para anlamında bir zenginlik olması şart değil. İlişkilerde her şey kusursuz biçimde ilerleyince insanların çoğu kusur arar, ve aslında pek çoğu da bunu bulur. Bu yüzden cennet sendromuna yakalanmazlar. Evlilikler bu yüzden ya süregelir ya da biter. Bütün o şüpheciliğimizin altında yatan düzgün giden şeylerden rahatsız olmamızdandır. Çünkü hayat sıkıcılaşır. Çünkü ne zaman hangi örneği vereceğini, yemek erken ağzını şapırdattığını, hangi pozisyonlardan hoşlandığını bilirsin. Bütün insanlar huzur arar da huzuru bulunca kaçıp gider, ya da asalaklaşır ya, o hesap. Örneğin biri bir koleksiyon yapar ve gün gelir o koleksiyonu tamamlar, ve amacı da tamamlanmıştır yani, anladın mı, bu adam şimdi ne yapacaktır kalan hayatı boyunca? Harcadığı para filan önemli değildir, onu bu hayatta tutan sadece bir şey -ki bu yeterlidir- vardır. Sadece tamamlanmışlık hissine sahip olabilme hissi. Peki tamamlanmış bir koleksiyon, bu hayatta kime yarar, belki öteki koleksiyonculara, peki ya koleksiyonu yapana? Cıks, yaramaz. Tam da bu yüzden bu sendroma yeniden kapılmamak için koleksiyonunun en nadide parçasını yakar, hatta yok eder. Ve, vola. Hayata yeniden tutunma amacına ulaşılmıştır. Bu hastalığın tek tedavisi budur işte. Hayatın tamamlanmışlığı ölmediği sürece rahatsız eder insanı, emeklinin kendine ‘icatlar çıkarması’nın bir tık üstü, kapiş? Bir şeyi arayış, ama ne olduğunu bilmeden, hep sürüp gitmelidir psikolojimizin ‘düzgün’ olabilmesi için. İşte bu kız da beni terk ettiğinde bu düşüncedeydi.

-Her şey çok güzel ve kusursuzdu, ve bu böyle süremezdi, öyle mi?

-Kısmen öyle. Bazıları bu kusursuzluk bozulmasın diye terk eder, mesela benim gibiler. Bozulacağını, masumiyetin kaybolacağını bildiğinden. Bu kısmen kolay bir gitmedir, hayallerinde yaşattığın ilişki gerçeğine oranla her yönden tatmin eder seni, daha tatlıdır bile. Nasıl olabileceğini düşünmezsin fazla, her biten ilişki gibi sonlanacaktır nihayetinde.

-Ama bu öyle değil. Bu daha zor, her şeyin kusursuz süreceğini bildiğinden gitmek.

-Kesinlikle. Ne yapabilirsin ki yani? İnsan korkar, ve bilemez, ve inanamaz. Şimdi sana peygambersin dese biri ne yapardın, herkes sana inanacak ve senin yolundan gidecek, en doğru insan sensin. Anladın mı? Önce yakmak karalamak istersin, sonra kaçar gidersin. Usul usul eğip başını takip edemezsin ki, yan yana bile yürüyemezsin bu çağda. İnsanlar huzur arayışını huzurun kendisinden daha çok seviyor.

---

Tamamen bağımsız son zamanlarda en çok dinlediğim "5 Türkçe Şarkı"yı da şuraya koyayım, liste gibi. 

5- Beşinci sırada, doğum günümde bana atılan şarkılardan biri var. Teşekkürler Ness.



4- Bu şarkıyı daha önceden bilmiyordum, şiiri hakkında yazılan yorumlara bakıyordum, tesadüfen dinledim, ve en çok dinlediğim şarkılar listesinde dördüncü sırayı kendisine bırakıyoruz. Cahit Külebi'yi seviyoruz.



3- Şimdi zurnanın pırt dediği yere geldik. Bizim zurna ne zart diyor, ne de zurt, hatta zort bile demiyor, pırtlıyor. Profesörlerle yaptığımız içme akşamından geriye kalan bu. O günden beri sürekli dinliyoruz efem.



2- Bu şarkıya ölüyorum, bitiyorum ve daha da ölebilirim, ikinci sıraya düşme nedeni artık dinlemekten bıkmış olmam, yoksa biraz daha ölebilirim birkaç zaman sonra.



1- Ama aslında içimiz bu, yani saklayacak halimiz yok, bende bir video var onu paylaşabilsem keşke ama o kadar da teknolojiden anlamıyorum. Gene Cem Karaca'dan geliyor. O Merhabaaaaa deyiş var ya, özellikle bendeki, beni böyle çok daha fazla öldürüyor.




Not: Komik olan, kadın sesi seven, hatta erkek sesini duymamayı yeğleyen ben, listeye bakınca da fark edileceği üzre hep erkek şarkıcıları dinlemişim son zamanlarda.

Bonus Şarkı:

Eeee, o kadar erkeğin içinde bir kadın olmalıydı. Ömer Hayyam zekâsına ve bu şarkıya ne kadar öldüğümü anlatamam, çok ölüyorum. Üsttekilerden arta kalan zamanda biraz daha fazla ölüyorum.



4 Kasım 2016 Cuma

SANAT ANLAYIŞINI SİKEYİM



Bu blogda da birçok kez belirttiğim gibi, hayatımda bazı dönüm noktaları oldu. Bazı kararlar aldım, bazı kararlarımı uygulayabildim. Tam karar olmayanları uygulayamadım. Açıkçası zaten önemli olan kararları alabilme aşamasıydı, ve ondan sonrası hep biraz kolaydı. Şu an hayatımın öyle bir noktasındayım ki, artık karar almamaya karar aldım diyebilirim.

Her şey önceleri çok kolaydı. Kimileri bunu anlayamadı, kimilerinin anlamaması hoşuma gitti, kimilerinin anlaması. Ama şu anda her şey biraz daha berrak.

