27 Aralık 2014 Cumartesi

Osmanlıca Hakkında Birkaç Şey




Pek arkadaşım yok, olanları da niye sevmediğimi bazen anlayabiliyorum. Bazen üzerinde çok durmadığımdan anlamıyorum, aslında bu da bir tercih.

Sıkı bir insansevmezim ben.

Yalan yok, katlanamıyorum çoğu zaman. Katlanabildiklerime hâlâ şaşırıyorum. Bazılarını öyle çok sevmişim, öyle değer vermişim ki inanamıyorum. Bazılarına da hak ettiği hâlde pek de değer vermemişim. Yazık, hayat böyle hep. Sildiklerime, yazmadıklarıma, taslak olanlara, hatta taslak olmayanlara baksan şu 5 senede hep bunlardan bahsetmiş olmamıza rağmen akıllanmamışız. Üzülüyor çoğu zaman insan. Belki de bunlar insansevmez olmama sebep oldu, kim bilir.

Bir şey anlatacağım ama, anlatsam kime ne yararı olacak diye düşünüyorum. Aslında anlatacağım şeyi önce yazdım bu ona ön söz gibi oldu. Nereden bakarsan bak saçma.

Anlatacağım şey iki nokta üst üste. Osmanlıcayı istemeyen çevrelerce yapılan hatalardan biri şudur: Dilimize yabancı dillerden girmiş, dönemin dil kurumu tarafından Türkçe karşılığı bulunmamış, harfleri değiştirilerek Türkçe yapılmış veya ırgalanmamış sözcükleri doğru yazamadığı için, "Bu halk daha Türkçe bilmiyor, öğrenememiş ki Osmanlıca öğrensin bak," algısı yaratmak, buna çabalamak. Bu son derece iğrenç bir davranış, üstelik yanlış da. Bunu yapan solcular çok sevdiği halkını aşağılamaktadır, hani sınıf ayrımı yoktu? Bunu yapan sağcılar her şeyden üstün tuttuğu ırkının dilini bilmemektedir. Eğer dile sahip çıkma konusunda iki taraf da bu kadar kenetlendiyse bunu bu şekilde eleştirmemelisiniz, bu karşı tarafa koz vermektir, yarın biri çıkar bunlaaar sizinle alay ediyor, sizi hakir görüyorlar, üstelik dalga geçtikleri şeyleeeeer ecnebi dillerden girmeee diye propaganda yaparsa kimsenin diyeceği bir şey olmaz. Aman dikkat.

Bunu nereden mi biliyorum, sevdiğim, akıllı bak bunlar diye bellediğim, düşüncelerine önem verdiğim ve saygı gösterdiğim hemen her insan Twitter'ında paylaşmış bu zırvayı. Ya retweet'lemiş ya kendisi yazmış. Birinin attığı taş gitmiş baş yarmış yahut taşı kırk akıllı çıkaramamış çünkü atan deliymiş vs. Önemi yok. Bu kemikleşmiş sürü psikolojisindeki benim için alay konusu olmuş kişiler, yarın hükûmet için de olabilir. Birisi çıkmış dilimize Fransızcadan girmiş kelimeyi koymuş, öteki İngilizceden, bir diğeri İtalyancadan. (Arap sevdalısı olup Arapçasını doğru yazamayana hiçbir şey diyemiyorum zaten.) Bunları yanlış yazan halk İtalyanca bilmek veya çevrildiği gibi bırakmak mecburiyetinde değildir. Devlet bunlara Türkçe karşılık bulmak ve bunun propagandasını yapmak yükümlülüğündedir. Bugün bilgisayar kelimesini bulan Aydın Köksal, benim için hâlâ dünyanın en iyi çevirmenlerinden biridir. (Evet çevirmendir de aynı zamanda kendisi, bilim çevirmeni: "Bilişim", "donanım", "bellek", "hafıza" kelimelerinin de mucididir). Yoksa Internet gibi, Atari gibi anabilirdik bu "kompüter" arkadaşı da.

Örneğin: Bu propaganda kelimesi iki kere geçti, alalım. Propoganda diye yazsa biri ben onu eleştiremem. İtalyanca sözün aslı. Bu demek değildir ki bu insana doğrusu öğretilmesin, evet öğretilsin. Bilsin doğrusunu ama doğrusu Türkçe değil ki, İtalyanca. Ben bu adamı niye eleştireyim ya da bunu yazamamış adamı? Eleştirilecek birisi varsa devlettir, bu kelimeleri kullanmayı marifet sanan küreselleşmiş akademisyenler, laf aralarına kendi dilinden olmayan, karşındakinin anlamayacağı sözleri "bilerek" serpiştiren solcu ve ulusalcılar, bunlara karşı çıkmayan milliyetçiler, yobazgloballeşmişahlakyoksunu televizyoncular, Arap kafatasçı dinciler, ekmeğe yağ süren sözde ilk-eğitimciler ve ne yazık ki gene ana-babalardır. (İlk-eğitimci durumu çok ama çok önemli. Devletin yemeyip içmeyip, felsefe yapabilen nesil yetiştirme derdi var ise yatırımını ilk-eğitimcilere yapması elzemdir.)

