24 Ağustos 2015 Pazartesi

-Bütün dünyadan nefret ediyor gibisin,



Geçen yazıda Kış Uykusu'ndan bahsetmiş, çok sevdiğim yerleri koyamamıştım. Şimdi karar verdim: Bu laflar blogda durmalı ve bakıp hatırlamalıyım. Unutmamalıyım. Üzgünüm, bunu yapmam gerekiyordu. 

Nihâl N ile, Aydın A ile belirtildi. 

Filmi izlemek isteyenler için azıcık da olsa bilgi verebilir. Ha, bence seyri etkilemez ama, ne bileyim okuduktan sonra küfür etmeyin de. Gerçi siz etmezsiniz. Nihâl'in şikâyetleri sanki hayatımın özeti. Sanki benim ya bu lafları işiten, evet, ben olmalıyım.

---
N: Ama sen çekilmez bir adamsın, bencilsin, kincisin, alaycısın. İşte asıl suçun bu.

A: Olabilir, olabilir belki de öyleyim, ne bileyim. Ama en azından ara sıra hatalarını kabul edebilen biriyim, hiç olmazsa. Oysa senin bir kere bile kendine fatura kestiğini görmedim ben, haksız mıyım?

N: Vallahi sabaha kadar beni kemirmek niyetindeysen haber vereyim, artık gücüm kalmadı. Sana cevap yetiştiremeyeceğim.

A: Yahu seni kemirmek istediğim falan yok. Ama sorumu tekrarlamak zorundayım, bunu bilmek benim için çok önemli: Neymiş suçum, hım? Nasıl bir suçmuş bu, ne yapmışım ben sana?

N: Doğru, aslında iyi öğrenim görmüş, dürüst, hak gözeten, adil bir insansın. Yani genel olarak böyle olduğun söylenebilir, buna diyecek bir şey yok. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanı boğan, ezen, küçük düşüren, aşağılayan bir hava taşıyorsun. Bu dürüst düşünme tarzınla bütün dünyadan nefret ediyor gibisin.

İnananlardan nefret ediyorsun çünkü inanmak sana göre az gelişmişlik, kara cahillik belirtisi. Öte yandan herhangi bir inanç, ideal taşımıyorlar diye inanmayanlardan da nefret ediyorsun. Yaşlıları, geri kalmışlıkları, tutuculukları özgür düşünemedikleri için; gençleri ise özgür düşünceleri yüzünden, geleneklerden kopuk oldukları için beğenmiyorsun. Halkın, ülkenin çıkarlarının en önde olması gerektiğini söyler durursun ama her karşına çıkandan hırsızmış, soyguncuymuş gibi kuşkulandığın için halktan da nefret ediyorsun. Nefret etmediğin insan yok neredeyse. Yalnız bir kez olsun, durumunu gerçekten güçleştirebilecek bir davayı savunduğunu, kendine bir fayda sağlamayacak duygular beslediğini görebilmeyi ne çok isterdim. Ama bu mümkün değil. 

Zamanında çeşitli yöntemlerle ayrılmamızı engelledin. Tamam benim de işime geldi, belki gidemedim, çok gençtim. Ne cesaretim ne param vardı, ne de gidebilecek daha iyi bir yerim.
Ama genç, sağlıklı, gururlu ve hayat dolu bir kadını, boşluk içinde can sıkıntısı ve korku içinde eriyip gitmesini görmek, hiç mi içini sızlatmadı? 
İlk yıllarımızda korku duyuyordum, şimdi ise utanıyorum daha çok. En iyi yıllarım uçup gitti. Seninle cebelleşeceğim diye bütün güzel huylarım değişti. Sert, kaba, ürkek, işkilli bir insan oldum. Daha başka ne söyleyeyim. Dediklerimden bir şey anlaşıldı mı ondan bile emin değilim. Ama artık aynı çatı altında olsak da yollarımız ayrıldı. Herkes kendi yolunda yürüsün.

Oysa, hiç de fena olmayan bir hayatımız olabilirdi. Ama artık çok geç.
---

Not: Gerçekten de bakamıyorum bayım, gerçekten de. Evet aslında öteki kayıtta Bilge dediğimde geldi aklıma Nuri Bilge, sonra da filmi, en sonra da aklımdan çıkmayan yerleri, ve evet bayım o yüzden koydum o fotoğrafı, ve madem yayınladık bunu da koyayım, ne çıkar dedim bayım. Çok üzerime geliyorsunuz artık. 

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı



İle "Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı" kuzen sanki -hep ikisini karıştırırım-, "Çok Eski Adıyladır" ile de kardeş -kardeşler karışmaz-. Bilemiyorum. İsimlerini çok sevdiğim bu kitapların içeriklerine bayıldığım söylenemez. Sadece Bilge'ninki için bir şey demek istiyorum, daha önce yine internete konulmamış şu cümleler, benim kitapta en vurulduğum kelimeler, nasıl olmaz bilmiyorum, belki de yine ben bulamadım:


"Oysa biraz daha durmak istiyor dışarıda. İyice üşümek, iyice titremek, ısınmamasıya titremek, üşümek.

Bitmemiş şeyler var. İçeri giremez daha."

Hüznün paçalarından bu kadar aktığı bir cümle/cümleler ile daha sonra kaç kez karşılaşırım bilmiyorum.


Tabii ki, şu bilinen pasajı da çok severim, sevilmesini isterim:




"Ama onu sevmeyenlerin... Sahi, niye sevmezlerdi? Birkaç kez kendisiyle daha yakın bir ilişki kurmak istemiş olanlar vardı. Hiçbirine güler yüz göstermemişti. Manastırda hepsi kardeşti. Yeterdi bu. Daha yakın bir kardeşlik istemiyordu Andronikos. Tartışmalarına katılmaktan ne zamandır kaçınmıştı. Tartışmalar artık onu hiç ilgilendirmiyor da ondan. Tartışılacak şeylerin neler olduğu önceden belli zaten. Bunların tartışılması bile gerekli değil. Tartışılması, herhangi bir sonuca da ulaştırmıyor; yalnız, birkaç kişinin birkaç saat boyunca birtakım büyük adlar sayıp gölgelerine sığınarak, "bence" sözünü her cümlenin altında sezdirerek olmadık saçmaları kafalara kaka kaka yinelemesinden öteye geçmiyor. Geçmiyordu. Şimdi, öyle düşünmeli, öyle yapmalı cümleleri. Geçmiş zamanda.
Andronikos, önceleri korku duymuştu içinde. Bu tartışmalara katılmıyor, katılmak istemiyor, katılamıyordu artık. Daha kötüsü, katılması için içinden gelen bir dürtü, bir istek yoktu. Yoktu, çünkü –işte burası korkutucuydu– çünkü tartışılanların önemine, gereğine inanmıyordu. Böyle şeylerin tartışılması saçmaydı. "

Bir de geçenlerde, bir şiir kitabının rastgele sayfasını açtım şöyle diyordu:

AKŞAMSEFASI

Nereye gitsem, hangi boylama sığınsam
Bir kentin kenar mahalleleri gözlerin
Ne kadar bulvarlara yerleştirsem de anılarımı

Sensin, kendinden öte bir şeysin
Bence biraz daha uzatmalısın saçlarını
Bir yaprak fırtınasında usulca rakı içeyim

Anladım, adı niye akşamsefası bu çiçeğin...