Ne istiyorum, ne arıyorum, ne amaçlıyorum. Artık bunların hiçbir önemi yok.  İntihar notumu yazıyormuşum gibi hissediyorum ama öyle değil, zaten intihar ederken not yazmam sanıyorum, ve zaten de o güç yok bende. İntihar edecek güç. Ben güçsüzüm ve aynı zamanda korkak. Hem zaten güçlü olsaydım, korkak olmazdım sanıyorum. Bunu ayrıca belirtmek lüzumsuz. Ve biz, benim gibiler, hayatın her geçen dakika üzerimize bir yığın hayal kırıklığı atmasına rağmen yaşamaya bok varmış gibi devam edenler, biz buna ne kadar yaşamak denirse o kadar yaşamaya devam ederiz zaten. Artık şikâyet bile etmeyiz. Artık umursamayız. Artık susarız ve hiçbir şeye kalkışmayız.

Şu andan itibaren rüzgâr nereye eserse oraya uçacağım, eseceğim, savrulacağım. Ve esmezse de duracağım bunu biliyorum. Hiç kimseden hiçbir beklentim yok, kalmadı, kimsenin de benden beklentisi olmasını istemiyorum. Hiçbir şeye heyecan duymuyorum, bazı aşık olma anları hariç. Ve bu şekilde yaşamaktan mutluyum. Artık umudu öldürdüm, inanılmaz ama bunu başardım. Hayatımdaki en büyük başarı.
Yurtdışında yaşama hayalleri olanlara gülümsüyorum mağrurca, mutluluk peşinde olanları takdirle karşılıyorum. Her şeyi bırakıp köye yerleşenleri veya, hatta evlenenleri, dahası bir sevdayı büyütenleri. Bir şeyler yapmak için çabalayanları ve gücü olanları çok seviyorum ama bu beni hiçbir şeye teşvik etmeyecek, hatta etmiyor bunu biliyorum. Yaşayan bir ölüydüm aslında ben hep, bunu kabul etmek zordu ve bunca zamanımı aldı. Hepsi bu işte.

Spor yapmıyormuşum varsın kemiklerim çürüsün, sigara içiyormuşum varsın ciğerlerim pörsüsün, kimsenin peşinden koşmuyormuşum varsın yalnız öleyim, hayatı yaşamayı bilmiyormuşum varsın bilmeyeyim. İnsanlar beni üzüyormuş varsın üzsünler en soooo ooon. Bunların hiçbir önemi yok. Sona doğru yaklaştıkça insanın içini yakan şeylerin hep umuttan olduğunu görüyorum. Hep kahır hep kahır hep kahır sonra. Güzeli ve iyiyi istemiyorum. Gelirse hoş gelsin, giderse de üzülmem. Kötü ve çirkin beni üzecekmiş, hay hay. Üzsün. Bu böyle. Hayat böyle bir şey. Her gün kalkıp yazı yazmayacakmışım, ne yapalım, yazdım da ne oldu? Bir daha öykülerim yayımlanmayacakmış, ne yapalım, elden ne gelir? Ben yeteneksizmişim, çalışmıyormuşum, herkes başarılıymış, herkes herkesle dostmuş, herkes birileriyle bir şeyle mutluymuş, çalışmadan edemezlermiş, meşgale bulmak gerekiyormuş. Artık meşgale beni bulsun. Bundan sonra uğraşamam. Bundan önce çok da uğraştığım söylenemezdi gerçi.

Okunacak kitap listeleri artık bana sorumluluk yüklemiyor. İzlenmemiş dizi ve filmler sırtımda kamburum değil. Kim her istediğini yaparak ölmüş ki? Diyelim ki var öylesi, benim böyle olmamam neyi değiştirir? Dünyadaki çoğunluğa katılırım. Ayrıca ben kimim ki, öteki insanlardan farklı ne yapmışım, çoğunluğu nasıl küçümserim, hatta ne yapabilmişim bu zamana kadar? Koca bir hiç. İşte tam da burada şu yeni felsefem devreye giriyor: Koca bir hiç olduğunu kabullenme. Herkesin kendisi için yaşadığı gerçeği tokat gibi vuruldu yüzüme; hırsızlık, yolsuzluk, kalpsizlik inmeydi, felç kalmadım hâlâ yaşıyorum baksana. Yo, hayır, bunlar güçlü olduğumdan değil, bilakis saçmalığımda kavrulduğumdan. Tüm bunlara sebep ne mi oldu, anlatayım, oturun şöyle.

Telefonda konuşuyorduk, önceleri, konuşma ve yazma meselelerinde iyi olduğumu düşündüğüm zamanlardaydı. Bir kısa filmi tartışıyorduk. Sonunu beğenmediğimi söyledim. Nedenini sordu. Söyledim. İtiraz etti. Bir şeyler gevelemeden önce şöyle dedim:

“Benim sanat anlayışıma göre sonu şöyle olm-“

“Senin sanat anlayışını sikeyim.”

Aynen böyle oldu. Bana yıllardır duymak istediğim şey söylenmişti, bunu ilk anda anlayamadım, küstüm, kırıldım, yemeden içmeden kesildim. Ama dedim ya her şey şimdi daha berrak. Şimdi anlıyorum, ben yıllardır birinin bana bunu, bu dürüstlükte tam da bunu söylemesini beklemişim. 

Benim sanat anlayışımı siksinler. 

Evet, gerekli olan sadece buydu. Bütün bir hayattan vazgeçmemi, artık saksı olmamın zamanının geldiğini, hatta zararının olmadığını fısıldayan bu laftı. Suyumu verirseler, güneşim olursalar büyüyeceğimi ve olmazlarsa da zamanla kuruyup solacağımın müjdesiydi bu. Bana mutluluğu bulduran bu cümlenin sahibine müteşekkirim.