Şuradan epey etkisi altında kaldığımız Fransızcadan dilimize geçen sözcüklere bakılabilir:

Fransızcadan Türkçeye geçen sözcükler

Bak portföy yazamıyorsun daha pis cahil, neyine Osmanlıca senin. Hıh.

Not: Elbette esas olan "yoğurt" gibi hem Türkçe olacak hem de küreselleşebilecek kelimeler üretmektir. Bunun için de tabii ki önce bir şeyler üretmek için çabalamak, çalışmak sonra da o üretilenin ilki olmak gereklidir. Gerçi biz üretsek de ona artık Türkçe isim vermekten kaçınıyoruz, nedeni çok açık: Korku. Bir de kendini ve ırkını hakir görme, sahte solculuk zırvaları, yabancı dil havası var ki hepsinden fena. Tümü aslında sisteme (sistem kelimesini "adam" diye çevirebiliriz) hizmet ediyor. Ama satılmama, ama beğenilmeme, ama onaylanmama korkusu. Bugün dikkat edilirse Latincenin, İtalyanca ve Yunancanın globalleşmiş dünyada sözlüklere soktukları kelimeler hep eskiden üretilmiş, bilimin gerçekten bilim olduğu zamandan kalma sözcüklerdir. Günümüzde İngilizceden başka bir dilde, her ülkenin sözlüğüne girebilecek kelime yaratamamızın, yaratılmasının istenmemesinin sebebi ise araştırılmalı.


7 Aralık 2014 Pazar

Çocuklarım, Sevgilerim, Kitaplarım




"Biliyor musunuz, çocuklarım, aşkla dostluk arasındaki en büyük ayrım, karşılıksız dostluk olamamasıdır."

"Tavşanlar çok iyi aile babalarıdır. Yavrularına bir yuva yapmak için karın tüylerini yolarlar. Pek az insan yapabilir böylesini."

"Bir kitabın iyi ve mutlu kullanıldığını görmenin yazarın yüreğini sevinçle doldurabilecek bir yanı varsa, kimilerinin parmaklarıyla okuduklarını görmek çok daha başka bir şeydir! Sözcüklere dokunmak, eğretilemelere değmek, noktalamayı eliyle yoklamak, eylemleri ellemek, bir nitelemeyi başparmağıyla işaret parmağının arasına almak, bütün bir tümceyi okşamak... Çok iyi anlıyorum bunu! Kitabın, dizlerimin üzerinde mırıldayan ve ellerimin dikkatli bir sevgiyle okşadığı küçük bir kediye benzer bir şey olmasını çok iyi anlıyorum! 
Fotoğraf, sinema, televizyon yoluyla görsel imgenin her şeyi kapladığı bir dünyada yaşıyoruz da ondan."

"Doğduğum günkü kadar bilge olamadığıma üzülürüm her dem."

"Bir filozof için bütün haberler, daha doğrusu haber denen şeyler dedikodudur ve onları okuyan ya da yazanlar da çay partilerindeki yaşlı kadınlardır."

"Bir çitin üzerinde tesadüfen bulduğum bir dal parçasından bile zorlukla ayrılır, onu attıktan sonra bile arkasından bakarım, ne de olsa bir kez tanışmışızdır artık."

"Çıplaklık güzelliğin giysisi ise, naiflik de dehaya özgü şeref kaftanıdır."

"İçinde bulunduğumuz hayat büyük bir tırıs dansıdır ve edebiyatta bu kendisini aşırı sathilik (derinlikten yoksunluk, yüzeysellik), hırpanilik (perişanlık) ve pejmürdelik (dağınıklık) olarak gösterir."


26 Ekim 2014 Pazar

Kaf Dağı'nın Ardı




"Öyle sanıyorum ki, bu, insanların akıllarını kafalarında sanmalarından oluyor; hâlbuki akıl rüzgârla Kaf Dağı'ndan gelir."



"Her gün, her saat, isteksiz ama zorunlu ziyaretler, konuşmalar yapıyor, mesai saatlerini doldurup zoraki, coşkusuz tekdüze yaşamlarını sürdürüp duruyorlardı. Tüm bunları makineler de yapabilirdi ya da belki yapmaz öylece bırakırdı. İşte bu makineleşme içinde -bende de olduğu gibi- benliklerinin bilincine varamıyor, yaşamlarını eleştirip verimsizliğini, saçmalığını, onlara kötü kötü sırıtan anlam belirsizliğini duyumsamıyorlardı. Çok da haklıydılar!"