Koyulaştırdığım lafa ba-yıl-dım. Bayıldım, bir şiirde bu kadar mı tatlı bir istek olur, üstelik herkesin kısacık kestirdiği saçlarını bu devirde? Ahmet Erhan abime katılmamak elde değil. Sonu da müthiş elbette.

"Tu seras mi, baby", şarkısını da "Dirty Dancing"den, "Be My Baby" olarak hatırlıyoruz. Bu İspanyolcası elbette. Daha çok seviyorum nedense:






Not: Fotoğrafı "Kış Uykusu"ndan seçme nedenim gitgide filmi sevmeye başlamam; izlediğimden bu yana epey zaman geçti ve hâlâ bir filmi (sinema, ki artık pek de sevmediğim bir mecra) düşünüyorsam sevmişim demektir. Filmin Çehov soslu olmasının da etkisi vardır elbette. Aydın ve Nihal ve Necla çok ama çok tanıdıklar. Özellikle bana. Sonra, bazı klişeleri sevmedim. Kısacası, uzun ama evet. Kısa ve uzunu art arda kullanarak size kelimeli oyun yaptım, nasıl? Böö! 



6 Ağustos 2015 Perşembe

Abartmalı, Acındırmalı



Annem oldukça sabırsızdır. Bir şey sorduğunda hemen cevap vermelisin. Zaman geçiyor çünkü.

Oysa ben düşünüyorumdur. Belki sorduğu soruyu, belki bambaşka bir şeyi. O anda bir şey yapıyorum yani, evet kesinlikle yapıyorum; belki sorduğu soru ilgimi çekmedi, belki bana birisini hatırlattı, belki sapıkça bir şey aklıma geldi, belki de dalıp gittim -olur a- belki de hiçbiri. Ama bunu annem dahil (yazıya annem diye başlamamın sebebi, bu cümledeki "dahil" içindir) kimse anlamıyor. Yahu bu kadar mı zor, düşünen bir insan olduğunu/olabileceğini düşünmek hâlâ etrafınızda, sayılarının azalmış olması ya da hiç olmaması çevrenizde bir adet Martin Tambourine bulunduğu gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki.
Sahi, hiç görmediniz mi yani düşünen birini, unuttunuz mu, hatırlamıyor musunuz, ne zaman unuttunuz, çok oldu mu, kolay mı unuttunuz, her şeyi bu kadar kolay mı unutursunuz, yoksa hiç düşünmez misiniz? Eh bravo doğrusu, size de bu yaraşırdı. 

Düşünmek için zaman yok. Artık hiçbir şeye zaman yok. İnsanlar uyumamayı zamandan tasarruf adına istiyor. Bu değişik bir düşünce. Ne istersin diyorum, bana uyumamak diyor. Ee, ben de ölümsüzlük isterim ve seni yenerim. İstediğim kadar uyurum ve sen istersen hiç uyuma, belli bir yaşta ölürsün. Ben uyandığımda senin hayatından dahasını yaşarım. Hayır merak ettiğim, yaratıcılığın bu kadar mı yani? Ne bileyim, pek sınırlıymış doğrusu.
Örneğin, sihirli güce de gerek yok, madem bu kadar zaman yetişmiyor, örgütlenin ve çalışma saatleri için grev yapın sayın iş sahibi arkadaşlarım ve uykularınızı sağlıklı alın, daha faydalı ve yararlı; zaten patron için çalışıyorsunuz neyin derdi bu, para için filan, yakışıyor mu hiç? Yani hem parasız yaşayamayacaksan ve zamanın da olmayacaksa, ikisini de yarı yarıya indirmeyi düşünmelisin. -melisin yani, başka seçenek yok.
Bebekçe bile olsa bir "düşünce", değil mi bu? Basit olması onu azımsanacak bir kerteye çekmiyor. Uyumamak gibi imkansız ya da süper güçler gerektiren bir şey de değil. Ama bunu kime anlatacaksın, veya seni kim dinleyecek, insanların bazen şikâyet etmek için mezun olduklarını, çalıştıklarını, isim yaptıklarını, evlendiklerini, hatta çocuk yaptıklarını düşünüyorum.
Veya bu sözler daha ağzından çıkarken, kelimelere döküldüğü anda tuhaf biçimde zaten bi' acayipleşiyor sen söylüyorsan. Çünkü anarşik söylemler bunlar, artık pek yeri yok. Bir de söyleyene bak, ne ekonomi bilir, ne siyasetten anlar, ne doğru dürüst çalışmıştır, ne anarşi bilir, peh. Sanırsın pezevenk her şeyde uzman. Söyleyeni ve söylediğini hele tanıyorsan yakından, kesin yandın zaten, kaçarı yok. Bir şakalaşmalar, bir eblehlikler, sataşmalar ki sormayın gitsin. Sanırsın bebekçe düşünen sen değilsin de onlar. Zaten bunları gördükçe bebekçe düşüncelerime daha da sarılasım geliyor. Yok karşı değilim de gülümsemelere, hoşbeşliğe; hayattan tat almasını bilirim en azından sizin kadar hayatım, canım ve cicim, yapmayın o kadar da değil, de, bazen çok yersiz oluyor. Sözlü iletişimin bittiği bir dönemdeyiz, bu kesin. Yazılı olarak da ifade edemiyorum kendimi sanırım, aldırmayın.
Her şeye aniden karar vermelisin, yoksa gerçek hayatta olduğu gibi, o karşı koyamadığımız yahut koyamayacağımız katı ve sert dünyaya ne kadar benzediğini görüyorsun arkadaşlarının, üstelik sen seçtiğin için onları, kendine de üzülüyorsun haliyle. 

"Na-nasıl ya, e ben bunları bu boktan yaşantıya benzemedikleri için seçmemiş miydim yani?"

Elinden fırsatlar akar gider, kalakalırsın. Para kazandıracak her şeyde bu böyledir ya hani, aslında bu her yerde böyle, e peki arkadaşlıkta neden böyle? 
Beni bırakır insanlar, varsın bıraksınlar, canları cehenneme, üzüleceğim tek şey geçen zamandır. Nasıl, şaşırdınız mı? İnsanlar şaşırmıyor azizim, şaşırmadıysanız pek fazla havalara girmeyiniz. Şaşırtmak için insanları aptal yerine koymalısınız, oysa hiçbir zaman yapmayacağım gibi sizi aptal yerine koyduğum filan yok. Öyle olağan şeylerdeki sıradışılığa tav olan yok, abartmalısın. Abatmalısın, abartmalısın. Ve kendini acındırmalısın, tek çare bu. Öyleyse ben de mi sabırsızım? Hayır, öf git başımdan. Okuyun baştan canım, bunun "hayır" olduğunu göreceksiniz, gidin başımdan diyorum size. Yazmak istemiyorum artık. 
Sabırlı olduğum zamanlara üzülür müyüm, üzülürüm, tamam, kabul. Pişman olmak mı, asla. Bazı şeyler böyle, mizaç diyorlar sanırım. Yine olsa, yine yaparsın durumu/na. Ben yine olsa yine düşünürüm.