Ben anlayamam, ben bilemem, ben her şeyin en doğrusunu düşünemem, ben bir insanım ve sıradan sanat anlayışımla yoğruluyorum. Bir insan ki, hayatında hiçbir şeyi sanat anlamında becerememiş, bir insan ki yine de onları eleştirmekten geri kalmamış, bir insan ki şiddete eğilimi olan, bir insan anlamayan, bir insan. Şansı yaver gitmemiş değil, şansı yaratamamış, istememiş, çabalamamış; ve bu düzlemde çabalayanları eleştiren, sadece geçimsizin, memnuniyetsizin, hazımsızın biri. İşte bütün bunların bu bir cümleyle farkına vardırana teşekkür etmeyeyim de ne yapayım? Sayesinde sövdüğüm hayata artık daha olumluyum. Bu da nötrlük demek. Hiçbir şeyin beni etkilememesi, hiçbir şeye de etki edemeyecek olmamın farkındalığı.

Bu çok nadir bir şeydir dostlar, her şeyin farkına varma anı acıklıdır, yeni bir sahte gerçeklik yaratana kadar, bu şekilde kalacağımı bildirir, hepinizi bir dakikalık saygı duruşuna davet ederim. Amaveucnokta yazarı şu andan itibaren başka biri, öteki olanı her zaman güzel hatırlayalım.

13 Eylül 2016 Salı

Gerçek Hayatta Geçen Sürreal Diyaloglar.



- Sonra işte Yaz Gecesi diye bir öykü okumuştuk sınıfta, ben o öyküyü pek güzel çözümlemiştim de, hocam, "Bu çocuk olur," demişti o günden sonra benden bahsettiklerine. Şimdi o çocuğa ne oldu Ness? Hayat. O artık yok. Çok üzücü değil mi sence de?

- O çocuk ner'den gelmişti ki? Sokağa oynamaya gitmiştir, akşam olunca eve döner.

- Ne zaman akşam olacak, merak ediyorum artık.

- Merak etme, her çocuk mutlaka bir gün evine döner.


22 Ağustos 2016 Pazartesi

Midem



Bir şekilde dönüp dolaşıp insan olmanın getirdiği bütün o zavallılıkların başladığı yere geri dönüyorum. Hep aynı düşünce içimi patlatıyor, parçalamıyor. Kalp atışlarımda aynı soru. Bu nasıl başlıyor, nasıl geçiyor bilmiyorum. Hasbelkader hayata geldim, ve bir süre sonra hayatta olmayacağım. Şimdi bunu bilerek yaşamak nasıl mümkün? Ne yapmalı, nasıl, kim için; hayatta hiçbir şey yapmadan yaşayan insanla, bir şeyler için çabalayarak yaşayan insanın farkı nedir, çaba nedir, kim içindir; beni "iyi" olmaya zorlayan güç nereden geliyor, "iyi" ne zamandır iyi?

Aşk mı doğaldır nefret mi, hangisi sonradan edinilir?

Oysa umut, hayal kırıklığını arttırır. "Denedim en azından," diye bir şey yoktur. Denersin ve daha da üzülürsün, denemezsin aklında kalır. Ve zaman bir şekilde geçer. Deneyip başaran azdır, ötekilere ilham verir, deneyip başaranlar tarafından kurulmuş tezgâhın ürünleridir. Posası çıkmıştır.

Sanata dair hiçbir şey yapmayan insan eninde sonunda unutulmaya ve boşuna yaşamaya mahkûmdur. Peki o adamın intihar etmemesinin nedeni nedir, şimdiden unutulmaya başlansa ne değişir? İyi bir şeyler ortaya koyamayacak insanın ve artık bunu da anladıktan sonra onu hayata bağlayan nedir? Çocuğu, evcil hayvanı, kendini ona önemli hissettirenleri dışında.

"Sanatçı olacağım," diye yola çıkıp, para kazanmak için ruhunu satan insan bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakar, nasıl "Para bir araç," der? Zengin çocukların lafları bunlar. "Para önemli bundan sonra hayatıma para kazanmak için devam edeceğim, ölene dek," demeli ve uzatılmamalı.

Peki buradaki ikilem, önce deneyenlerden sonra vazgeçenlerden tiksinme. Bu yazıyı yazarken geçen süre, peki sizden çaldığım zaman, kimseye iade edemeyeceğim sözler. Siz. Kötü yazılmış kitaplar, kötü sanat, hiçbir şeyden anlamayanlar, hiçbir şeyden anlamayıp bunu sorun etmeyenler, midemi bulandıran insanlar, siz. Ölün daha iyi.

25 Haziran 2016 Cumartesi

-Güzel Günler Bizi Bekler




Şimdi size bu yazıda öykü yazarken geçtiğim evrelerden bahsedeceğim. Öncelikle mükemmeliyetçi bir yapım var. Yani, bir işi ya kusursuz yapmalıyım ya da yapmamalıyım. Bunu övünmek için filan söylemiyorum inanın, ki bu gerçekten hayatımı her anlamda zorlaştıran bir durum. Ama sadece yazarken oluyor, ve yine ama yazıdaki mutsuzluğumun gerçek hayatımı da bir şekilde etkilediği kesin. Ancak şöyle bir fark oluyor sanırım: Gerçek hayatta, örneğin, bir arkadaşım aptalca bir şey söylüyor, bir tartışma ya da konuşma içinde, ama nasıl aptalca, şimdi onunla konuşarak zaman kaybedeceğim, kesinlikle katılmıyorum ama açıklamanın bir faydası olmayacak, çünkü değmez, susuyorum ve “Tamam, sen ne dersen o, kabul,” vs deyip konuyu değiştiriyorum ya da bu konuda bu kişiye bir daha bir şey söylememek üzerine kapıyorum. Çünkü aptallarla uğraşmak inanılmaz derecede sıkıcı. Yani bazen gene de kendimi tutamayıp açıklamaya çalışıyorum bazı hak eden kesime ama onlara da bir şey ifade etmediğini anlayınca, boşa konuştuğumu fark edip susuyorum, yani ha şu duvara konuşmuşum ha ona. Lâkin, gel zaman git zaman, yazarken bu mükemmeliyetçilikle yaşamayı da öğrendim. Eskiden blog yazılarıma bile göstermediğim özeni şimdilerde gösteriyorum. He, bu ne kadar size yansıyor bilemem. Kelime seçimlerine çok da özen göstermemekle beraber (öyküdeki kadar) az yazmamın sebebi, bir şeylerden bahsederken “nitelik” kavramını gözardı etmek istememekten kaynaklı, ki bu yazı aslında sizin için değil kendim için yazıldı.

