24 Ocak 2015 Cumartesi

Hitler, Platoncu (Eflatuncu) muydu?



Hanımlar-Beyler, Kadınlar-Erkekler, Bayanlar-Baylar,

Şu yazıyı yazdığımda Platon ile ilgili şeyler okuyordum. Nihayet kendisinin çalışmalarını hatmettik ve ilginç bir şeye rastladık. (Gene bi' anda çoğul konuşmaya başladım, hayırlısı.) Bu Platon'un yazdıkları, bildiğin Hitler'in uyguladıklarıydı yahu! Çocukluğumdan beri Hitler'e dair birçok taraflı/tarafsız şey okudum-izledim ama adamı daha önce hiç birine bu kadar yakın görmemiştim. Evet evet, Platon'a.

Evet (gene mi?), bugün Hitler'den bahsedeceğiz. Tatlısu solcuları, karasal solcular, Amerikan-Yahudi filmlerinden Hitler'i öğrenmişler, Charlie Chaplin'ciler, çarpıtılan tarihe sorgusuzca inananlar, yapılanları inkâr edenler hemen burada sayfayı terk edebilirler.

Yok, İkinci Dünya Savaşı konumuz değil, Nazi Almanyası da tam olarak değil. Konumuz başlık.

Alakasız ve yazının akışını bozuyor olacağım ama düşündüğünüz şeyin daha önce interneti kullanan bir kişice hiç dile getirilmemiş olması beni inanılmaz şaşırtıyor. Hem biraz sevindiriyor. Yani benden önce bir kişi bile mi düşünmedi Platon öğretileri ile Hitler'in uyguladıklarının aynı olduğunu, herhangi bir Türk? Ne bileyim dünyada bile sadece forumlarda mı döndü bu muhabbetler, hiçbir profesör incelemedi mi bu konuyu, televizyonlarda bile konuşulmadı mı yutıpta yok? Neyse.

(Dünya üzerinde bu benzerlikten benim okuduğum kadarıyla tek kişi bahsetmiş, ona bilahare -yazının sonunda- geleceğim.)

Türkçe bu konuyla ilgili internette bir şey bulamadığımı söyleyebilirim. Bir kitap, yani tek kişi hariç bunu düşünen de görmedim. Sadece birkaç forumda soru şeklinde tartışma başlatanlar olduğunu gördüm. Benim gibi meraklı biri yazar yazmaz da hemen, "O morondu, salaktı, yalancıydı, faşistti, miniminiiiii komünist kızlar eklesin" tipli riyakâr solcular (ben bu solcuların sıfatını riyakâr koydum arkadaş) gelip başlığa ekşimiş. Ama soru bu değil. E be salak soru bu mu, etkilenmiş-esinlenmiş mi, soru bu. A beyinsiz İngiliz. (Andre Gidé'nin Günlükler'ini okumuş kimse, Fransızların ve İngilizlerin bile bile yaptıklarının bu katliamı körüklediğini bilir, ki Gidé Fransızdır.)

Faşist evet, devletçi evet, ırkçı evet, soru bambaşka. Platon'un öğretilerini mi uyguluyordu, Platon'dan mı etkilenmişti? Bunu yanıtlamak zor. Aynı zamanda kolay.(Bir önceki yazıda da buna benzer bir laf etmiştim.) Devlet diye bir kitap var aç oku.

Bunu düşünmemizdeki ana sebepleri sıralayalım:


- Bir kere Platon eşitsizlikçidir, Hitler gibi. Onda da tek ve en önemli şey devlettir.

- Sanata düşkündür, iyi bir şair olduğu söylenir. Hitler'in ne kadar iyi bir ressam olduğunu biliyoruz. Sanata çok düşkün. Benim en sevdiğim özelliklerinden biri de hayvanları denek olarak kullandırmaması ve av yasakları.

- Demokrasiye inanmaz, hocası Sokrates'in bu zümre tarafından öldürülmesi yüzünden. Hitler'in de inanmadığı zaten ortada. Her ne kadar seçimle başa gelse de. Bir diğer sevdiğim özelliği de bunu saklamaması.

- Platon ideal devlette, toplumun yöneticilerine, toplum çıkarına olan bazı "yararlı yalanlar" söyleme hakkını tanır. Bu yalanlardan biri, halkın katmanlı toplum düzenine karşı çıkmasını önleme amaçlıdır. Hatta abartarak Platon, yöneticilerin halkı bir mitosa (masala) inandırmasını ister. Bunu şu zamana dek en iyi uygulayanın kim olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.