En çok güldüğüm de bu gururlu ve kibirli insanların kendilerini güçlü sanması, hayır albayım, güçlü olan varsa o sen değilsin, susan güçlüdür, avunan; gitmek hiç de bir güç işi değildir. Kolaya kaçmadır bilhassa. Halt yemiş tersini diyen.

Annem biraz daha yemek ister misin, diyor.
Düşünüyorum, bir tabak daha yiyebilir miyim, karnım doymadı mı acaba, bir tabak daha yersem dondurma yiyecek yerim kalır mı, göbeğim de hafiften çıkıyor mu ne, ekmeksiz mi yesem, yoğurt bitmiş tuh-yoğurt olsa kesin yerdim, soda içsem-evde var mı-soğuk mu, acaba yemek hâlâ sıcak mı, peki aynı tadı alabilecek miyim, şimdi çok severken bıraksam mı acaba, yarına kalırsa aynı güzellikte olmayacak-ilk piştiğinde mi gümletsem, ama yarın da yemek istersem bu sefer yiyemeyeceğim, hem bu havada bu yemek mi yenirmiş, tuz acaba içeride mi kaldı, yeter acaba deme artık, balkonda mı terlik giyiyorduk yoksa evde mi? 
Gibi, gibi ve gibi...
Sonra bir bakıyorsun yemeğimi başkası yemiş, pay edilmiş, ya da bana kızılmış, ya da başka planlar çoktan yapılmış, herkes herkesle dostmuş gibi. Selam.
Ben düşünüyorum, bir şey söylersem yapmalıyım, yoksa söylememeliyim. İnsanları kırmamalıyım, insanları yanlış yönlendirmemeliyim, onlar bana göre plan yapmasınlar, hayatlarında önemli biri olmak istemiyorum, ben olmasam da olsunlar ve ben de bir şekilde sonradan dahil olsam diyorum, gölge etmesem, etkilemesem, varlığım hissedilmese, yokluğum duyulmasa. Yahut tam tersi.
Mizacıma ters.
Susamıyorum.
İnsanlar, sizi sevmiyorum.

28 Temmuz 2015 Salı

Kâğıt bebekler bekler



"Hangi parça, hangi rastlantı? Belki de inanılmaz ölçüde ufak bir şey. Bir tırnağın kesiliş biçimi; azıcık eğrilemesine kırılmış bir diş; saçın kıvrımı; konuşurken, sigara içerken bir parmakları açma biçimi belki. Bedenin bütün bu kıvrımları konusunda, onların tapılası olduğunu söyleme isteği duyuyorum."


21 Temmuz 2015 Salı

The Sopranos ve Breaking Bad



Sevdiğim iki diziden iki karışık kayıt, bu laflar bu dizileri dizi yapan yo!




Why don't you get the fuck outta here!?=)!'^^+%&&/()? En güzelini Paulie abimiz söylüyor elbette.


    


Ben aslında "bitch"leri ayrı, "yo"ları ayrı seviyorum da; neyse bunu koyayım dedim. Hem sevdiğim "Mr.White" deyiş de var.



*Üstteki ikisini izleyenler için hediye: Bu sahne Friends'ten, ne de olsa ilk göz ağrımız. Canım sıkıldığımda açıp izler gülerim.




24 Haziran 2015 Çarşamba

Yazamamak, Kız Arkadaşım ve Çocukluk Üzerine



Bakın baylar, yazmak kadar yazamamak da beni var eden bir şey. Kendimi öldüresiye saklamam, saklandıkça daha da dolmam ve en sonunda dayanamayıp bir şeyler çiziktirmem hep bu yüzden. Sizi bilmem baylar ama ben yazamamanın verdiği hazza vâkıfım. Onu bilirim, onu içimde tutarım ve onu sever, okşar hatta öperim de. Evet öperim. Siz sadece somut şeylerin mi öpüleceğini sanırsınız, heyhat, ben öperim, belki o farkına varmaz ama bu onu öptüğüm gerçeğini de değiştirmez. Siz anlamazsınız yazamamanın büyüsünü, yazmaktan daha feci bir hazzı vardır bunun. (Öyle ki daha güzel denemez, daha feci denir.) Yazınca bilirsiniz ki söylemleriniz o son noktaya gelinceye kadardır, ve sonraki yazıda başka bir şey ortaya çıkar, başka dil, üslup, konular… Oysa yazmadıkça içinizdekiler çoğalır. Bir iken birkaç olur. Birkaç iken tahayyül edemeyeceğimiz kadar çok.  Karmançormanİnsan bir gün öyle dolar ki, herhangi bir şeyden bahsetmek ister. Sadece basit bir şeyden, ama inanın ondan bile bahsedemez. Boğulur da, ölür de bahsedemez. Kendine işkence etmeye devam eder. Müthiş bir zevkle. Ve o kadar bahsedemez ki, bu bahsedememesini öyle benimser ki, ikinci bir benlik gibi olur kendine. Yol arkadaşı olur, kolluk olur, merdiven olur, korkuluk ve belki baston, hatta can simidi olur. Ve itiraf etmesi o kadar zor ki, en çok da bahane olur. Bir şeylerden bahsedenlerin ne denli boş şeylerden bahsedip, sadece bahsetmek için bahsettiklerinin farkına varınca da dayanamaz, bahane arayamaz, üzüle sıkıla, utana yakıla, çala çırpa en sonunda kendini yazma aletlerinin yanında, yakınında bulur. Yazmaya başlar. Çalışır. Çalakalem.

Bakın baylar, onca suskunluktan sonra size çocukken psikolojimi bozan bir filmden söz edeceğim. İnanın bu kadar basit bir şeyle karşınıza çıkmak istemezdim, bundan da çok utanıyorum ama gerçekten bu kadar basit bir şeyden bahsedeceğim. Tam da bu kadar basit olması bunu etkileyici kılan. Neden yazar olmak istediğimden, neden bahçıvan giyen kızları sevdiğimden, çok bilmişleri, mavi gözü sevdiğimden, ve belki de hayatına renk katacak olanlardan, en iyi arkadaşlardan, ilk öpücükten hayatın devam etmesinden, bunun bana neden bu kadar zor gelmesinden bahsedeceğim.
Bahsetmek. İnanın o kadar kolay değil. Nereden başlayacağınızı bilemiyorsunuz bile. Zaten biliyorsanız bütün büyüsü de kaçıyor. Büyü, var mı? İnanın bilmiyorum, ben inançlı bir insan değilimdir ama inançsız da değilim. Belki vardır, belki yanılsamadır. Bilemiyorum. Aslında sıkı takipçilerim bilirler ki –evet, çok sıkı takipçilerim vardır siz bilmezsiniz bunları, onlar görünmezdir- bir şeyden bahsedip onu popülerleştirmekten, onun masumiyetini bozmaktan çok korkarım, ama bir süredir –hastalık bu ya- kendime sorar oldum, neden? Neden korkuyorum, nedir bu masumiyet saplantısı çevremde onca iğrenç insan varken, ve onca iğrenç olmalarına rağmen ısrarla ve inatla onlarla vakit geçirmem, kimi saklıyorum kimden? Bu beni de onlar gibi iğrenç yapmaz mı? Her neyse, bu yazdıklarımın aslında alakası yok, neden yazdım da bilmiyorum. (Çalakalem.)