Bu olay ilk olarak ne zaman başladı hatırlamıyorum, yazı yazmak önceleri bir rahatlama biçimi iken, sonradan var olma şekline evrildi, sanırım bu durum da o arada kendi kendine zamanla gerçekleşti. Bu yüzden birçok kişiyi özlüyorum. Bana yol gösterenleri. Ne ara onlarla konuşmamaya başladım bilemiyorum. Öykülerimi paylaşabileceğim, bir yerlere göndermeden önce fikrini alabileceğim kimse kalmadı artık. Peki, yazdıklarının “iyi” olduğunu düşünen yazar yahut yazan, neden birinin fikrine ihtiyaç duyar, işte tam da bunun bahsini açmak istiyorum. Mükemmeliyetçilikle de ilintili bir konu olduğundan.

Öncelikle bir şeyi yazmaya başlarken, bu öykü olur, roman, şiir her neyse sizden bir şey olarak çıkıyor. Kimse kimseyi kandırmasın. İllaki bir şekilde yaşadıklarınızla bağıntılı oluyor. Ya da hayali arkadaşlarınızla filan. Başlangıcı bile olsa. Karakterin verdiği bir tepki, bir mimik, bir gülüş ne ise o. İşte tam burada yazar olmanın verdiği yetki devreye giriyor. Ve onu şekillendirmeye başlıyorsunuz. Zamanla. Ve öykünün yarısı sizinle hiç alakası olmayan ama bir yandan içten içe tanıdığınızı sandığınız kişilerle evriliyor. Onlara inanılmaz biçimde bir yakınlık besliyor, onlarla birlikte yiyip içiyor, onlar gibi düşünüyorsunuz. Ve belli bir süre için güzel bir şey ortaya çıkardığınızı sanarak onları yazmayı bırakıyorsunuz ve böylece birinci taslak ortaya çıkıyor.

İkinci kısım sancılı oluyor, ama benim en sevdiğim kısımlardan biri. Yazdıklarınızı bir süre sonra tekrar, tekrar ve tekrar okumaca. Yazarken güldüğünüz yerlere gene gülecek misiniz, etkilendiğiniz, hatta “Vay be ulan ne güzel yazmışım, başka biri şunları yazsa aşık olurdum,” dediğiniz yerler size yeniden çekici gelecek mi safhası, ve sonunu, ve başını ve artık başlığını oluşturma zamanı. Ve başka acayip güzel yerler ekleme ve bazı saçma yerleri acımadan çıkarma zamanı.

Üçüncü kısımda işler artık acayipleşmeye başlıyor, çünkü aylar geçmiştir ve kısa öyküyü bile bitirememişsinizdir, çünkü tamamlanmışlık hissini duyamazsınız bir türlü. Hissedemezsiniz çünkü, ufak tefek kelime değiştirme zamanıdır, aşırılıkları fark etme zamanıdır, “Çok kendini kaptırmışım yazarken,” yahut “Bu karakter bunu demez,” veyahut “Nokta olmamış, sonu olmamış, ne biçim yazarsın ulan sen!” zamanıdır. Bir şekilde kendini bitirme evresidir. Artık yazdığınız öyküyü ezberlediğiniz evredir.

Dördüncü kısım çetrefilli işlerin bittiği ama yine de tam olarak emin olunamayan ve öyküden soğuduğunuz zamandır. Artık öyküyü ezbere bilirsiniz ve sonu sizi şaşırtmaz, yaptığınız tanım veya tamlamalar artık büyüleyici etkisini yitirmiştir, karakterleri artık sevmiyor aksine onlardan tiksiniyorsunuzdur. Aylar geçmiş ve yayıncılar tarafından “reddedilme” korkusu da başlamıştır. Aslında onlar için yazmasanız da bu korku bir şekilde vardır çünkü bir şekilde edebiyatı anladığını sanan insanlar tarafından da “kabul” görmüş biri olursunuz bu sayede. Ve bu size güven verir, ve bir sonraki yazıda daha iyi yazmak istemenizi sağlar. Kesinlikle yayımlanması için yazdığınızdan değil, sadece bir güven verir. “Hmmm, demek yayımlanabilecek kadar nitelikli bir şey yazdım,” dedirtir. Ki basılı dergicilik sektörünün bitmeye yüz tuttuğu ve edebiyatın pek de hakkının verilmediği zamanlarda bu mühimdir, gelişmedir.

İşte ben, (yani bu herhangi bir yazar ya da yazanın değil benim evrelerim yanlış anlaşılmasın, kimisinde farklılık gösterebilir, kimi yazdıkça ve düzenledikçe daha çok güvenir, daha çok emin olur vs.) tam da bu evrede en çok birine ihtiyaç duyuyorum. Artık iyice öyküye yabancılaştığım, iyice her şeyi ezberlediğim, ve artık onların dertlerinden usandığım, ve artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu göremediğim, bilemediğim bu evrede; bana nerelerin güzel, nerelerin abartı olduğunu söyleyecek, gözden kaçan “küçücük” kusurları görebilecek farklı bir göz arıyorum. Ama bulamıyorum. Eskiden birçok arkadaşım vardı, yani edebiyatla filan ilgili olan, ama zamanla ya ben onları soğuttum kendimden ya da başka birtakım şeyler oldu (İnanın bilemiyorum hepsiyle nasıl bu kadar ters-ayrı düştüğümü, ama bir şekilde hayat bunu yapıyor insana, ve sorgulamayı da bırakıyor insan “neden” diye.) ve bu zamana kadar bitmemiş öykülerimin sebebi de budur. Onlar değil elbette sorun, ben. Eğer bir öyküyü bitiremiyorsam, “tastamam” hâle getiremiyorsam, bu mükemmeliyetçilik, bu hastalık, bu kimseye güvenmeme, bu dikkatli okuyacak ve fikirlerini de beğeneceğim ve bana fikirlerini söylediğinde sinirlenmeyeceğim birini bulamamaktandır. Zaten o kadar çok zaman geçiyor ki öyküyle yatıp kalkmaktan, orasını-burasını eğip bükmekten, tıraşlamaktan, yeniden yazmaktan, adeta o senin bir parçan oluyor. Biri de ters bir şey söylediğinde sen de onu tersliyorsun ister istemez, kendine hakaret olarak filan görüyorsun, ki bu en yapılmaması gereken şey. Hem bundan, hem de önceki insanların bir şekilde bana olan desteklerini çekmelerinden, şimdilerde kimseye öykülerimi okut(a)mu(ı)yorum. Benim kadar dikkatli okuyacağından emin olduğum birilerini arıyorum adeta her konuşmamda herkesle. Bu hastalıklı durumdan kurtulmak bir yazar için en mühim şey.