- Platon yani bizim Eflatun, güçlüden güçlü, akıllıdan akıllı çocuk doğacağını söyler ve kalıtımsal farklılık istemez. Hitler bunun için tıp alanında çalışmalar yapmış, yoksullara devlet desteği sağlamıştır.

- Eflatun monarşi çocuğudur. En iyisi ona göre odur. Daha sonra aristoktasi gelir. Eh, Hitler'e yakın, değil mi?

- Aile kavramına karşı, özellikle koruyucuların ailelerinin olmamasında fayda görüyor. Böylece devletini daha çok seveceğini ve işini daha iyi yapacağını, kendini işine adayacağını -adayacağı başka bir şey olmadığı için- düşünüyor. Hitler'in de ölene kadar karısı olmadığını belirtmeliyiz. Sevgilisi vardı, intihar etmeden önce evlendiler.

- Devlete yararı olan şey doğru ve adaletli, zararı olan yanlış ve adaletsizdir. Açıklamaya gerek duymuyorum. (Malum soykırım mevzusu.)

- Sakat çocukların öldürülmesinin istenmesi, yaşlıların işlere karışmaması gibi devletin düzenini bozacak, işleyişi yavaşlatacak kimseleri istemiyor Platon.

- En önemlisi en iyi yönetici şeklini "filozof kral" olarak belirten Platon, Hitler için inanılmaz örnek. Düşündüğüm konuda bulabildiğim tek kaynak olan Karl Popper'ın bir kitabında bahsi geçiyor ve 20. yüzyılda totaliter rejimlerin sayılarının artmasında Platon'un "Filozof Kral" fikrinin etkili olduğunu savunuyor. Hitler ve Stalin gibi tiplerin dünyaya musallat olmasının sebebi olarak Platon'u gösteriyor kısacası Popper. (Hegel'e ve Marx'a giydirdikleri ise içimin yağlarını eritmiştir.)

Not: Hatta Humeyni de İran'da İslam Cumhuriyeti'ni uygularken Platon'dan ve Filozof Kral'ından ilham aldığını söylemiştir.

Not-2: İlginç yer şu dünya.

Not-3: Konuyu bir yere bağlamadığımın farkındayım, çünkü bu söylediklerim ışığında benim veya Popper'ın düşündüğü gibi düşünebilirsiniz, ya da düşünmeyebilirsiniz. Sonuç olarak Hitler'e soramayacağımız için bu soruyu yahut Stalin'e, doğruluğu kanıtlanamaz ve bu yazı da kesin yargılarla bitemez okurcuğum, pek sevdiğim.

Not-4: Yorumlardan da anlaşılacağı üzere internette buna benzer konular var. Ben bulamadan yazıya girişmişim, düzeltmek yerine not eklemeyi tercih ettim.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Yere Tükürenlerin Öldürülmesi Gerekliliği Üzerine




Gün geçmiyor ki, bir insan zümresi daha öldürülmeyi hak etmesin. Gün geçmiyor ki şu bloga artık yazmayacağım dediğim günün ertesi haftasına dayanamayıp bir de bilmiş bilmiş "üzerine" diye başlık atmayayım ve bir şeyler daha karalamayayım.

Kalabalığız. İstanbul'dan bahsediyorum, çok kalabalığız. Öteki büyük şehirlerde de yerleşim yeri/insan kıstasına bakarsak onların da kalabalık olduğunu söylemek belki mümkün fakat İstanbul olarak çok çok kalabalığız. Türlü iğrençliklerin yaşandığı şehre, çok sevdiğimden katlanabiliyorum. (Bu kimi saygın yazarlara göre doğduğun aileyi sevmen gibi birtakım zorunluluklardan ibaret, bir sanrı.) Bunu daha geçenlerde keşfettim. Ve fark etmemle harekete geçmem bir oldu, bu şehri nasıl kurtarabilirdim?