Filmin adı My Girl. Kız Arkadaşım yani. Bir dönem televizyonda izleyip çok üzüldüğüm bir film. İlk aşklarımdan biri olan Vada ile tanıştığım. Ben ciddi adamımdır, üzüldüm diyorsam üzülmüşümdür. Buna inanabilirsiniz. Bu filmi yeniden izlesem yine eskisi gibi üzülür, etkilenir miyim bilmiyorum. İşin aslı filmi izledim gene. Hem de birkaç kez izledim. Yalancıyım da. Hem de kendini tutamayan bir yalancı. Aslında kendimi tutabilmem gerekir çünkü yalan da olsa bunu okuyanlar bilemez, yalan olduğunu yani eğer büyücü değillerse. Kendimi affettirecek değilim, günah çıkarmaya inanmam. Psikolog ve psikiyatrlara da. Ama bir bildikleri varmış diyorum şimdilerde. Aslında şunu da itiraf edeyim doktorlara ve bilime de inanmam. Her şeyi genelleştiren hiçbir dala inanmam. Masumiyetini kaybetmiş insanlara ve bazı şeyleri para için yapanlara da.
Filmi izlemeyenler için uyarayım, hakkında bazı bilgiler verebilir. Ama gerçi nereden izleyeceksiniz, ve neden izleyesiniz? Belki bu yazıyı okuduktan sonra izlemek isteyebilirsiniz, ama size inat çok da övmeyeceğim filmi. Bana güvenebilirsiniz. Bir yalancıya güvenebilirsiniz. Yalancı olduğunu söyledikten sonra yalan olur mu dediklerim? Hem zaten yazma amacım övmek değil, sadece bıraktığı izleri söylemek. Yoksa inanılmaz acayip, a-acayip yapısı yok. Sıradan bir kasaba ve güzel bir arkadaşlık. Hepsi bu. Aşırıyoruma gerek yok. Eco.

Vada isimli kızımızı ben pek severim, şimdiki halini bilmem. O halini severim hatta aşığıyım.  Ve ben o halimle kaldım ve o da o hâliyle kaldı. Başka bir zamandalar, biz onların çok ötesindeyiz icatlarımızla. Onlar takriben yine yirmi sene evvelindeler. Gençler ve masumlar. Pek arkadaşı olmayan, ölüm saplantısı olan, birçok hobisi ve yazma kabiliyeti olan, okuyan bir tip Vada. Pek bilmiş. Şimdi düşünüyorum da bu tiplerden etkilenme nedenim Vada olabilir. Belki de ben Vada’yımdır da, benden bu özelliklerimden ötürü etkilenenlerden etkileniyorumdur kim bilir. Thomas J. ise arkadaşı. Bunlar beraber pisiklet (bilerek) sürer, yalnız kalır, konuşur, oyun oynar, çocukturlar. Akşam babaanemlerdeyken izlemeyip de onların o boş ekonomi ve siyaset sohbetleri uğruna kaçırılacak bir film değildir yani. Kış mıydı izlediğimde tam hatırlamıyorum, ama küçüktüm. Fakat içimde aşka dair bir şeyler vardı ve ben de korkardım ölümden. Hepsi bu. Aşk var mıydı, kim hissediyordu, eğer ruh yoksa aşk nasıl olurdu, bunlar şimdiki hissettiklerim mi yoksa o zamana dair olan hislerimin dışavurumu mu bilmiyorum. Ben çok bilmiş değildim belki de. Yalancıyım demiştim, hem de uslanmaz bir yalancı. Hatırladığım, bu filmi izlediğim kumanda televizyona bağlıydı ve Remote Control yazardı enine doğru, ve evet sanırım baylar, epey özel bir televizyondu, yurt-dışı menşeli idi, şimdi o televizyonu bir daha göremeyecek olmanın da içimde yası bambaşkadır. Hatta o kumandayı kemiremeyecek, tuşlarını bozmaya çalışamayacak, hatta bir daha hiçbir kumandayı dişleyemeyecek olmanın da üzüntüsünü burnumda duyumsarım. Hatta şu an da duyumsadım, size de geldi mi yanık metalin kokusu, gördünüz mü sütdişi izlerini?

Satırbaşı. Uzadıkça düşüncelerime hâkim olamıyorum. İlk öpücüğü, ölümü, yüzüğünü bulmasını, sadece onun için bir şeyler yapmak istemesini, başkaldırışı unutamıyorum. Sevdiğim şeylerden bahsedemiyorum. Hayatın gerçekliğine, gerçekçiliğe bir türlü tutunamıyorum. Tanımlayamıyorum. Yapamıyorum evet. Hiçbir şeyi daha tastamam tanımlayamazken nasıl yazar olacağımı, olmayı düşündüğümü bile bilmiyorum, acı çekiyorum. Duyduğum sadece bu aslında. Dayanılmaz bir şey. Fakat bu da yazamamak gibi işte. Onu o kadar seviyorsun ki, o kadar bağlanıyorsun ki onsuz da yaşayamıyorsun. Dengeni sağlayamıyorsun, ayık kalamıyorsun. Bir gün acıyı bıraksan, bırakacak gibi olsan, bir nokta koysan o zaman masumiyetini kaybedeceğinden, o iğrençler ordusuna katılacağından, büyüyeceğinden o kadar eminsin ki. İnsanlar aşkı küçümsüyor. Bazısı da abartılıyor diyor. Ama o küçücükken yaşanılanlar unutulmuyor. Küçük bir kalp aşk yoktur der mi? Çitosların hatırına susuyorum. Bitiremiyorum. Devam filmini de unutamıyorum. İlk aşklardan sonra, ilk öpücüklerden sonra da insanların başka birilerini öptüklerini unutamıyorum. Bunu bana anlatan o filmlere belalar okuyorum, lanetler yağdırıyorum, onları aforoz ediyorum ve dışlıyorum. Kimsenin beni beklemeyeceğini, hayatın benim için durmayacağını, hiç kimsenin özel olamayacağını hissettiren şeyler midemi bulandırıyor. Hayat sana kusuyorum. Anla. Avuntum, büyümüş olmamdaki avuntum, gördüm ki sadece para kazanmak için yapılmış bir işmiş devam filmi. Sadece para, hepsi bu. Para. Para için o kızı büyütenlere lanet olsun. Bakın baylar, benim ahım tutar. Size yazıklar olsun. Benim Vada'm orada kaldı, büyüyen başka biriydi, onun suretinde başka biri, benim kız arkadaşım ölene dek o çocuğu sevdi ve başkasıyla olmadı, büyümedi hatta, hep çocuk kaldı. Pan'a selam. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

Cehalet



Oscar Wilde'ın bu kadar uzun yaşaması (kısa ama uzun) bile mucize, yahu yazdıkları bile inanılmaz iğneleyici, konuşması nasıldır kim bilir. En sevdiğim aforizmalarından biri benim de sevdiğim ve sevmediğim isimlere laf atar gibi söylediği şu sözler mesela:

"Herkes üç ciltlik bir roman yazabilir. Bunun için hem hayat, hem edebiyat konusunda tam bir cehâlet yeter."