Not: Oysa ben kimsenin fikirlerini pek de beğenmem, ama dediğim gibi bu öyle karmaşık bir hâl alıyor ki, insan ister istemez başkasına ihtiyaç duyuyor. İnanın bunu itiraf etmesi bile bana çok zor geliyor, ama  durum sanırım bu. En azından şimdilik. 

30 Mayıs 2016 Pazartesi

03.38 - Zamanın Neresindeyim?


Tam olarak kimi araştırıyordum hatırlamıyorum. Hatta araştırıyor muydum, yoksa okumam gereken bir metin miydi, bir romanda mıydı bilmiyorum, İngilizce'ydi ona çok eminim. "Klişe" diyebileceğimiz laflardan esasında; ama tam hatırlayamadığım, ve not da almadığım için (ben artık not da almamaya başlamışım okurcum, gör halimi, bitmişim ben) çok saçma olacak şu anki sallama çevirim ama:

"Buradayken buradayım, biliyorum; peki burada değilken neredeyim, hayalimde iken, imgelemde iken?"

Bedenim orada evet, doğru, ama aklım tamamen başka yerdeyken, ben gerçekten neredeyim? Arkadaşlarla eğlenmeye gitmişken, ve artık eğlenme limitim dolmuşken, birkaç saat geçmiş ve sıkılmışken, kimse ilgimi çekmiyorken, komiği kimsenin ilgimi çekmesi de önemli değilken, kimsenin odağında değilken, kimsenin odağında olmamam da umurumda değilken, hatta orada olmam onları ve beni rahatsız ediyorken, ve buna rağmen her iki taraf da saçmaca hissettiği zorunluluktan ses çıkarmazken; ve gözümle sadece başka bir ihtimal olmadığı için bakıyorken, kulaklarımla gene başka bir ihtimal olmadığı için duyuyorken, hatta duymuyor ve görmüyorken... Ben o anda neredeyim, neredeydim? Kısacası "zaman"da benim somut varlığımın mı orada bulunması önemli, yoksa soyut mu? Ya da örneğin ben kafamdan geçirerek Paris'i görmüş müyüm, görebilir miyim, yahut fiziksel olarak da orada bulunmam mı lazım? Finlandiya'da beni gösteren bir fotoğrafımın olmaması benim orada bulunmadığımı mı gösterir? Veya ben gezerken, Paris'te iken, Espresso içer, güzel kızlara bakar iken, ama aslında aklımdan güzel kızların bacakları değil de, yazmak için beyin fırtınası yaptığım romandaki karakterlerin düşünceleri geçiyor ise, fiziksel olarak herhangi bir şekilde orada olmam neyi değiştirir? Pekâlâ dünyanın her yerinde yapabileceğim bir şey için neden Paris'e gideyim, Paris'te iken sadece bedenimin Paris'te olması nedir? Finlandiya'da olmayan fotoğraflar neyi kanıtlar?

Bana bu mevzu hep şeyi de hatırlatır, bir kadının eşini aldatmış olması için fiziksel bir hamle mi gereklidir, düşünden bunu geçirmesi, hatta sürekli geçirmesi, başkalarını güzel bulması da bir çeşit aldatma değil midir? Ya da bunu düşünden geçirmesi ile icraata dökmesi arasında ne fark vardır? Birinde beden tatmin olurken, ötekinde bedeni kendi kendine tatmin var banyoda ya da sen evde yokken, hatta zihinsel bir tatmin var ki ilerleyen yaşlarda bunun önemini daha da iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Kısacası her insan aldatır sevdiğini, komiği kendini de aldatır sevdiğini aldatır iken sevdiğini sanarak. Halbûki bu hûlya ondan "daha"sı ile karşılaşınca söner. Dahasını elde edemeyeceğini yahut, peşinden koşamayacak kadar yorgun olduğunu bilen beyin bizi frenler. Eldeki ile yetinmeye zorlar, hatta bazı beyinlerde onları daha çok sevmeye zorlar. Çünkü elinden gelen budur, ve Dimyat'a pirince giderken atasözünü tamamlarsınız.

***

Konumuza dönecek olursak, Tarkovski beyimiz iddiayı şöyle büyütüyor, ve buyuruyor:

"Peki âlâ, ben burada-gerçekte de değilken, ve bir hayal gücünde filan da değilken neredeyim?"

Doğana kadar geçen süre, ve öldükten sonra geçen zamandaydık sanırım. Ya da bir barda sıkılıyorduk. Ya da ıstırap içindeydik.
Zaman geçiyor, sen o anın geçtiğini daha önceden edindiğin tecrübelerden ötürü biliyorsun, ama o zamanın geçiş anında hiçbir şey yapmıyorsun, izafi bir şekilde, sadece zamanın geçişini izliyorsun, hatta izlemiyorsun, izleyemiyorsun bile. "Hay anasını bu hafta da bitti," diyorsun, "Ooo ne çabuk altı oldu," "vov üç saat mi geçmiş," diyorsun. Çok acıklı. Ben mesela sıkılmam, sıkıldığım tek şey zamanın geçmesi. Bana zaman geçmiyor diye yakınan insanlar var. E, daha iyi ya!