"Suçu erdem kılmak için kaç kişiye ihtiyaç var?"

7 Ekim 2014 Salı

Olan Bitene Dair Hissettiklerim



"Bir insanın kendisinden çok şey istemesini anlıyor ve onaylıyorum.

Ama bu isteği başkaları üzerine de yayar, yaşamını iyi uğruna sürdürülecek bir "savaşa" dönüştürürse, bu konuda bir yargı vermekten kaçınırım; çünkü savaşa, eyleme, muhalefete en ufak değer vermeyen biriyim; dünyayı değiştirmeye yönelik her girişimin, sonunda savaşa ve şiddete yol açacağını bildiğimi sanıyorum, bu yüzden hiçbir muhalefet cephesinde yer alamam, çünkü bunun beraberinde getireceği sonuçları onaylamam düşünülemez.

Yeryüzünün haksızlık ve kötülük hastalığından kurtarılabileceğini olası görmüyorum.

Bizim değiştirebileceğimiz ve değiştirmemiz gereken bir şey varsa, kendimizdir, bizim sabırsızlığımız, bizim bencilliğimiz (düşünsel bencillik de içindedir bunun), bizim alınganlığımız, sevgi ve hoşgörü eksikliğimizdir.

Bunun dışında dünyayı değiştirmeye yönelik her girişimi, ne kadar iyi niyetle yola koyulursa koyulsun, yararsız buluyorum."



"Binlerce kişinin silah taşıyarak bir arada yürümesiyle beslenen bir kardeşlik duygusunu ne askerî, ne de devrimci biçimiyle kabullenemem."



Bu sefer yazılanları kimin söylediğini yazmama nedenim, sözleri veya yazarı çok sevmemden kaynaklı değil.Yazan, zaten mükemmel bir yazar-romancı. Buna şüphe duyulmuyor dünya tarafından ama size uymuyorsa düşünceleri, kıyasıya ve çekinmeden eleştirebilesiniz diye yazmadım. Yoksa başka bir nedeni yok.

Şu an yaşadıklarımıza, bir süredir yaşadıklarımıza, yaşıyor olduklarımıza, suskunluklarıma, neredeyse hiç girmediğim politika hakkında düşüncelerime örnek teşkil etsin diye yazdım buraya. Benim için budur. (Bir nedeni de internette bulunmaması.)


Demokrasi anlayışım ise Eflatun ile benzerdir. Eflatun ne diyor:

"Demokratik rejim halkı aydınlatmaktan çok, halka yaltaklanan bir rejimdir ve demokrasinin muhtemel sonucu tiranlıktır. Toplumda daha bilgili, daha yetenekli olan insanların böyle olmayanları yönetmesi gerekmektedir."

İkinci kısmı atarak şu cümleyi eklemek daha mantıklı: Devleti filozofların yönetmesi gerekir. Ya da devleti yönetenler filozoflaşmalıdır.

5 Ekim 2014 Pazar

Hür Olmak İstemem




-Ama neden? Sen hür bir insan değil misin?

-Hayır! Değilim!

-Hür olmak istemez misin?

-İstemem!

(Sanırım benim öteki insanlardan farkım da bu. Özgür değilim, bunu biliyorum, özgür olmak için uğraşmayacağım çünkü yersiz, çünkü boşa, çünkü ne olursa olsun tam manasıyla hür olamayacağım, böyle bir şey yok, imkansız, yapısını hiçbir hareket karşılamıyor, yaşam devam ettiği sürece, hukuk-etik-ahlak olduğu sürece, insan hatta canlı herhangi bir şey olduğu sürece, hatta sindirim sistemin çalıştığı sürece, dolaşım sistemin sayesinde ayakta durduğun her an, yüzünün kırıştığı her saniye aslında özgür değilsindir evlat. Sevdim bu diyaloğu, aslında geçtiği kitap tamamen tersi psikolojide yazılmış; ben kendimce yine durumuma uygun olanı seçtim.)


Bir de şu çok hoşuma gitti, yani bu yaklaşım, keşke bana böyle cümleler kursalar, arkadaşlarım. Sahi, oturup konuşabileceğim insanlar neden yoklar, neredeler ve neden bu kadar uzaktalar eğer varsalar:

"Ve milyonlarca yıl öncesinin kıçı boklu amipinin, bugün yakışıklı kışlık montuyla köşede 'Taksi!' diye bağırıp çağıran bir adama dönüştüğüne inanmıyorum."