Metroda bile telefonlarından ayrılamayanlardan, metrobüste sakız çiğneyenlerden, tramvayın sıkışıklığından, okula gelmesi zorunlu değil iken gelip dersi bozanlardan, trafiğin akmamasından, birbirine saygısız, kötü, kaba, ahlaksız insanlardan, telefonla sürekli konuşanlardan, vik vik sesleriden, hiç bitmeyen araba-motor seslerinden, dünyanın en kötülerinden çocukların bağırışma seslerinden, restorasyon takırtılarından, matkap zırıltılarından, dilencilerin suratını görme, yakanı paçanı çekiştirme, sanki hepimiz çok dindarmışız gibi Allah sesleriyle kendilerini acındırmalarından, zorunluluğunda olmalardan, kargocularla ilişkilerini iyi tutma gereksizliğinden, her gün gittiğin kahvede bile inatla insanların sanki sen ilk defa geliyormuşsun gibi bakmasından, bir türlü ismini çıkaramamasından, bu hiç var olmamış ve hiçbir iz bırakamadan bu dünyadan göçecekmiş hissinden, birine bir şey söylerken utanmadan, yere çöp atanı gördüğünde ve 'bir şey düşürdün ahbap' dediğinde sana tiptip bakıp, utanıp ama gururundan o soktuğumun çöpünü gerektiği yere atamamasından, fotokopi ve kaçak kitap sektöründen, kalitesiz film sektöründen, her gün çok sevdiğin meydanda türlü zırvalıklarla yürüyüş yapanların sesini duymadan yürüyememeden, en sevdiğin kesimlerin zengin züppeler tarafından işgal edilmesinden, çayın pahalı olmasından, otopark-otoparkçılardan, mafyalardan, tinercilerden, orospulardan, garip kıyafetli erkeklerden, acayip saçlardan, tuhaf dinsel hareketlerden, her türlü kural tanımazlardan, emniyet şeridinden gidenlerden, tecavüzcülerden, sapıklardan, sadistlerden, narsistlerden, beceriksiz paragöz doktorlardan, ehemmiyetsiz devlet memurlarından hepsi ve daha sayamadığım ve bütün bunları sizi sıkmak için saydığım ve en sonunda artık kendimin de sıkılıp, belki de dayanamayıp saymayı bıraktığım bu tiplerden nasıl kurtarabilirdim?

Yok yok, bunları öylesine saydım. Bunların hepsi yaşamalı. Ama yere tükürenler...

Öldürülmeli. 

Evet. Her türlü hakareti hak eden tipler, yaşamaması gereken tipler bunlar. Bunlar...

Bunlar, en aşağılık topluluktan daha aşağı seviyededir. Bunlar için tanım gerekmez. Bakteri kadar değeri olmayan bu canlı türü (mukusus oralus) yere tükürmeyen ve Yere Tükürmeyen İnsanlar Derneği tarafından taraflarına tahsis edilen silahlarla ve yine onların tahsis ettiği özel işaretli mermilerle öldürülmelidir. Silah kullanmak istemeyenlere balta, balyoz, bıçak, hançer, kılıç verilebilir ve gerekirse at da kullanabilirler. Kılıfları adlarına özel işlemeli olacaktır. Kadın, yaşlı, genç demeden, benim yürüdüğüm yola, gözlerimi kör edecek yeşillikte tüküren kimse, ama her kimse, hemen ellerine silah verilen bu derneğe ait kimseler tarafından öldürülmeli. Telsizle iletişilmeli. Ve elini kana bulamak istemeyenler için ışınlanma tekniği geliştirildiğinden gerekli ekipler gelerek temizlik yapılmalı. Öldürülmelerden etkilenen genç muhbirler için gerekli tatil hizmeti (biletler dahil) sağlanmalı. Gerekli teşvik uygulaması yapıldıktan sonra takriben nüfusun yarısında bir azalma meydana gelecektir. Bunların %78'i (dünyanın en iyi bilimi istatistik sen çok yaşa e mi!) erkek olduğuna göre epey bir kadın açıkta kalacaktır. Bunu da düşünen derneğimiz, çevre illerden henüz İstanbul'a göçmemiş (elbette parasal nedenlerden, yoksa kim İstanbul'a niye göçmesin!) ama -inanılmaz basmakalıp olacak- adam gibi adamlara kapılarını açacaktır. Böylece daha sevimli evlilikler, daha az boşanma, daha iyi niyetli insanlar, daha sosyo-kültürel bir ortam, daha temiz bir İstanbul meydana gelecektir. Daha iyi erkeklerle evlenmiş kadınlar, daha iyi anne olacaklar, daha iyi eş olacaklar, ülkelerine daha çok katkı yapıp belki bilimle uğraşacaklardır. Babalar, yere tükürmeyen babalar, bu yağız ve yakışıklı iç güzelliğiyle donanmış babalar daha duyarlı, sadece para veren baba olmayacaklar; daha az küfür edecekler ve karılarına daha çok sadık olacaklardır. 

