27 Temmuz 2014 Pazar

Kitabı Yarıda Bıraktıran Şeyler - Çeviri Metinlerdeki İsim Sendromu//Yer İsimleri



Sonda ve not olarak söyleyecektim ama şimdi diyeyim: Ben hiçbir kitabı yarıda bırakmam. Kendime eziyet ede ede okurum. Birazdan bahsedeceğim kitaba ara verdim, gene döneceğim ama inanılmaz sinirliyim.

Kütüphaneme okuduğum kitapları yerleştirirken yere düştü. Bu tür olaylara kozmik anlamlar yüklemeyi seven ben, hemen aldım çok güzel kapaklı kitabı ve bir köşeye koydum. Demek ki okunmayı bekliyor artık, dedim. Çok çok iyi olduğunu ve seveceğimi düşündüğüm iki kitap vardı sırada ama onları hemen bir kenara ittim. Çünkü bu kitap beni oku diye resmen önüme atlamıştı, görmüyor musunuz tanrı aşkına? En az 3 sene önce almıştım onu. (Daha da eski olabilir. 2008'den sonraki tarihleri çok fazla karıştırıyorum. Çok ürkünç bu kadar hızlı geçmesi zamanın.) Ziyadesiyle iyi bir İsviçreli yazarın kitabıydı okuduğum. Bunca zaman neden şans vermedim diye de düşündüm hakkında edilen eleştirileri okuyunca. Olumlulardı elbette.

Aslına bu bir patlama noktası. Çoğu çeviri kitapta yakındığım durum. Elli kere söylemişimdir belki, hafif çıtlatmışımdır ama artık yeter. Bu anlatacaklarım "Ben" isimli birini, ya da "Adam" ya da "Anne" isimli birini, Türkçe ilk anlamlarıyla okuyup, sonra "Aa bunlar adamların ya da kadınların isimleriymiş piüü," gibi bir yakınma ya da ayırda varma serüveni değil.

Türkçe'nin dil olarak yetersiz kaldığı tek evre sanırım İngilizce'de (ve başka dillerde de) "he", "she", "it" olarak farklı farklı ifade edilebilen her şeye bizim "o" dememiz, "dedi" dememiz. Yazarın (yabancı yazarın) "o" anlatıcıyla yazmayı tercih ettiği bir romanı sayfalarca (Belki 50 sayfa boyunca) kadından mı erkekten mi bahsettiğini bilmeden okuyorum. Okumak zorunda kalıyorum. Örneğin bilmediğim bir isimse hele imkânı yok. Bilmediğim ismi araştırdım buldum diyelim. Bu sefer isim unisex çıkabiliyor. George ismi. Bildiğimiz bir isim. Ben hemen onu erkek olarak okuyorum ama kadın ismi de aynı zamanda. Zaten "yazar" dediğimiz er kişisi isim konusunda takıntılıdır. Acayip, garip ve pek kullanılmayan isimler seçer. Kadına erkek ismi takar, erkeğe de kadın. Ama İngiliz -eğer kendi dili değil de çeviriyle okuduğu bir metinse- "she responds", "she said" gibi cümlelerden anlayabiliyor, örneğin Deniz'in kadın mı erkek mi olduğunu. Ama ben, anlayamıyorum pek kabiliyetli çevirmen ve onların -hesapta- hatalarını düzeltmekle görevli editörlerimiz sayesinde. Bu çok ama çok mühim bir eksiklik. Çeviri dünyamızın en büyük eksikliği belki de.

Ne Yapmalı: Aslında iki yolu var, ben ikincisini tercih ediyorum.

1- Eskiden kitaplarda karakterlerin isimleri ve kadın mı erkek mi oldukları, yaptıkları iş (bu biraz kötü evet) ve isimlerinin nasıl telaffuz edildikleri daha ilk sayfadan, -sözgelimi romana başlamadan- yazardı. Bu bir çözüm olabilir.