14 Eylül 2014 Pazar

Ezop'tan (Aisopos) Kıssadan Hisse




Tarık Dursun K. pek çoğumuzun gayet sevdiği yazarlardan. Ezop Masalları'nı da çevirmiş kimse. 1966'da, kendisi yolun yarısında iken.

Kısaca, çocukken okuduğumuz bu metinlerin bazılarını son derece korkunç ve zararlı buldum. Ama bazıları da var ki, mükemmel. 2500 sene önce yazıldığını belirtmekte de fayda var, fazla bilmiş ve duyarlı kimseler gibi konuşmadan evvel.

Bu topraklar, gerçekten bereketli imiş. Bu vesile ile Tarık Dursun K.'ya da güzel ömürler dileyelim.

Bir masalının kıssadan hissesinde şöyle buyuruyor Ezop:

"Bazan ülkelerin başına vurdum duymaz ama iyi yöneticiler gelir.
Bazan da karanlık düşünceli zorbalar.
Ne öylesi olmalı, ne böylesi.
En uygunu yurdunu, ulusunu seven, onların iyiliğine çalışan, yoksulu yoksulluktan kurtaran, eşitliği kuran kişiler olmalı."

6 Eylül 2014 Cumartesi

Woolf, Dickinson ve Jiri



*   Belli başlı yazarlar var, bunlara eleştiri kabul edilmiyor, hangi kertede okur olursanız olun, fark etmez. Bu yazarlara dil uzatamazsınız, beğenmek zorunda değilsinizdir ancak beğenmediğinizi dile getiremezsiniz, yadırganırsınız. Virginia Woolf da onlardan biri. Mrs. Dalloway adlı kitabında (Başyapıtı mı bilemiyorum, bence değil. Nasıl ki Dostoyevski'nin başyapıtı olarak Suç ve Ceza'yı gösteremeyeceksek pek sevgili Clarissa için de bu yorumu doğru bulmuyorum.) şöyle buyuruyor:



   "Güneş buluttan geçerken düşüncelere durgunluk çöker, çalışma durur. Zaman direklere çarpar. Kalakalırız. Duygudan yoksunuzdur, insanın gövdesini ayakta tutan, artık alışkanlıkların iskeletidir. O da bomboştur zaten."




   "Yoo, hayır, hayır! Hâlâ aşık değildi ona. Yalnız bu sabah makasların, ipliklerin arasında partisine hazırlanır görünce onu düşünmekten kendini alıkoyamayacağını anlamıştı; tirende yanında uyuklayan biri gibi her sarsıntıda gövdesine çarpıyordu; aşk değildi bu; onu incelemek, düşünmek, otuz yıl sonra yeniden yorumlamaya çalışmaktı."




   Ben bu iki alıntıya bayıldım. Sadece bu iki alıntı için bile sevdim diyebilirim kitabı. Ama kesinlikle önerebileceğim bir yapıt değil. Zaten blogun sıkı takipçileri bilirler ki ben etkilendiğim kitapları veya alıntıları buraya yazmam. Çok kötüyümdür. Yazmak için ölürüm, sayfalarca söz etmek isterim ama kıyamam. Her neyse, kısacası bu iki alıntıdan etkilenip Mrs. Dalloway almaya kalkmayın, ya da kalkın siz bilirsiniz. Kitaplığınızda bulunmasının bir zararı olmaz. Sadece kitap boyunca bunca güzel cümle olduğunu sanılmasın.
   Birkaç tane daha vardı sevdiğim alıntı, ama internette olan ve kolayca bulunabilen cümleler diye belirtmedim. Çok zor bir kitap. Aynı şeyleri Faulkner okurken de hissediyorum. Çok güzel evet, yorucu evet, sevdim mi, çok değil. Ama şöyle de bir şey var ben kitapları çok uzun zamandır "sevdiğim" için okumuyorum. Okumam gerektiği için, kendimi geliştirmem için okuyorum. Severek okuma işini çoktan geçtim sanırım. Ama arada çok sevilecek kitaplar da çıkmıyor değil. Az da olsa, beklemediğimiz anlarda bu küçük sürprizler epey mutlu ediyor bizi.
   Bayan Dalloway'i Tomris Uyar başarıyla çevirse de (Eminim, İlknur Özdemir de güzel çevirmiştir.) bana göre değil. Bu çok kolay başından savma cümlesi elbette ama değil gerçekten. Çok debelendim okumak için, nihayet bitirebildim. Faulkner amcamı okurken her cümleyi anlamlandırmaya çalıştığımdan zorlanmıştım, Woolf'ta ise aynı hataya düşmedim. Eğer okuyacak olan olursa  şayet ona da öneririm: Eğer bilinç akışı tekniğini abartan yazarlar okuyorsanız, isimlere takılmayın. "Ne demek istiyor, bunlar kim, önceki sayfalarda söz etmiş miydi, ne alaka, çevirmen hatası mı," diye düşünmeyin. Okudukça, özellikle kendinizden geçerek okudukça ne demek istediğini kendi kendinize zaten anlayacaksınız.