İşte böylece yepyeni ve yaşanılır İstanbul yaratılacak. Daha az insan delirecek ve böylece sıradanlaşacak belki, belki öyle, ama kendi için birçoklarını feda eden değil, birçokları için kendini feda edenlerin artık neredeyse görülmediği bu tahammülsüz miniminnacık dünyamızda ve ondan daha miniminnacık ülkemizde elden çoktan kayıp gitmiş insanlığımız için bu, inanın çok değil.


Not: Çevrede şu uyarı levhalarından göreceğim gün, tüm bu işaretlerin "öylesine, şeklen" koyulmadığının samimiyetine inanacağım gündür.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Gorki Üzerine / Ekim Devrimi / Çehov Öğretileri / Tolstoy ve Psikanaliz



Aleksi Maksimoviç Peşkov'u tanıyan var mı?

Ya da bilinen adıyla Maksim Gorki'yi? Tanıyorsunuz öyle mi, peki kaç kitabını okudunuz sorabilir miyim kuzum, sevginiz ne ölçüde? Kaliteli çevirilerle hangi yayınevlerinden hangi bilinmedik kitabını okudunuz en son yahut bilindik?

Peki, Gorki adının yazar tarafından yazı hayatına atıldıktan sonra, sıkıntılı, acı çocukluk ve ilkgençlik yıllarının benliğindeki etkisini unutmamak ve unutturmamak için "buruk" anlamına gelen "gorki" sıfatını kendisine isim olarak seçmiş olduğunu duyanınız?

Gorki, büyük ihtimalle siyasi kişiliği yüzünden gerekli saygıyı görmeyen edebiyatçılardandır. Ya da tam da bu yüzden gerekenden çok saygı gören. Bu biraz çelişkili bir durum olsa da anlaşılmayacak kadar karışık da değil. Anlatmaya çalışalım:

Gorki arkadaşı ve bana göre hocası Çehov'un ölümünden sonra damarlarında gezinen devrimci kan daha hızlı pompalanmaya başlamıştır. Önce Çar'a karşı gelen makaleler yazmaya başlamış, 1905'te resmi olarak işçi partisinin üyesi olmuş, 1905'te başarısızlığa uğrayan Rus Devrimi girişiminden sonra hapse dahi düşmüştür. 1917'de başarıya ulaşmış Bolşevik İhtilalinin görünmeyen kahramanlarındandır. Bu ihtilalin baş aktörü Lenin ise en samimi arkadaşlarından biridir. İnkâr etmek yersizdir ki, Ekim Devriminden sonra Sovyetlerde daha çok okunur olmuştur Gorki. Lenin ile bağlantısı ve arkadaş olması da bunda istesek de istemesek de (Belki kendisi de istemiyordur) etkendir.

(Öyle ki Lenin'in ölümünden sonra hakkında kitap yazmış, daha sonra Lenin nişanı almıştır Stalin'den. Sonra baskıcı Stalinist rejimini eleştirdiği için NKVD tarafından, dolayısı ile Stalin önderliğinde öldürüldüğü de söylenir. Tabutunu taşıyanlardan birinin de Stalin olması politikanın, siyasetin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun göstergesi olsa gerek.)

Elbette, Çehov ve Tolstoy ile dostluğu, onların ölümlerinin Sovyetlerde bir "edebiyatta en iyi" boşluğuna yol açması ve bunu da Gorki ile kapattıkları da söylenebilir. Son en iyi ve klasik yazar da denilebilir. Birçok sıfat kullanılabilir onun için. Sorun şurada başlıyor ki Gorki mi devrimi kullandı yoksa devrim mi Gorki'yi? 1917'de ihtilal başarılı olduktan sonra Gorki'nin yazdığı makalelerde ihtilali eleştirdiğini biliyoruz, önceden çarı, birinci dünya savaşına girilmesini eleştirdiği gibi. Ama ölümünden sonra Lenin üzerine kitap yazması, sıcak Faşist İtalya'dan, terk ettiği hiç sevmediği soğuk Sovyetlere tekrardan dönmesi de kafalarda soru işareti yaratan sorunlardan. (Soğuk sevmediği, Rusya değil.)