Yani bunu, Oscar Wilde'dan başka kim diyebilir, katılmayabilirsiniz ama kim söz edebilir 19. yüzyılın sonlarında bundan? İsmini yazmasak bile pek tabii ki süslü Wilde derdik sanırım.

Ya da bunu:

"Kötü sanatçılar daima başkalarının eserlerine hayran olurlar."

Örneğin şöyle buyuruyor:

"Bir manzaraya baktığımda kusurlarını görmekten kendimi alıkoyamam. bununla birlikte, doğanın böylesine mükemmellikten uzak oluşu bizim yararımızadır, çünkü aksi takdirde sanat diye bir şey olmazdı. Sanat, bizim doğaya haddini bildirmek için başvurduğumuz yürekli itirafımız, yiğitçe çabamızdır. Doğanın sonsuz çeşitliliğine gelince, bu da katıksız bir efsaneden ibarettir. Çeşitlilik doğanın kendisinde bulunmaz. O, hayal gücünde ya da imgelemde yahut ona bakan insanın özenle yetkinleştirilmiş körlüğündedir."

Yani diyor ki:

"Doğa, manzara ressamını izler, etkisini ondan alır."

Bu gibi çağımızın yapmacık duyarlı insanlarının tam tersi fikirleriyle, katana gibi keskin sözleriyle hâlâ ışık tutuyor günümüze. (Daha çok vardı elbet yazmak istediğim de, gene kıyamadım bazılarına.)

24 Ocak 2015 Cumartesi

Hitler, Platoncu (Eflatuncu) muydu?



Hanımlar-Beyler, Kadınlar-Erkekler, Bayanlar-Baylar,

Şu yazıyı yazdığımda Platon ile ilgili şeyler okuyordum. Nihayet kendisinin çalışmalarını hatmettik ve ilginç bir şeye rastladık. (Gene bi' anda çoğul konuşmaya başladım, hayırlısı.) Bu Platon'un yazdıkları, bildiğin Hitler'in uyguladıklarıydı yahu! Çocukluğumdan beri Hitler'e dair birçok taraflı/tarafsız şey okudum-izledim ama adamı daha önce hiç birine bu kadar yakın görmemiştim. Evet evet, Platon'a.

Evet (gene mi?), bugün Hitler'den bahsedeceğiz. Tatlısu solcuları, karasal solcular, Amerikan-Yahudi filmlerinden Hitler'i öğrenmişler, Charlie Chaplin'ciler, çarpıtılan tarihe sorgusuzca inananlar, yapılanları inkâr edenler hemen burada sayfayı terk edebilirler.

Yok, İkinci Dünya Savaşı konumuz değil, Nazi Almanyası da tam olarak değil. Konumuz başlık.

Alakasız ve yazının akışını bozuyor olacağım ama düşündüğünüz şeyin daha önce interneti kullanan bir kişice hiç dile getirilmemiş olması beni inanılmaz şaşırtıyor. Hem biraz sevindiriyor. Yani benden önce bir kişi bile mi düşünmedi Platon öğretileri ile Hitler'in uyguladıklarının aynı olduğunu, herhangi bir Türk? Ne bileyim dünyada bile sadece forumlarda mı döndü bu muhabbetler, hiçbir profesör incelemedi mi bu konuyu, televizyonlarda bile konuşulmadı mı yutıpta yok? Neyse.

(Dünya üzerinde bu benzerlikten benim okuduğum kadarıyla tek kişi bahsetmiş, ona bilahare -yazının sonunda- geleceğim.)

Türkçe bu konuyla ilgili internette bir şey bulamadığımı söyleyebilirim. Bir kitap, yani tek kişi hariç bunu düşünen de görmedim. Sadece birkaç forumda soru şeklinde tartışma başlatanlar olduğunu gördüm. Benim gibi meraklı biri yazar yazmaz da hemen, "O morondu, salaktı, yalancıydı, faşistti, miniminiiiii komünist kızlar eklesin" tipli riyakâr solcular (ben bu solcuların sıfatını riyakâr koydum arkadaş) gelip başlığa ekşimiş. Ama soru bu değil. E be salak soru bu mu, etkilenmiş-esinlenmiş mi, soru bu. A beyinsiz İngiliz. (Andre Gidé'nin Günlükler'ini okumuş kimse, Fransızların ve İngilizlerin bile bile yaptıklarının bu katliamı körüklediğini bilir, ki Gidé Fransızdır.)

Faşist evet, devletçi evet, ırkçı evet, soru bambaşka. Platon'un öğretilerini mi uyguluyordu, Platon'dan mı etkilenmişti? Bunu yanıtlamak zor. Aynı zamanda kolay.(Bir önceki yazıda da buna benzer bir laf etmiştim.) Devlet diye bir kitap var aç oku.

Bunu düşünmemizdeki ana sebepleri sıralayalım:


- Bir kere Platon eşitsizlikçidir, Hitler gibi. Onda da tek ve en önemli şey devlettir.

- Sanata düşkündür, iyi bir şair olduğu söylenir. Hitler'in ne kadar iyi bir ressam olduğunu biliyoruz. Sanata çok düşkün. Benim en sevdiğim özelliklerinden biri de hayvanları denek olarak kullandırmaması ve av yasakları.

- Demokrasiye inanmaz, hocası Sokrates'in bu zümre tarafından öldürülmesi yüzünden. Hitler'in de inanmadığı zaten ortada. Her ne kadar seçimle başa gelse de. Bir diğer sevdiğim özelliği de bunu saklamaması.

- Platon ideal devlette, toplumun yöneticilerine, toplum çıkarına olan bazı "yararlı yalanlar" söyleme hakkını tanır. Bu yalanlardan biri, halkın katmanlı toplum düzenine karşı çıkmasını önleme amaçlıdır. Hatta abartarak Platon, yöneticilerin halkı bir mitosa (masala) inandırmasını ister. Bunu şu zamana dek en iyi uygulayanın kim olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.

- Platon yani bizim Eflatun, güçlüden güçlü, akıllıdan akıllı çocuk doğacağını söyler ve kalıtımsal farklılık istemez. Hitler bunun için tıp alanında çalışmalar yapmış, yoksullara devlet desteği sağlamıştır.

- Eflatun monarşi çocuğudur. En iyisi ona göre odur. Daha sonra aristoktasi gelir. Eh, Hitler'e yakın, değil mi?