*   Emily Dickinson'ı ne zaman takip etmeye başladığımı hatırlamıyorum, kesinlikle okuduğum bir yazardan duymadım, izlediğim bir filmden de. Sylvia Plath sayesinde de olmadı. Robert Frost dolayısıyla da. Usumu zorladığımda zannedersem 

"Daha yalnız olunabilirdi,

 Yalnızlık olmasaydı" 

dizesinden sonra yakın plana aldım diyebiliyorum kendisini. Bu, Virginia Woolf'tan bahsetmişken, bir önceki yayında "kadınlar"dan bahsetmişken, bir de şairini analım dedim. Defterimizi açıp baktığımızda, elbette ki bir sürü Dickinson dizesi bulduk. Eski şiirli günlerimizi özlemle andık. Artık şiir okumadığımıza hayıflandık. Günler, geçer dedik. Ne diyeceğiz? (Neden bir anda çoğul konuşmaya başladım ben de bilmiyorum.) 

Birkaç kuple:


"Geçen gün bir dünya kaybettim,

Kimse buldu mu -acaba?"

"Özlemek için-gökler-pek sıradan olunca-" (Ben bu cümlede tek bir şey anlıyorum, sen?)


"Cennet'te kürek çekebilseydim

Ah, deniz!
Demir atabilseydim sana
Bu gece - demir atabilseydim."

"Kalbim, unutacağız onu,

           Bu gece, sen ve ben.
Ben ışığı unutayım,
           Onun sıcaklığını sen.

Unuttuğun vakit, söyle bana,

           Ola ki düşüncem donar.
Acele et, oyalanırken sen,
           Hatırlayabilirim onu tekrar."


"Bir Kalbi kırılmaktan koruyabilsem
Yaşamış olmayacağım boşuna
Bir Hayatı Acıdan kurtarabilsem

Bir Ağrıyı dindirebilsem ya da


Ya da bayılan bir Kızılgerdanı
Koyabilsem yeniden Yuvasına,

Yaşamış olmayacağım Boşuna."


"Bana acının sınırlarını bıraktın
Engin deniz gibi;
Sonsuzluk ve zaman arasında,
Senin bilincin ve benimki."


"Hatırlamak unutmaksa eğer 
Hatırlamam ben; 
Eğer unutmak, hatırlamaksa, 
Ne kadar yakınım unutmağa! 
Neşeliyse yokluğunda acı duymak 
Ve yas tutmak eğlenceliyse, 
Ne kadar mutludur bugün 
Bunları toplayan parmaklar!"


*   Bir tane de Milan Kundera'dan alıntı yapayım. Daha doğrusu onun kitabı Yaşam Başka Yerde'de yine kendi gibi Çek olan şairden. 24 yaşında ölen Jiri Wolker'dan yaptığı alıntı, şöyle buyuruyor (bu "buyuruyor" lafına görüldüğü üzere tavım):


"Büyük düşler öldürüldüğünde 
çok kan akar."


23 Ağustos 2014 Cumartesi

Kadınlar Hakkında Yazmaya Çalışmak



Erkeklerin gözünden kadınlar değil. Salt kadınlar. Kadınlar hakkında yazmak istiyorum. Bir öykü, bi'-bir şey. Ne olduğunu bilmiyorum. Önemsiz de isim vermek zaten. Ama hangi kadınlar hakkında olduğunu biliyorum:

Kocası ölünce nihayet kendi için bir şeyler yapmaya başlayan, onca zaman boşu boşuna yaşlanan, kendini hiç düşünmeyen, hatta erken ölen kadınlar hakkında.

Veya her şeyden korkan, korkutulan, feminist yapmacıklığına sığınmayan, egoist, burnu havada ve büyük olmayan, tek istediği azıcık ilgi, birazcık sevgi olan; onlara bunu bile veremeyecek, vermek istemeyen, vermeyi zül addeden insanların yanında kalmak zorunda olduğunu hisseden kadınlar hakkında.

Esasında sen ona bir gelsen sana beş gelebilecek, bilmeyen, neyi neden yaptığının farkında olmayan, içimi yakan kadınlar hakkında.

Çocuğu olmamış, belki de hiç evlenmemiş, ailesini bırakıp gidememiş, kapıyı hiçbir zaman çarpamamış, sesini yükseltememiş kadınlar hakkında yazmak istiyorum.