İhtilal gerçekleşmeden önce gerek Lenin'le, gerek Çehov'la yaptığı mektuplaşmalara baktığımızda sıkı bir devrimci olduğu da gözlere çarpıyor. Soru şu: Gorki mi devrim öncesindeki işçi sınıfının hayatından bahsettiği Ana romanını çok iyi yazdı, yoksa 1917 İhtilali'nden sonra hükûmet propagandasını en iyi şekilde halka aksettirecek roman olduğundan mı bunca tutuldu, tutulması sağlandı? Belki hiçbiri, belki ikisi de. Aslında cevabı basit ve benim için belli. (Ana'dan epey sonra yazdığı Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim üçlemesi çok daha güzeldir örneğin ya da Stepte öyküsü.)

Biraz Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov çok iyi olduklarından, daha doğrusu çok popüler olduklarından, öteki Rus yazarlar gibi tutulmamış ve/veya birçok kitabı duyulmamış, duyulsa da okunmamış, okunsa da "bütün eserleri" Türkçe'ye ve öteki dillere çevrilmemiş yazarlardan biridir Gorki. Bir diğer etken de elbette bu propagandaların öteki kapitalist/liberal ülkelerde yeşermesinin istenmemesi, komünizm ya da sosyalizmin "şeytani" lanse edilmesi, dünyada ve Türkiye'de hak ettiği saygınlığını azaltan etkenlerdendir.

Değerinin altında kalması (ya da bakış açısına göre fazla değer verilmesi) onun da Puşkin, Gogol, ya da Çehov gibi dehalardan olmadığı anlamına gelmez. Gorki de kendi içinde bir değerdir ve Türkiye'de parlamamasının sorumlusu yine önceki yazıda bahsettiğim gibi bana son derece samimiyetsiz, riyakâr, yalancı gelen solcu kitlesidir. Bir solcu kitlesi düşünün ki Gorki'yi bilmiyor. Bir sosyalist yayınevi düşünün ki Gorki kitaplarını basmamış, (Tek bildikleri Kapital basmak), yetkin bir dille çevirmemiş, makalelerini toplu halde okurlarına sunmamış, öğrencilere dağıtmamış. Bir sosyalist üniversite tayfası düşünün ki bu söylediklerimi ağzı açık dinliyor ve anlattıklarım hakkında yapacağı veya ekleyeceği veya düzelteceği en ufacık yorumları dahi yok. Ama fiyakaya, caka satmaya gelince dünyayı yerinden oynatacaklar, hayranı oldukları Lenin gibi. Gorki'yi bilmiyorlar ama.

Gorki'yi okumadan solcu filan olamazsınız arkadaşlar, kusura bakmayın. Kapital kitabını masanın üzerinde bulundurmakla olmuyor o iş.

*

Fazla siyasete girdik. Asıl bu yazıyı Gorki ve Çehov mektuplaşmaları üzerine yazacaktım. Saatler oldu hâlâ yazıyorum.

Gorki o dönem kendisinden daha popüler olan üstat Çehov'a, kendi yazdığı öyküleri hakkında fikirlerini soruyor, o da bir önceki paragrafta Gorki'nin yeterince zekâsını övdükten sonra başlıyor aşağıdaki eleştirileri getirmeye:

"Yalta, 3 Aralık 1898

Bana ölçüsüzlük gibi gelen tarafınızdan başlayacağım. Bazı seyirciler vardır, oyunu beğendiklerini o kadar ölçüsüz olarak gösterirler ki, sahnede söyleneni ne kendileri duyar, ne de yanlarında oturanlar. Bu ölçüsüzlük özellikle, konuşmaların arasına sıkıştırdığımız tabiat tasvirleriyle duyuluyor. İnsan o tasvirleri  okurken daha sık, daha kısa, şöyle ikişer üçer satırlık bir şeyler olmasını istiyor. "Nezaket", "mırıltı", "yumuşak" kelimelerinin sık sık kullanılması özenti havası veriyor, soğuk bir monotonluk, bunaltıcı bir hal yaratıyor. Bu aşırılık kadın portrelerinde ("Malva", "Sal Üzerinde") ve aşk sahnelerinde de hissediliyor. Bu, çap büyüklüğü değil; bu, genişlik değil; bu, aşırılık. Sonra, hikâyelerinizin türüne hiç uymayan bazı kelimeleri sık sık kullanıyorsunuz. Akompanye (Eşlik, refakat etmek), disk, armoni, böyle kelimeler kulağa çirkin geliyor. Dalgalardan çok bahsediyorsunuz. Aydınları anlatırken çaba harcadığınız, çekingen davrandığınız hissediliyor; bu, aydınları incelemediğinizden değil, aydınları tanıyorsunuz da, hangi tarafından ele alacağınızı iyi bilmiyorsunuz."