***

Hatta daha acıklısı insanlar bence biraz aptallaşma ihtiyacı hissediyor. Bir süre sonra siyasetçilerin konuşmaları mantıklı gelince, inanılmaz gereksiz televizyon programları ve yutup kanallarında vakit geçirdikçe, "eğlenmek" adına hiç de eğlenmediği şeyleri yapmaya kendini zorlayınca... Tam bu zamanlarda insanın aptallaşma eğilimini, aptallaşma gereksinimini anlıyorum-uz. Neyse bu da başka bir yazı konusu olsun.


4 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir: Sorun Etmek ve İki: Nereye



Geçenlerde arkadaşla sahildeydik. ("Arkadaşla", kim bu arkadaş?!!!! Tanımazsın. İsmi ne!!111!!)

İnsanın bilime veya sanata adayabilmesi için kendini, bir şeyleri sorun etmesi gerekir kendine, dedim. Sorun edilmeyen yerde ikisi de olmuyor.

Biri, çocuğunu izlerken, aynada kendini ne zaman fark edeceğini "sorun eder", ve bunun üzerine çalışmaya başlar, ve bu sorun edene eşlik eden bir beş kişi daha gelir ardından ve bu en baştaki kişinin teorisi geliştirilerek sanki dünyadaki en önemli şeyi araştırıyormuş hissi içinde bir sonuca varmaya çalışılır; ancak, önemli olan araştırmadır, çıkacak sonuç da değildir, çünkü bu sorunun birden fazla sonucu vardır, mesele o yola gidiştir. Çocuk ne zaman egolanır, narsisizm hangi yaşta başlar, tarak ne zaman kullanabilir, aynada ilk neresine bakar, kendini kaç aylıkken fark edip ayna karşısında durur veya çarpıp yere düşer vs.

Yazarken de öyledir, çizerken de.

Örneğin, bir ev kadının, hiç sigara içmemiş bir ev kadının bugün iş yapmıyorum ulan demesi, ve salonun ortasında domestos kafasıyla kocasından aşırdığı sigarayı içmeye çalışması, hatta yakmaya çalışması, hatta içine çekmeye çalışması bir öyküdür;

aldatmayı çirkin bulan kadının intikam için hiç gitmediği gece kulüplerinde kendisi ile sevişecek bir adam araması, girişi, alışık olmadığı tarzda içkiler içmesi, topuklularla ayakta durma çabaları, oğlanın arabasında eve giderken yaptığı vicdani hesaplaşmalar hep öyküdür, komik ve hüzünlü bir öyküdür de.

Çektirilmeye gidecek bir diş öyküdür, ya ölürsem kan kaybı içinde, ya sterilize edilmemiş iğnelerden AIDS kaparsam, hem de üstelik bakir iken daha!!! Hakeza yine aşırı gülünç ve hüzünlü bir öyküdür.

Bütün bunlar bir öyküdür çünkü dediğimiz gibi "sorun" vardır ortada, aslında bu sorun o kadar "küçük"tür ki, kimse önemsemez, hemen herkes yaşamıştır da bunları. Ama, onu yazarken öyle evrensel ifadeler takınır ki yazar kişisi, öyle kendini bir şey sanar (sanır!!!) ki, dünyayı değiştirdiğini filan. (Ki, dünyayı değiştirmek için abartılı laflarla yazılmış, yazıldığı çok belli, pohpohlonan yazarların yazdıklarından evladır canım öykücülerimin yazdıkları.) Halbûki, dikkatini çekeceği üç beş kişiden fazlası değildir, ama o sürece giderken kendinden tatmin olma hissi dünyanın en güzel sevgilisine sahip olsa bile vermez aynı duyguyu ona. Budur yazmayı sürdüren onun için. Hiçbir şeyden tatmin olamayacakmış hissi, ya da yazana kadar tatmin olup olmadığını bilememe.

Şöyle anlatayım, uzun zamandır o kadar az şeyi sorun ediyorum ki, bu yazıdaki yaratıcılığımı törpüledi, keskinleştirmedi, elimden aldı. Birisi bana küsmüş mü, varsın küssün, biri anama mı sövmüş, n'apayım sövsün, biri beni sevmiyor mu, kısmet. Vs, vs. Bütün bunlar, ülkedeki hiçbir şeyi umursamama, dünyadaki hiçbir şeyin ilgini çekmemesi paralel evrenler dışında, ki olasılığı nedir ki bunun, her neyse, yazacak her şeyi vakit kaybı olarak görmeme neden oluyor. Üstelik yazının yayımlanma süreci, ve o süreç içinde yazının "özü"nü bozmak zorunda kalmak, inanın beni geri iten şeylerin başında. Hatta belki de tüm bunlardan ötürü ben hiçbir şeyi sorun etmiyormuş gibi gözüküyorum; aslında belki de onca şeyi sorun ediyorum ki en sonunda hiçbir şeyi sorun etmiyormuş gibi gözüküyorum.

Hatta bu yazıyı da hiçbir şeyi sorun etmeyişimi sorun edişim üzerine yazdığıma göre, içimde bir şeyler kıpırdanmaya başlamış demek.

----

Yazının başında çıtlattığım ise, konu ilişki denen nane olunca en nefret ettiğim ikinci durum, belki de birinci. Bundan sonra sevgilim olmayacağını düşünmeme vesile olanlardan. Yani evlenmek filan demiyorum sevgili okur, sevgili diyorum. Ya ben öteki türlüsüne rastlamadım ya da "sevgili" senin/benim yapmak istediğin şeyleri hep ikinci plana atan bir kişi. Düşmanın ama sen ona sevgili diyorsun. Sen kitap okumak istiyorsun, o dışarı çıkalım diyor. Sen kitabı tercih ettiğin için sana küsüyor. Demek dışarı çıkmak onu tercih etmek idi; ama kitabı okumak "kitabı" "ona" tercih etmek, "kendini" "ona" tercih etmek değil. Elbette bunların üzerine, sen dışarı çıkmayıp onu küstürdüğün gibi, kitaba da konsantre olamıyorsun. Ya da bu telefonlar, tam film izlemek istiyorsun en önemli yerinde mesaj vs. Sevgili, özellikle eş, eğer bir şeylerle uğraşmak istiyorsanız çok büyük bir yüktür sevgili okurlar. Onlar her şeye karışır, onların bir hayatları yoktur, onların hayatları sizsinizdir ve üzerinizde baskı olurlar. Elinizi ayağınızı tutarlar. Bakın Marie Curie bile, "Madam" sıfatına kocası Pierre Curie öldükten sonra erişti. Kadın kurtuldu da rahatça kendini bilime verdi.