Sadece kadınlar hakkında "bir" şey yazmak istiyorum. Bu dünyada gerçekten ezilen kadınlar hakkında. Bu dünyada hayvanlardan sonra en çok ezilen canlı türü hakkında. Dili, dini ve ırkı önemsiz ve bunları önem sırasına insandan öne koymayan, sadece insan kalabilen kadınlar hakkında. Özel hayatlarına dair hiçbir şeyi duymak istemediğim kadınlar hakkında.

Bir şey yapmaya kalkışınca önüne ket vurulan, aşağılanan, özgüveni yerle bir edilmiş; kıyıda köşede, belki banyoda içine içine ağlayan, hıçkıran hatta hıçkıramayan kadınlar hakkında.

Küçücük başarıya bile çocukça sevinen masum kadınlar hakkında.

Sevilmeyen, sevilmeyi unutmuş, sevemeyen, bu yüzden sevenleri yadırgayan, onların arasında kendini bir garip hisseden kadınlar hakkında.

Ağız dolusu küfür etmek isteyen temiz ve sinirli kadınlar hakkında.

Hayatı yalayıp yuttuğunu sanan toplumca bozulmuş kabul edilen hayat kadınları hakkında.

Çocukken kız görülen, ergenlikten sonra kadın kabul edilen ve bu kadın kabul edilmesini kötü ya da önemsiz bir şey zanneden kadınlar ve onların yetiştirdiği aşağılık nesil hakkında yazmak istiyorum.

Gerçekten.

Tüm bunları nasıl yazacağımı, yahut içlerinden birini nasıl seçeceğimi bilmiyorum. Bu yazı gibi yapmacık olsun da istemiyorum. (Yapmacık değil yazı ama yapmacık gibi geliyor tekrar okuduğumda bana ister-istemez.)

Hiç kadın olmadım. Kadın gibi de hissetmedim. Kendi cinsime ilgi duymadım. Ama bunu nasıl yapacağım, yapanlar nasıl yapmış (Tolstoy, Flaubert vb.), neyi eksik yapmış bilmiyorum. Yapmak istiyorum. Ama nasıl yazacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Sadece yazmak istiyorum, ama denemeye korkuyorum.

Not: Bir kere ana karakteri kadın olan öykü yazdım aslında, çok kötüydü. Bulutlar gibi kusursuz olmalıydı hâlbuki öykü.

27 Temmuz 2014 Pazar

Kitabı Yarıda Bıraktıran Şeyler - Çeviri Metinlerdeki İsim Sendromu//Yer İsimleri



Sonda ve not olarak söyleyecektim ama şimdi diyeyim: Ben hiçbir kitabı yarıda bırakmam. Kendime eziyet ede ede okurum. Birazdan bahsedeceğim kitaba ara verdim, gene döneceğim ama inanılmaz sinirliyim.

Kütüphaneme okuduğum kitapları yerleştirirken yere düştü. Bu tür olaylara kozmik anlamlar yüklemeyi seven ben, hemen aldım çok güzel kapaklı kitabı ve bir köşeye koydum. Demek ki okunmayı bekliyor artık, dedim. Çok çok iyi olduğunu ve seveceğimi düşündüğüm iki kitap vardı sırada ama onları hemen bir kenara ittim. Çünkü bu kitap beni oku diye resmen önüme atlamıştı, görmüyor musunuz tanrı aşkına? En az 3 sene önce almıştım onu. (Daha da eski olabilir. 2008'den sonraki tarihleri çok fazla karıştırıyorum. Çok ürkünç bu kadar hızlı geçmesi zamanın.) Ziyadesiyle iyi bir İsviçreli yazarın kitabıydı okuduğum. Bunca zaman neden şans vermedim diye de düşündüm hakkında edilen eleştirileri okuyunca. Olumlulardı elbette.

Aslına bu bir patlama noktası. Çoğu çeviri kitapta yakındığım durum. Elli kere söylemişimdir belki, hafif çıtlatmışımdır ama artık yeter. Bu anlatacaklarım "Ben" isimli birini, ya da "Adam" ya da "Anne" isimli birini, Türkçe ilk anlamlarıyla okuyup, sonra "Aa bunlar adamların ya da kadınların isimleriymiş piüü," gibi bir yakınma ya da ayırda varma serüveni değil.