*

Birazdan Çehov'a gönderdiği mektupta yazdığı yazılardan Gorki gibi bir ismin, 30 yaşındayken bile iyi bir yazar olamayacağını, olduğu yerde kalsa yine iyi diye düşündüğünü okuyacaksınız. Bu yeni yazmaya başlamış, yazı yazma yaşı geçkin okuyucular için iyi bir örnek olabilir, tabii Gorki gibi kalıcılığı yakalamak gibi bir derdiniz yoksa:

"Nijni - Novgorod, Aralık 1898

Öğrendiklerini kendi kendine öğrenmiş bir adamım, otuz yaşındayım. Olduğumdan daha iyi olabileceğimi de sanmıyorum; bu vardığım noktada kalabileyim ne âlâ. Yüksek bir yer değil ama, bana yeter. Zaten, öyle pek kimsenin ilgisini çekecek bir adam da değilim."

Çok da üzücü bir sesi yok mu Gorki'nin, sizce de?

*

Bu benim en sevdiğim kısımlardan. Çehov o dönem baronlar gibi yaşayan Tolstoy'a Gorki'den bahsediyor. Tolstoy ise Gorki'yi epey methediyor. Yaptığı eleştiriler son derece yerinde. 1898 Rusyasını anlatan bir film çeksin Woody Allen:

"Moskova, 25 Nisan 1899

Üç gün evvel, Leon Nikolayeviç Tolstoy'a gitmiştim. Sizi çok methetti. Dikkate değer bir yazar olduğunuzu söyledi. "Fuar" ve "Stepte" adlı hikâyelerinizi beğenmiş ama, "Malva"yı sevmemiş. Dedi ki: "İnsan ne isterse uydurur, fakat psikoloji uydurulamaz; halbuki Gorki'de işte psikolojik uydurmalar var; kendi duymadığı şeyi anlatabiliyor. Alın bakalım. "Gorki Moskova'ya gelince beraber ziyaretinize geliriz," dedim.

Dostunuz A. Çehov"

Çehov'un Dostunuz imzasıyla Gorki'ye mektuplar göndermesi de dikkate değer.

*

"Şimdilik bu kadar. Sağlık, rahatlık dilerim. Talihiniz açık olsun. Beni unutmayın. Ara sıra da olsa bir iki satır yazın.

Dostunuz A. Çehov"

Dünyada yaşamış herkes, yaşayan ve yaşayacak olan herkes hatırlanmak istiyor. Çehov da olsa hatırlanmak istiyor. Zaten 44 yaşında, çok çok genç öldü Çehov.

*

"Yalta, 3 Eylül 1899

Bir oyun yazmak istiyorsanız yazın, sonra da bana gönderin, okuyayım. Bitirinceye kadar da kimseye bir şey söylemeyin. Yoksa, aklınızı çelerler, hızınızı kesilir.

Bir öğüt daha: Provaları okurken, mümkün olduğu yerlerde sıfatları ve zarfları kaldırın. O kadar çok kullanıyorsunuz ki, okuyucunun dikkati dağılıyor, yoruluyor okuyucu. "Adam çimene oturdu." diye yazdığım zaman, ne demek istediğim anlaşılıyor, çünkü açık, çünkü dikkati çekmiyor. Buna karşılık "Omuzları geniş, göğsü basık, orta boylu, kızıl sakallı adam, yoldan gelip geçenlerin ayakları altında çiğnenmiş çimene, gürültüsüzce, çevresine çekingen ve korkak bir şekilde bakarak oturdu." yazarsam, hem güç anlaşılır, hem de okuyanı yorarım. Çünkü, bir defada zihne yerleşen bir cümle değil, halbuki edebiyat bir saniyede zihne kazınmalıdır.

Dostunuz A. Çehov"

Bu satırlara pek de yorum yapamıyoruz sanırım. Yazanlar için yazdım.