- Aile kavramına karşı, özellikle koruyucuların ailelerinin olmamasında fayda görüyor. Böylece devletini daha çok seveceğini ve işini daha iyi yapacağını, kendini işine adayacağını -adayacağı başka bir şey olmadığı için- düşünüyor. Hitler'in de ölene kadar karısı olmadığını belirtmeliyiz. Sevgilisi vardı, intihar etmeden önce evlendiler.

- Devlete yararı olan şey doğru ve adaletli, zararı olan yanlış ve adaletsizdir. Açıklamaya gerek duymuyorum. (Malum soykırım mevzusu.)

- Sakat çocukların öldürülmesinin istenmesi, yaşlıların işlere karışmaması gibi devletin düzenini bozacak, işleyişi yavaşlatacak kimseleri istemiyor Platon.

- En önemlisi en iyi yönetici şeklini "filozof kral" olarak belirten Platon, Hitler için inanılmaz örnek. Düşündüğüm konuda bulabildiğim tek kaynak olan Karl Popper'ın bir kitabında bahsi geçiyor ve 20. yüzyılda totaliter rejimlerin sayılarının artmasında Platon'un "Filozof Kral" fikrinin etkili olduğunu savunuyor. Hitler ve Stalin gibi tiplerin dünyaya musallat olmasının sebebi olarak Platon'u gösteriyor kısacası Popper. (Hegel'e ve Marx'a giydirdikleri ise içimin yağlarını eritmiştir.)

Not: Hatta Humeyni de İran'da İslam Cumhuriyeti'ni uygularken Platon'dan ve Filozof Kral'ından ilham aldığını söylemiştir.

Not-2: İlginç yer şu dünya.

Not-3: Konuyu bir yere bağlamadığımın farkındayım, çünkü bu söylediklerim ışığında benim veya Popper'ın düşündüğü gibi düşünebilirsiniz, ya da düşünmeyebilirsiniz. Sonuç olarak Hitler'e soramayacağımız için bu soruyu yahut Stalin'e, doğruluğu kanıtlanamaz ve bu yazı da kesin yargılarla bitemez okurcuğum, pek sevdiğim.

Not-4: Yorumlardan da anlaşılacağı üzere internette buna benzer konular var. Ben bulamadan yazıya girişmişim, düzeltmek yerine not eklemeyi tercih ettim.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Yere Tükürenlerin Öldürülmesi Gerekliliği Üzerine




Gün geçmiyor ki, bir insan zümresi daha öldürülmeyi hak etmesin. Gün geçmiyor ki şu bloga artık yazmayacağım dediğim günün ertesi haftasına dayanamayıp bir de bilmiş bilmiş "üzerine" diye başlık atmayayım ve bir şeyler daha karalamayayım.

Kalabalığız. İstanbul'dan bahsediyorum, çok kalabalığız. Öteki büyük şehirlerde de yerleşim yeri/insan kıstasına bakarsak onların da kalabalık olduğunu söylemek belki mümkün fakat İstanbul olarak çok çok kalabalığız. Türlü iğrençliklerin yaşandığı şehre, çok sevdiğimden katlanabiliyorum. (Bu kimi saygın yazarlara göre doğduğun aileyi sevmen gibi birtakım zorunluluklardan ibaret, bir sanrı.) Bunu daha geçenlerde keşfettim. Ve fark etmemle harekete geçmem bir oldu, bu şehri nasıl kurtarabilirdim?

Metroda bile telefonlarından ayrılamayanlardan, metrobüste sakız çiğneyenlerden, tramvayın sıkışıklığından, okula gelmesi zorunlu değil iken gelip dersi bozanlardan, trafiğin akmamasından, birbirine saygısız, kötü, kaba, ahlaksız insanlardan, telefonla sürekli konuşanlardan, vik vik sesleriden, hiç bitmeyen araba-motor seslerinden, dünyanın en kötülerinden çocukların bağırışma seslerinden, restorasyon takırtılarından, matkap zırıltılarından, dilencilerin suratını görme, yakanı paçanı çekiştirme, sanki hepimiz çok dindarmışız gibi Allah sesleriyle kendilerini acındırmalarından, zorunluluğunda olmalardan, kargocularla ilişkilerini iyi tutma gereksizliğinden, her gün gittiğin kahvede bile inatla insanların sanki sen ilk defa geliyormuşsun gibi bakmasından, bir türlü ismini çıkaramamasından, bu hiç var olmamış ve hiçbir iz bırakamadan bu dünyadan göçecekmiş hissinden, birine bir şey söylerken utanmadan, yere çöp atanı gördüğünde ve 'bir şey düşürdün ahbap' dediğinde sana tiptip bakıp, utanıp ama gururundan o soktuğumun çöpünü gerektiği yere atamamasından, fotokopi ve kaçak kitap sektöründen, kalitesiz film sektöründen, her gün çok sevdiğin meydanda türlü zırvalıklarla yürüyüş yapanların sesini duymadan yürüyememeden, en sevdiğin kesimlerin zengin züppeler tarafından işgal edilmesinden, çayın pahalı olmasından, otopark-otoparkçılardan, mafyalardan, tinercilerden, orospulardan, garip kıyafetli erkeklerden, acayip saçlardan, tuhaf dinsel hareketlerden, her türlü kural tanımazlardan, emniyet şeridinden gidenlerden, tecavüzcülerden, sapıklardan, sadistlerden, narsistlerden, beceriksiz paragöz doktorlardan, ehemmiyetsiz devlet memurlarından hepsi ve daha sayamadığım ve bütün bunları sizi sıkmak için saydığım ve en sonunda artık kendimin de sıkılıp, belki de dayanamayıp saymayı bıraktığım bu tiplerden nasıl kurtarabilirdim?

Yok yok, bunları öylesine saydım. Bunların hepsi yaşamalı. Ama yere tükürenler...

Öldürülmeli. 

Evet. Her türlü hakareti hak eden tipler, yaşamaması gereken tipler bunlar. Bunlar...