Türkçe'nin dil olarak yetersiz kaldığı tek evre sanırım İngilizce'de (ve başka dillerde de) "he", "she", "it" olarak farklı farklı ifade edilebilen her şeye bizim "o" dememiz, "dedi" dememiz. Yazarın (yabancı yazarın) "o" anlatıcıyla yazmayı tercih ettiği bir romanı sayfalarca (Belki 50 sayfa boyunca) kadından mı erkekten mi bahsettiğini bilmeden okuyorum. Okumak zorunda kalıyorum. Örneğin bilmediğim bir isimse hele imkânı yok. Bilmediğim ismi araştırdım buldum diyelim. Bu sefer isim unisex çıkabiliyor. George ismi. Bildiğimiz bir isim. Ben hemen onu erkek olarak okuyorum ama kadın ismi de aynı zamanda. Zaten "yazar" dediğimiz er kişisi isim konusunda takıntılıdır. Acayip, garip ve pek kullanılmayan isimler seçer. Kadına erkek ismi takar, erkeğe de kadın. Ama İngiliz -eğer kendi dili değil de çeviriyle okuduğu bir metinse- "she responds", "she said" gibi cümlelerden anlayabiliyor, örneğin Deniz'in kadın mı erkek mi olduğunu. Ama ben, anlayamıyorum pek kabiliyetli çevirmen ve onların -hesapta- hatalarını düzeltmekle görevli editörlerimiz sayesinde. Bu çok ama çok mühim bir eksiklik. Çeviri dünyamızın en büyük eksikliği belki de.

Ne Yapmalı: Aslında iki yolu var, ben ikincisini tercih ediyorum.

1- Eskiden kitaplarda karakterlerin isimleri ve kadın mı erkek mi oldukları, yaptıkları iş (bu biraz kötü evet) ve isimlerinin nasıl telaffuz edildikleri daha ilk sayfadan, -sözgelimi romana başlamadan- yazardı. Bu bir çözüm olabilir.

2- Metin içinde eklemelerle, çevirmenin ya da editörün azıcık sorumluluk almasıyla çok çok rahatça çözülebilir. "Dedi çok güzel bir genç kadın edasıyla", "dedi adam" gibi cümleler en azından ilk birkaç sayfada belirtilebilir. Sadece bir "dedi" ile kimse bir şey anlamıyor. Ondan sonra -yine yanlış olmasına rağmen- sürekli, ısrarla, hunharca "dedi" kelimesini kullanabilirsin pek sevgili çevirmen.

Asıl sorun, ben iyi bir okur olduğumu düşünürüm ama iyi bir okur olmak her dili iyi bilmek anlamına gelmiyor ya da coğrafya ile içli-dışlı olma anlamına da.

İngiliz ya da Amerikan yazarlarda bu az önce anlattığım duruma düşme ihtimalim çok düşük. Bunu biraz da herkes için anlattım. Yani yukarıdaki hastalıklı sendroma yakalanma durumunu demek istiyorum. Bilinçli ya da bilinçsiz Amerikan kültürü içinde büyüdük. Bunu kabul etmek lazım. Dizileri ve filmleriyle bize nasıl düşünülmesini, ideolojimizin ne yöne eğilimli olması gerektiğini anlatan "hâlâ" da deliler gibi takip ettiğimiz işleri ortaya koyan, bilinçaltımıza çoktan işlemiş ve çok da iyi olan büyük bir ülke. Sanat açısından. Bunu kabul etmek gerekir. İçinde büyüdüğüm kültürün adını, coğrafyasını, isimlerin kime ait olup olmadığını İngilizce de bildiğim için kolayca anlayabiliyorum.

Ama asıl sorun bir Alman, İsviçreli, Rus, Macar yahut Uzakdoğulu yahut Güney Amerikalı bir yazarı okuyunca baş gösteriyor. Romandan nefret eder duruma gelmememin nedeni hem çevirmenler hem de yazarların sürekli özel isimlerle yapamadıkları edebiyatı linç etmeye kalkışması.

Mesela ben Haliç'ten bahsedebilirim. Haliç'ten bahsettiğimde bunun gerçek bir haliç olmadığını, mükemmel bir yer olduğunu, Boğaz gibi sosyete olmadığını daha az elit ve genelde ortalama ailelerin oraya gittiğini, eskiden koktuğunu ama şimdi kokmadığını elbette ki burada doğmuş olanlar anlayabilir. İstanbul'a gelmiş yerli-yabancı turistler de bir nebze anlayabilir. Ama ben çok satılan, kitabı onlarca dile çevrilen bir yazarsam ya "Haliç" demem çünkü anlattığım yerin "gerçek" olmasının roman ve öykü için hiç ama hiçbir önemi yoktur (edebiyat diyecektim ama sonuçta anı diye bir yazı türü var ve orada önemli olabilir), çünkü anlatacaklarım "kurgu"dur. Ama bilmeyenler için (hatta hem Türk olup, hem kitap okuyup, hem de Haliç'i bilen kaç kişi vardır zaten) bir şey ifade etmez o kelime. Ya da Haliç'i anlatırım dedikten sonra da. Öteki türlü demenin bir anlamı yok. Bu olay Haliç'te geçtiyse demek ki bir özelliği var, değil mi? Ya anlat bilelim, ya hiç Haliç deme. Odağımı bozma. Ya da Haliç ismini kullanmadan bir yer belirt. Göl de, deniz de. Vesaire. Yok.