2- Metin içinde eklemelerle, çevirmenin ya da editörün azıcık sorumluluk almasıyla çok çok rahatça çözülebilir. "Dedi çok güzel bir genç kadın edasıyla", "dedi adam" gibi cümleler en azından ilk birkaç sayfada belirtilebilir. Sadece bir "dedi" ile kimse bir şey anlamıyor. Ondan sonra -yine yanlış olmasına rağmen- sürekli, ısrarla, hunharca "dedi" kelimesini kullanabilirsin pek sevgili çevirmen.

Asıl sorun, ben iyi bir okur olduğumu düşünürüm ama iyi bir okur olmak her dili iyi bilmek anlamına gelmiyor ya da coğrafya ile içli-dışlı olma anlamına da.

İngiliz ya da Amerikan yazarlarda bu az önce anlattığım duruma düşme ihtimalim çok düşük. Bunu biraz da herkes için anlattım. Yani yukarıdaki hastalıklı sendroma yakalanma durumunu demek istiyorum. Bilinçli ya da bilinçsiz Amerikan kültürü içinde büyüdük. Bunu kabul etmek lazım. Dizileri ve filmleriyle bize nasıl düşünülmesini, ideolojimizin ne yöne eğilimli olması gerektiğini anlatan "hâlâ" da deliler gibi takip ettiğimiz işleri ortaya koyan, bilinçaltımıza çoktan işlemiş ve çok da iyi olan büyük bir ülke. Sanat açısından. Bunu kabul etmek gerekir. İçinde büyüdüğüm kültürün adını, coğrafyasını, isimlerin kime ait olup olmadığını İngilizce de bildiğim için kolayca anlayabiliyorum.

Ama asıl sorun bir Alman, İsviçreli, Rus, Macar yahut Uzakdoğulu yahut Güney Amerikalı bir yazarı okuyunca baş gösteriyor. Romandan nefret eder duruma gelmememin nedeni hem çevirmenler hem de yazarların sürekli özel isimlerle yapamadıkları edebiyatı linç etmeye kalkışması.

Mesela ben Haliç'ten bahsedebilirim. Haliç'ten bahsettiğimde bunun gerçek bir haliç olmadığını, mükemmel bir yer olduğunu, Boğaz gibi sosyete olmadığını daha az elit ve genelde ortalama ailelerin oraya gittiğini, eskiden koktuğunu ama şimdi kokmadığını elbette ki burada doğmuş olanlar anlayabilir. İstanbul'a gelmiş yerli-yabancı turistler de bir nebze anlayabilir. Ama ben çok satılan, kitabı onlarca dile çevrilen bir yazarsam ya "Haliç" demem çünkü anlattığım yerin "gerçek" olmasının roman ve öykü için hiç ama hiçbir önemi yoktur (edebiyat diyecektim ama sonuçta anı diye bir yazı türü var ve orada önemli olabilir), çünkü anlatacaklarım "kurgu"dur. Ama bilmeyenler için (hatta hem Türk olup, hem kitap okuyup, hem de Haliç'i bilen kaç kişi vardır zaten) bir şey ifade etmez o kelime. Ya da Haliç'i anlatırım dedikten sonra da. Öteki türlü demenin bir anlamı yok. Bu olay Haliç'te geçtiyse demek ki bir özelliği var, değil mi? Ya anlat bilelim, ya hiç Haliç deme. Odağımı bozma. Ya da Haliç ismini kullanmadan bir yer belirt. Göl de, deniz de. Vesaire. Yok.

 Basbayağı şu cümle tercüme edilse ne olur edilmese ne olur, Japon için:

"Büyükçekmece'yi geçtikten sonra Beylikdüzü kulelerine acıyarak baktım. Nerede o eski evler. Biz de onlar gibi oluyorduk. Günden güne. Yıllar önce Ataköy ile başlamış kule dikme serüveni Bahçeşehir'e, Beylikdüzü'ne bulaşmıştı. Daha kim bilir nerelere sıçrayacaktı. Hatta bir zamanlar yüzdüğümüz Küçükçekmece gölü ve Florya plajı, şimdi doldurulmuş, kulelerle kaplıydı. Derken olay mahalline geldik."