Ama ne yazık ki, ben de biliyorum kendimi, bunlardan olmadığımı, adanmışlık duygusuna erişemeyeceğimi, biliyorum ki, güzel bir kadın bana iki kırıtsa aklımı başımdan alacağını, hatta bununla da kalmayıp onunla ilgili hayaller kuracağımı, hatta ve hatta ona öyküler yazacağımı, acılar çekeceğimi yalancı, hatta ve hatta hiçbir şey yaşamamış olmamamıza rağmen özleyeceğimi bile biliyorum. Bütün bunları bilmek bir yandan beni gererken, öte yandan yazdırmaya değecek bir şekilde ilgimi çekmiyor.

Baştaki "nereye"yi yazmadığımı fark ettim, ki anlamışsınızdır sanırım. Bir ilişki içindeyseniz, sürekli hesap vermeniz gereken biri vardır, bu anneniz babanızdan tam kurtulmuş ya da hatta kurtulmamışken sevgili denen her şeyi açıklamak zorunda olduğunuz er kişisidir gene. Diyaloglar şöyledir:

-Nereye?
-Eve.

-Nereye?
-Dışarı.
-Nereye Dışarı?
-Taksime.
-Taksimde nereye?
-Falanacaya.
-Kimle?
-Tanımazsın.
-Adını söyle.
-Ya sen bana güvenmiyor musun?
-Adını söyle.
-Adı.

(Kızsa kavgaya gider, değilse de kesin sarhoş olup oradaki kızlara yazarsınız. Tersi erkek için de mümkündür elbette, cinsiyetçilik yaptığımız yok. Hahaha.)

Ya sana ne, ya kalk gel, ya da on kere sorguya çekme. Çağımızın insanlarında şöyle bir olgu var. Kendilerini kıskanç göstermemek adına saçmalamak.Yani bir insan bu kadar saçmalayabilir. Açık açık kıskan daha iyi. Hem dışarı çıkabilirsin sorun olmaz, ama ben senin ağzına sıçarım kafası çok tehlikeli bir şeydir sayın ilişki yaşayacak veya yaşayan insanlar. Adam gibi dışarı çıktığında ne ara ne sor, ya da baştan gitmemesini talep et. Öff, o kadar iğrenç ki ilişkiler için bir daha yazmak istemiyorum resmen. Hahaha.

Gerçekten gülüyorum sayın okur, yok uzun süredir sevgilim de yok, neden olmadığını da anlıyorum. Herkes ayrı rahatsız, ayrı güvensiz, kendisine köle arıyor, sevgili değil de. Ki dediğim gibi "kendime köle arıyorum" deseler amenna. Hiç sorun değil, ama öyle gibi göstermeyip sonradan ona evrilenler pek gülünç doğrusu.

25 Mart 2016 Cuma

Yazamama Sayıklamaları, Bahaneleri, Yalanları



Yazan herkesi kıskanıyorum. Ecnebilerin "writer's block" dediği durum bu olsa gerek. Ama ortada bir "writer" yok ki, "block"u olsun değil mi sayın okuyucum? (Şimdi hepiniz kültürlü insanlarsınız, olmadı internet kullanıyorsunuz ama bu lafı da açıklayalım, çünkü bu İngilizceyi herkesin bildiği bir dil sanan insanları hiç sevmem. Yazar tıkanıklığı diyebiliriz duruma sanırım. Ha, neden İngilizce giriş yaptım en başta, sanırım Türkçede böyle bir şey yok diye. Her neyse, size ne istediğim gibi yazarım.) Ama, neden? Uzun zamandır yazmaya çalıştığım öykü bile yok. Karalamalar var hepsi hepsi, hepsi bu. Ve şu an, yazmakta olduğum şu blog yayınını bile yedibinyetmişbeşyüzaltıkere (hep abartınca bu sayıyı derim.) silip baştan yazmaya çalıştım. Yazamama sebeplerimi yazayım da, en azından bakıp neler yapmam gerektiğini hatırlarım, ya da neler düşündüğümü eninde sonunda:

1- Para, iş, gelecek kaygısı. Bir insanın yazabilmesi için hiç ailesi olmaması gerekir sayın okuyucum. Bunu yazın bir kenara, benden önce biri söylemiş midir bilemem. Söylediyse de umurumda değil. Bazen ailemi öldürmeyi düşündüğüm de oluyor. Ya da ben öldürmesem de araba kazasında ölseler. Ya da ne bileyim işte. Yapacak bir şeyleri, hayattan bir beklentileri yok. Pratikte bütün tanıdıklarımın ailesi ölü, ama yaşıyorlar. Benim hayatta bir amacım kalmasa ölmeyi yeğlerdim. Hele amacım başka insanların hayatları olduğunda. Yani demem o ki, şimdi senin bir çocuğun olduğunda bütün amacın o oluyorsa, sen bir birey değilsin demektir. Çok sevebilirsin ama bir insanı özgür de bırakman gerekir. (Bu arada ben 2010'dan beri ayrı yaşarım ya da daha önce hatırlamıyorum. Ama yine de bu iş böyle.) Onlar ölse hem bana yazacak konu çıkar, hem acı çektikçe daha iyi yazarım, hem de sürekli kendileri ürettikleri için ondan her şeyi isteme hakları olduğunu sanan ebeveynler etrafta dırdır etmez. Yani şu an, her şeyi bırakıp sadece yazmaya odaklanamıyorsam bunun iki sebebi vardır sayın okuyucum. Biri benim yüreksizliğim, öteki de hayatta bir yere gelemeyeceğin korkusu taşıyan ve bu korku yüzünden sizin de kendinize olan güveninizi sarsan bir aile. Neden bir anda kendimden bahsederken "siz" demeye başladım inan bilmiyorum sayın okuyucum, ama sen beni anlarsın, bilirsin ki ben hep böyleyimdir. Bundan başarısızım işte. Aile genelde ayakbağıdır. Büyük ihtimalle yıllar sonra bu yazdıklarımdan pişman olacağım ama bir "yazar" olarak söylüyorum ayakbağıdır. Yazmak para getirmez çünkü, istediğin, karının isteyeceği, çocuklarına yetecek, herkesi tatmin edecek kadar. Çünkü çok para kazanmak eşittir tatmin olmaktır bu dünyada. Yeni telefon, yeni araba, yeni mutfak, yeni ev, yeni takım, yeni saat ve benzerleri. Ama kendini bunlarsız da, sadece yazarak tatmin edebileceğini sanmak da hafiften saçmalıktır sayın okuyucum. Yazarlar saçma insanlardır, bir bankacı olsaydım örneğin hiç dert etmezdim ailemi, çünkü gideceğin bir iş yeri var, ve çalışacağın, ve molaya çıkacağın, ve eve döneceğin, ve haftada bir dışarı çıkacağın saatler ve insanlar belli. Ama yazar öyle midir sayın okuyucum, ilhamı filan geçtim, yazarın yeri olmaz, zamanı olmaz, saati olmaz, içilen içkinin, sigaranın, otun püsürün, sapkınlığın, her şeye karşı duruşun yeri zamanı olmaz. Sanatçı topluma karşıdır esasen sayın okuyucum, sanatçı etik değildir, sanatçı ahlaksızdır genelde. Kant'ı sever ama ahlaksızdır.

2- Yazdıklarını beğenmeme ve yazılanları da beğenmeme. Şimdi size beğenmediğim kitap listesi yapsam eminim beni taşa tutarsınız sayın okuyucum. Şeytan bu dersiniz, iblis bu. Beğenemiyorum, vallahi beğenemiyorum, artık çevirisinden midir, kendinden mi bilemem ama güzel kitap okumaya hasretim. Yani dikkatim başka bir şeye kayıyorsa o kitap güzel bir kitap değildir. Bu arada, genel kültür seviyesi ve güzel kitap okuma sayısı arttıkça hiçbir yazılanı beğenmiyor, hatta bu klasik olduysa benim yazdıklarımın nesiller boyunca aktarılması, kutsal kitap gibi ezberlenilmesi gerektiğini de sık sık düşünmüşlüğüm olmuştur. Ama kendi yazdıklarımı da görünce, bu dünyada yazmaya değer bir şey olmadığını anlıyorum. Ben de yetersizim, bu demek oluyor ki kimse yeterli değil. Hatta inanır mısınız sayın okuyucum, beğendiğim kitapları bile okuyamaz oldum korkudan yeniden, beğenmem diye. Aşk yazıyorsak örneğin, hep aynı şeylerden bahsediyoruz. Biçim, sadece yetmiyor anlatılmak isteneni anlatmaya. Ama aşk hakkında söylenecek yeni bir şey yok, ama bizi bu dünyaya bağlayan en önemli duygulardan biri de olduğu için insan sürekli aşktan bahsetmek, onun hakkında konuşmak istiyor. Ah, bizden adam olmaz müdürüm.

3- Sanırım bütün bunların içinde sevgisizlik en ön planda. (Üçe yazmamın nedeni sona saklamam. Ya, sus ya, yeter, her şeyin nedeni yoktur bu hayatta.) Sanırım yazmayı seviyorum ama artık bir iç rahatlaması, ya da görev aşkı ya da ne bileyim herhangi bir şey hissetmiyorum. Yazınca bir şeylerin değişeceğini sanmıyorum, insanların eskisi kadar bir şeyler okuduklarını sanmıyorum. İnsanların, üzerine bir şeyler yazılmaya değer canlı türü olduğunu düşünmüyorum. Tek bildiğim, yazmalıyım çünkü benden daha iyi yazacak kimse yok dünyada, ve benden daha iyi yazacak kimse olmadığı için de insanların beni okuması lazım. Ama beni okumalarını istiyor muyum, veya şöyle soralım, ben onlar için mi yazıyorum? Kesinlikle hayır. Öyleyse yazmak manasızdır ve absürttür. Peki neyi seviyorum bu dünyada başka, hiç. Okumak, bana para kazandırıyor mu, hayır. Film-dizi izlemek, müzik dinlemek? Kesinlikle hayır. Para kazanmazsam ne olur, dırdır ve baskı. Ve aç kalırım, ve aç kalırsam da ölürüm. Ve parasız insanı kimse sevmez, ve ben sevilmek isterim. İnsan sevilmek ister sayın okuyucum, ama sevildiğinden terk edilmek istemez. Sevdiği terk eder insanı bunu biliriz ama sevildiği de terk ediyor insanı sayın okuyucum, çok saçma bazen hayat. İnsan kimseye güvenemez sayın okuyucum. İnsan kimseyi önemsemez de esasen. İnsan sayın okuyucum, hiçbir şeye değmez. Sevgi demişken sadece yazıya olan sevgisizlik de değil, bir inanç boşluğu da insanı yazmaktan alıkoyan şeylerden biri. Çünkü, inançlı biriysen örneğin, bir iç rahatlığıyla yazabilirsin (ki ben bu yazarları hiç sevmem, "rahatsız" olmalıdır yazar, rahatsız etmelidir beni yazı.) ve potansiyelinin hepsini ortaya koyabilirsin, ama bil bakalım öyle midir bir şeye inanmayan adamın hali, nicedir? Sokaklarda öldürülme korkusu, öldükten sonra da yaşamaya devam edeceğini sanan insanla aynı mıdır? Sapıttım gene. Allah belanızı versin. Bakın Allah dedim, ama lafın gelişi biraz da. Biraz da çocukluk, bir şey söylemek isteği, küfürsüz, oysa küfür etmeyi bazen çok severim.