Bunlar, en aşağılık topluluktan daha aşağı seviyededir. Bunlar için tanım gerekmez. Bakteri kadar değeri olmayan bu canlı türü (mukusus oralus) yere tükürmeyen ve Yere Tükürmeyen İnsanlar Derneği tarafından taraflarına tahsis edilen silahlarla ve yine onların tahsis ettiği özel işaretli mermilerle öldürülmelidir. Silah kullanmak istemeyenlere balta, balyoz, bıçak, hançer, kılıç verilebilir ve gerekirse at da kullanabilirler. Kılıfları adlarına özel işlemeli olacaktır. Kadın, yaşlı, genç demeden, benim yürüdüğüm yola, gözlerimi kör edecek yeşillikte tüküren kimse, ama her kimse, hemen ellerine silah verilen bu derneğe ait kimseler tarafından öldürülmeli. Telsizle iletişilmeli. Ve elini kana bulamak istemeyenler için ışınlanma tekniği geliştirildiğinden gerekli ekipler gelerek temizlik yapılmalı. Öldürülmelerden etkilenen genç muhbirler için gerekli tatil hizmeti (biletler dahil) sağlanmalı. Gerekli teşvik uygulaması yapıldıktan sonra takriben nüfusun yarısında bir azalma meydana gelecektir. Bunların %78'i (dünyanın en iyi bilimi istatistik sen çok yaşa e mi!) erkek olduğuna göre epey bir kadın açıkta kalacaktır. Bunu da düşünen derneğimiz, çevre illerden henüz İstanbul'a göçmemiş (elbette parasal nedenlerden, yoksa kim İstanbul'a niye göçmesin!) ama -inanılmaz basmakalıp olacak- adam gibi adamlara kapılarını açacaktır. Böylece daha sevimli evlilikler, daha az boşanma, daha iyi niyetli insanlar, daha sosyo-kültürel bir ortam, daha temiz bir İstanbul meydana gelecektir. Daha iyi erkeklerle evlenmiş kadınlar, daha iyi anne olacaklar, daha iyi eş olacaklar, ülkelerine daha çok katkı yapıp belki bilimle uğraşacaklardır. Babalar, yere tükürmeyen babalar, bu yağız ve yakışıklı iç güzelliğiyle donanmış babalar daha duyarlı, sadece para veren baba olmayacaklar; daha az küfür edecekler ve karılarına daha çok sadık olacaklardır. 

İşte böylece yepyeni ve yaşanılır İstanbul yaratılacak. Daha az insan delirecek ve böylece sıradanlaşacak belki, belki öyle, ama kendi için birçoklarını feda eden değil, birçokları için kendini feda edenlerin artık neredeyse görülmediği bu tahammülsüz miniminnacık dünyamızda ve ondan daha miniminnacık ülkemizde elden çoktan kayıp gitmiş insanlığımız için bu, inanın çok değil.


Not: Çevrede şu uyarı levhalarından göreceğim gün, tüm bu işaretlerin "öylesine, şeklen" koyulmadığının samimiyetine inanacağım gündür.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Gorki Üzerine / Ekim Devrimi / Çehov Öğretileri / Tolstoy ve Psikanaliz



Aleksi Maksimoviç Peşkov'u tanıyan var mı?

Ya da bilinen adıyla Maksim Gorki'yi? Tanıyorsunuz öyle mi, peki kaç kitabını okudunuz sorabilir miyim kuzum, sevginiz ne ölçüde? Kaliteli çevirilerle hangi yayınevlerinden hangi bilinmedik kitabını okudunuz en son yahut bilindik?

Peki, Gorki adının yazar tarafından yazı hayatına atıldıktan sonra, sıkıntılı, acı çocukluk ve ilkgençlik yıllarının benliğindeki etkisini unutmamak ve unutturmamak için "buruk" anlamına gelen "gorki" sıfatını kendisine isim olarak seçmiş olduğunu duyanınız?

Gorki, büyük ihtimalle siyasi kişiliği yüzünden gerekli saygıyı görmeyen edebiyatçılardandır. Ya da tam da bu yüzden gerekenden çok saygı gören. Bu biraz çelişkili bir durum olsa da anlaşılmayacak kadar karışık da değil. Anlatmaya çalışalım:

Gorki arkadaşı ve bana göre hocası Çehov'un ölümünden sonra damarlarında gezinen devrimci kan daha hızlı pompalanmaya başlamıştır. Önce Çar'a karşı gelen makaleler yazmaya başlamış, 1905'te resmi olarak işçi partisinin üyesi olmuş, 1905'te başarısızlığa uğrayan Rus Devrimi girişiminden sonra hapse dahi düşmüştür. 1917'de başarıya ulaşmış Bolşevik İhtilalinin görünmeyen kahramanlarındandır. Bu ihtilalin baş aktörü Lenin ise en samimi arkadaşlarından biridir. İnkâr etmek yersizdir ki, Ekim Devriminden sonra Sovyetlerde daha çok okunur olmuştur Gorki. Lenin ile bağlantısı ve arkadaş olması da bunda istesek de istemesek de (Belki kendisi de istemiyordur) etkendir.

(Öyle ki Lenin'in ölümünden sonra hakkında kitap yazmış, daha sonra Lenin nişanı almıştır Stalin'den. Sonra baskıcı Stalinist rejimini eleştirdiği için NKVD tarafından, dolayısı ile Stalin önderliğinde öldürüldüğü de söylenir. Tabutunu taşıyanlardan birinin de Stalin olması politikanın, siyasetin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun göstergesi olsa gerek.)

Elbette, Çehov ve Tolstoy ile dostluğu, onların ölümlerinin Sovyetlerde bir "edebiyatta en iyi" boşluğuna yol açması ve bunu da Gorki ile kapattıkları da söylenebilir. Son en iyi ve klasik yazar da denilebilir. Birçok sıfat kullanılabilir onun için. Sorun şurada başlıyor ki Gorki mi devrimi kullandı yoksa devrim mi Gorki'yi? 1917'de ihtilal başarılı olduktan sonra Gorki'nin yazdığı makalelerde ihtilali eleştirdiğini biliyoruz, önceden çarı, birinci dünya savaşına girilmesini eleştirdiği gibi. Ama ölümünden sonra Lenin üzerine kitap yazması, sıcak Faşist İtalya'dan, terk ettiği hiç sevmediği soğuk Sovyetlere tekrardan dönmesi de kafalarda soru işareti yaratan sorunlardan. (Soğuk sevmediği, Rusya değil.)

İhtilal gerçekleşmeden önce gerek Lenin'le, gerek Çehov'la yaptığı mektuplaşmalara baktığımızda sıkı bir devrimci olduğu da gözlere çarpıyor. Soru şu: Gorki mi devrim öncesindeki işçi sınıfının hayatından bahsettiği Ana romanını çok iyi yazdı, yoksa 1917 İhtilali'nden sonra hükûmet propagandasını en iyi şekilde halka aksettirecek roman olduğundan mı bunca tutuldu, tutulması sağlandı? Belki hiçbiri, belki ikisi de. Aslında cevabı basit ve benim için belli. (Ana'dan epey sonra yazdığı Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim üçlemesi çok daha güzeldir örneğin ya da Stepte öyküsü.)

Biraz Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov çok iyi olduklarından, daha doğrusu çok popüler olduklarından, öteki Rus yazarlar gibi tutulmamış ve/veya birçok kitabı duyulmamış, duyulsa da okunmamış, okunsa da "bütün eserleri" Türkçe'ye ve öteki dillere çevrilmemiş yazarlardan biridir Gorki. Bir diğer etken de elbette bu propagandaların öteki kapitalist/liberal ülkelerde yeşermesinin istenmemesi, komünizm ya da sosyalizmin "şeytani" lanse edilmesi, dünyada ve Türkiye'de hak ettiği saygınlığını azaltan etkenlerdendir.