Ya banane Büyükçekemece gölünden, Küçükçekmece gölünden. Göl işte. Göl. Önemli olan göl olması. Özel ismi Meksika'da oturan biri için bir ifade etmiyor ki, o göl sadece. Araştırmaya da girmiyor. Ya da Beylikdüzü, Ataköy, Bahçeşehir gibi semtlerin/ilçelerin isimlerini de merak etmiyor. Bu semtleri örneğin biz anlayabiliriz. Sonradan Surdışı'nda kurulmuş yerleşim yerleri olduklarını, Ataköy hariç ötekilerin dünyanın bir ucunda olduklarını anlayabiliyoruz. Neyse ki metrobüs var ama filan falan, diye espri de yapıyoruz. Ama bunun değeri bir Kanadalı için nedir? Bu okuyucuyu tamamen metinden uzaklaştıran, nefret ettiren şeylerden biridir.

He, buradan sanat toplum için mi, sanat için mi tartışmasına gireceksek bunun sanatlık bir yanının olmadığını hemen söyleyeyim. Bu isimler eklenince sanat olmuyor. "Karmaşa" ve "kötü edebiyat" oluyor. Aynı zamanda sanat yahut yazmak sadece ama sadece yazar içindir. Yazar içinse de buraları bu şekilde belirtmek sadece okur için yaptığı bir şeydir. Aptal okurun kafasında isimler belirterek önyargılarını ortaya çıkarma işlemi, düşünceleri işlemesini kolaylaştırma işidir. Bunu yaparak hem yeri anlatmaktan, hem insanları hem de yaşayışını anlatmaktan kurtulur yazar. (Ben Haliç'i belirttikten sonra şarapçı abiler sizin gözünüzün önüne gelecektir nasılsa, gibi.) Bu da çok yazmadan çok anlatması anlamına gelir. Biz buna "yoğunluk" diyoruz ama bu düpedüz aptallıktır, kolaycılıktır. Bu tür yazılar hem gözü çok yorar, hem zaman kaybıdır, hem de çok araştırmacı ruha sahip biri değilseniz ("Aa ne kadar güzel, burayı Google'da aratayım ve fotoğraflarını duvarkağıdı yapayım, belki ileride de giderim bile hehe") gereksizdir, hem de niteliksiz edebiyat ürünüdür. Çok açıktır bu, tartışması dahi olmaz.

Postmodern edebiyat çok yanlış anlaşılmış son elli yılda. Bunu bilir bunu söylerim. Şiir gibi bir şey. Şiire ne demişler: "Başka dile çevrildiğinde kaybolandır" diye, postmodern romanlar da öyle. Ben hayatım boyunca Japon yazarın yazdığı postmodern romanı anlayamayacağım, sevemeyeceğim. İsviçreli'ninkini de. Dillerini öğrenemezsem. Öğrensem de edebiyatını anlayacak kadar öğrenemem, öğrensem de postmodern edebiyatının yazdığını anlayacak kadar öğrenemem. Kahrolsun bazı diller. Yirmibirinciyüzyıl roman saçmalıkları.

Not: Hava sıcak, hepimiz tatildeyiz büyük ihtimal. Bütün bunlara rağmen, bu sıkıcı yazıyı buraya dek okuyan varsa selamlıyorum sizi. Lütfen bana aldırmayın efem, bunlar benim düşüncelerim. Siz seve seve ne okuyorsanız okuyun. Yeter ki okuyun.

Not-2: Evet, İsviçre'nin semtlerini, göllerini ve dağlarını bilmiyorum. Hangi isim kadın ismi, hangisi erkek ismi bilmiyorum. Süpermarket zincirlerinin isimlerini, restoranlarının isimlerini, kahvelerinin isimlerini, meydanlarının isimlerini bilmiyorum. Bana hiçbir şey ifade de etmiyor bu isimler. Aynı şekilde romanda yer alması da. Boşuna okuyacağım. Evet.

Not-3: Küçük de bi' yer ama, öğrenirim belki.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Ne Güzel Hayaller.



Elimize kitaplar almışız akıllı telefonlar yerine, masada hiçbir iletişim aracı yok.

Saat var ama bozuk.

Kimse o anı yaşamadan önce fotoğraflayıp Instagram'a koyma derdinde değil. Var olma duygusunu sosyal medyada haykırmıyor, tatmin olma ihtiyacı yok. Arkadaşları -zaten- yanında. Ya da yer bildirimi yapma arzusunda değil hiçbiri, çünkü o kadar da önemli olmayan bir yerdeyiz, yine çünkü önemli olan aslında yer değil, bulunduğumuz kişiler. İmiş.

Ben hepsini gidip duraktan almışım; daha önce gelmemişler, bilmiyorlar burayı. Kimse de evime boş gelmemiş, çok sağ olsun herkes. Almışız kitaplarımızı, kimimiz elinde filmiyle gelmiş, kimisi bir poster getirmiş, kimi çaykahve ya da rakıbiraşarap getirmiş. Bazısı ailesinden gördüğü gibi (ve ne de iyi yapmış, ne güzel aileymiş o aile) meyve getirmiş.

Oturuyoruz önce. (Evi sonra inceleyecekler.) Yer sorununu çözmek için yandaki bakkaldan bira kasalarını istiyoruz. Neyse ki masa sorunumuz yok. Öbür bakkaldan da eski gazeteleri istedik mi bizden kralı olmaz. Olmuyor.

Posteri incelemekle başlıyoruz. Duvara asılmaya değer mi diye tartışıyoruz. Posteri poster yapanı tartışıyoruz, yeniyetme miyiz diye aşağılamıyoruz birbirimizi, poster her çağda asılabilir. Ben biraz aksi davranıyorum. Huysuzum. Çay demliyor biri ya da kahve yapıyor. Kadınlardan biri yapıyor. Çünkü onların elinin değdiği her şey daha bir güzel oluyor. Cinsiyetçilikten değil. Ben vantilatörü getiriyorum içeriden. Klimamız ne yazık ki yok. Ayağımda terlikler var. Evsahibiyim, size vermemişim. Hödüklüğüme veriyorsunuz, beni böyle kabul etmişsiniz. Yargılamıyorsunuz. Su içiyoruz. Dolabın kenarına serçe parmağımı vuruyorum, bağırıyorum ama sesim çıkmıyor. Serçeparmağımıvurmamıgörmemenizeyahutduymamanızarağmenmüthişutanıyorumkendikendime.

Dvd'yi izlemeden önce altıçizili yerleri okuyoruz kitaplardaki. Yapmacık değiliz en güzeli bu. Kim yapmacıksa onu çoktan dışlamışız. Zeki gözükmek gibi bir derdimiz de yok. Beyin fırtınaları esiyor. Üşüyoruz aydınlandıkça.

İllaki gireceğiz değil mi siyasete? Girelimanasınısatayım. Konu uzuyor, öbürlafonuaçıyor, ötekilafdiğerini, falancasıfilancasını. Sıkılmıyoruz, laf sokma ihtiyacı duymuyoruz, birbirimizden bir şeyler kapıyoruz. Uyumuyoruz.

Arkadaşız aynı zamanda sevgilisiyiz birbirimizin. Hep beraber olalım istiyoruz. Dvd ile gelen bozuk atıyor yalandan, gönlünü alıyoruz bir dahaki buluşmada iki film arka arkaya seyredeceğiz diyerek.

Zaman, kime lazım?