Değerinin altında kalması (ya da bakış açısına göre fazla değer verilmesi) onun da Puşkin, Gogol, ya da Çehov gibi dehalardan olmadığı anlamına gelmez. Gorki de kendi içinde bir değerdir ve Türkiye'de parlamamasının sorumlusu yine önceki yazıda bahsettiğim gibi bana son derece samimiyetsiz, riyakâr, yalancı gelen solcu kitlesidir. Bir solcu kitlesi düşünün ki Gorki'yi bilmiyor. Bir sosyalist yayınevi düşünün ki Gorki kitaplarını basmamış, (Tek bildikleri Kapital basmak), yetkin bir dille çevirmemiş, makalelerini toplu halde okurlarına sunmamış, öğrencilere dağıtmamış. Bir sosyalist üniversite tayfası düşünün ki bu söylediklerimi ağzı açık dinliyor ve anlattıklarım hakkında yapacağı veya ekleyeceği veya düzelteceği en ufacık yorumları dahi yok. Ama fiyakaya, caka satmaya gelince dünyayı yerinden oynatacaklar, hayranı oldukları Lenin gibi. Gorki'yi bilmiyorlar ama.

Gorki'yi okumadan solcu filan olamazsınız arkadaşlar, kusura bakmayın. Kapital kitabını masanın üzerinde bulundurmakla olmuyor o iş.

*

Fazla siyasete girdik. Asıl bu yazıyı Gorki ve Çehov mektuplaşmaları üzerine yazacaktım. Saatler oldu hâlâ yazıyorum.

Gorki o dönem kendisinden daha popüler olan üstat Çehov'a, kendi yazdığı öyküleri hakkında fikirlerini soruyor, o da bir önceki paragrafta Gorki'nin yeterince zekâsını övdükten sonra başlıyor aşağıdaki eleştirileri getirmeye:

"Yalta, 3 Aralık 1898

Bana ölçüsüzlük gibi gelen tarafınızdan başlayacağım. Bazı seyirciler vardır, oyunu beğendiklerini o kadar ölçüsüz olarak gösterirler ki, sahnede söyleneni ne kendileri duyar, ne de yanlarında oturanlar. Bu ölçüsüzlük özellikle, konuşmaların arasına sıkıştırdığımız tabiat tasvirleriyle duyuluyor. İnsan o tasvirleri  okurken daha sık, daha kısa, şöyle ikişer üçer satırlık bir şeyler olmasını istiyor. "Nezaket", "mırıltı", "yumuşak" kelimelerinin sık sık kullanılması özenti havası veriyor, soğuk bir monotonluk, bunaltıcı bir hal yaratıyor. Bu aşırılık kadın portrelerinde ("Malva", "Sal Üzerinde") ve aşk sahnelerinde de hissediliyor. Bu, çap büyüklüğü değil; bu, genişlik değil; bu, aşırılık. Sonra, hikâyelerinizin türüne hiç uymayan bazı kelimeleri sık sık kullanıyorsunuz. Akompanye (Eşlik, refakat etmek), disk, armoni, böyle kelimeler kulağa çirkin geliyor. Dalgalardan çok bahsediyorsunuz. Aydınları anlatırken çaba harcadığınız, çekingen davrandığınız hissediliyor; bu, aydınları incelemediğinizden değil, aydınları tanıyorsunuz da, hangi tarafından ele alacağınızı iyi bilmiyorsunuz."

*

Birazdan Çehov'a gönderdiği mektupta yazdığı yazılardan Gorki gibi bir ismin, 30 yaşındayken bile iyi bir yazar olamayacağını, olduğu yerde kalsa yine iyi diye düşündüğünü okuyacaksınız. Bu yeni yazmaya başlamış, yazı yazma yaşı geçkin okuyucular için iyi bir örnek olabilir, tabii Gorki gibi kalıcılığı yakalamak gibi bir derdiniz yoksa:

"Nijni - Novgorod, Aralık 1898

Öğrendiklerini kendi kendine öğrenmiş bir adamım, otuz yaşındayım. Olduğumdan daha iyi olabileceğimi de sanmıyorum; bu vardığım noktada kalabileyim ne âlâ. Yüksek bir yer değil ama, bana yeter. Zaten, öyle pek kimsenin ilgisini çekecek bir adam da değilim."

Çok da üzücü bir sesi yok mu Gorki'nin, sizce de?

*

Bu benim en sevdiğim kısımlardan. Çehov o dönem baronlar gibi yaşayan Tolstoy'a Gorki'den bahsediyor. Tolstoy ise Gorki'yi epey methediyor. Yaptığı eleştiriler son derece yerinde. 1898 Rusyasını anlatan bir film çeksin Woody Allen:

"Moskova, 25 Nisan 1899

Üç gün evvel, Leon Nikolayeviç Tolstoy'a gitmiştim. Sizi çok methetti. Dikkate değer bir yazar olduğunuzu söyledi. "Fuar" ve "Stepte" adlı hikâyelerinizi beğenmiş ama, "Malva"yı sevmemiş. Dedi ki: "İnsan ne isterse uydurur, fakat psikoloji uydurulamaz; halbuki Gorki'de işte psikolojik uydurmalar var; kendi duymadığı şeyi anlatabiliyor. Alın bakalım. "Gorki Moskova'ya gelince beraber ziyaretinize geliriz," dedim.

Dostunuz A. Çehov"

Çehov'un Dostunuz imzasıyla Gorki'ye mektuplar göndermesi de dikkate değer.

*

"Şimdilik bu kadar. Sağlık, rahatlık dilerim. Talihiniz açık olsun. Beni unutmayın. Ara sıra da olsa bir iki satır yazın.

Dostunuz A. Çehov"

Dünyada yaşamış herkes, yaşayan ve yaşayacak olan herkes hatırlanmak istiyor. Çehov da olsa hatırlanmak istiyor. Zaten 44 yaşında, çok çok genç öldü Çehov.

*

"Yalta, 3 Eylül 1899

Bir oyun yazmak istiyorsanız yazın, sonra da bana gönderin, okuyayım. Bitirinceye kadar da kimseye bir şey söylemeyin. Yoksa, aklınızı çelerler, hızınızı kesilir.

Bir öğüt daha: Provaları okurken, mümkün olduğu yerlerde sıfatları ve zarfları kaldırın. O kadar çok kullanıyorsunuz ki, okuyucunun dikkati dağılıyor, yoruluyor okuyucu. "Adam çimene oturdu." diye yazdığım zaman, ne demek istediğim anlaşılıyor, çünkü açık, çünkü dikkati çekmiyor. Buna karşılık "Omuzları geniş, göğsü basık, orta boylu, kızıl sakallı adam, yoldan gelip geçenlerin ayakları altında çiğnenmiş çimene, gürültüsüzce, çevresine çekingen ve korkak bir şekilde bakarak oturdu." yazarsam, hem güç anlaşılır, hem de okuyanı yorarım. Çünkü, bir defada zihne yerleşen bir cümle değil, halbuki edebiyat bir saniyede zihne kazınmalıdır.

Dostunuz A. Çehov"

Bu satırlara pek de yorum yapamıyoruz sanırım. Yazanlar için yazdım.