 Basbayağı şu cümle tercüme edilse ne olur edilmese ne olur, Japon için:

"Büyükçekmece'yi geçtikten sonra Beylikdüzü kulelerine acıyarak baktım. Nerede o eski evler. Biz de onlar gibi oluyorduk. Günden güne. Yıllar önce Ataköy ile başlamış kule dikme serüveni Bahçeşehir'e, Beylikdüzü'ne bulaşmıştı. Daha kim bilir nerelere sıçrayacaktı. Hatta bir zamanlar yüzdüğümüz Küçükçekmece gölü ve Florya plajı, şimdi doldurulmuş, kulelerle kaplıydı. Derken olay mahalline geldik."

Ya banane Büyükçekemece gölünden, Küçükçekmece gölünden. Göl işte. Göl. Önemli olan göl olması. Özel ismi Meksika'da oturan biri için bir ifade etmiyor ki, o göl sadece. Araştırmaya da girmiyor. Ya da Beylikdüzü, Ataköy, Bahçeşehir gibi semtlerin/ilçelerin isimlerini de merak etmiyor. Bu semtleri örneğin biz anlayabiliriz. Sonradan Surdışı'nda kurulmuş yerleşim yerleri olduklarını, Ataköy hariç ötekilerin dünyanın bir ucunda olduklarını anlayabiliyoruz. Neyse ki metrobüs var ama filan falan, diye espri de yapıyoruz. Ama bunun değeri bir Kanadalı için nedir? Bu okuyucuyu tamamen metinden uzaklaştıran, nefret ettiren şeylerden biridir.

He, buradan sanat toplum için mi, sanat için mi tartışmasına gireceksek bunun sanatlık bir yanının olmadığını hemen söyleyeyim. Bu isimler eklenince sanat olmuyor. "Karmaşa" ve "kötü edebiyat" oluyor. Aynı zamanda sanat yahut yazmak sadece ama sadece yazar içindir. Yazar içinse de buraları bu şekilde belirtmek sadece okur için yaptığı bir şeydir. Aptal okurun kafasında isimler belirterek önyargılarını ortaya çıkarma işlemi, düşünceleri işlemesini kolaylaştırma işidir. Bunu yaparak hem yeri anlatmaktan, hem insanları hem de yaşayışını anlatmaktan kurtulur yazar. (Ben Haliç'i belirttikten sonra şarapçı abiler sizin gözünüzün önüne gelecektir nasılsa, gibi.) Bu da çok yazmadan çok anlatması anlamına gelir. Biz buna "yoğunluk" diyoruz ama bu düpedüz aptallıktır, kolaycılıktır. Bu tür yazılar hem gözü çok yorar, hem zaman kaybıdır, hem de çok araştırmacı ruha sahip biri değilseniz ("Aa ne kadar güzel, burayı Google'da aratayım ve fotoğraflarını duvarkağıdı yapayım, belki ileride de giderim bile hehe") gereksizdir, hem de niteliksiz edebiyat ürünüdür. Çok açıktır bu, tartışması dahi olmaz.

Postmodern edebiyat çok yanlış anlaşılmış son elli yılda. Bunu bilir bunu söylerim. Şiir gibi bir şey. Şiire ne demişler: "Başka dile çevrildiğinde kaybolandır" diye, postmodern romanlar da öyle. Ben hayatım boyunca Japon yazarın yazdığı postmodern romanı anlayamayacağım, sevemeyeceğim. İsviçreli'ninkini de. Dillerini öğrenemezsem. Öğrensem de edebiyatını anlayacak kadar öğrenemem, öğrensem de postmodern edebiyatının yazdığını anlayacak kadar öğrenemem. Kahrolsun bazı diller. Yirmibirinciyüzyıl roman saçmalıkları.

Not: Hava sıcak, hepimiz tatildeyiz büyük ihtimal. Bütün bunlara rağmen, bu sıkıcı yazıyı buraya dek okuyan varsa selamlıyorum sizi. Lütfen bana aldırmayın efem, bunlar benim düşüncelerim. Siz seve seve ne okuyorsanız okuyun. Yeter ki okuyun.

Not-2: Evet, İsviçre'nin semtlerini, göllerini ve dağlarını bilmiyorum. Hangi isim kadın ismi, hangisi erkek ismi bilmiyorum. Süpermarket zincirlerinin isimlerini, restoranlarının isimlerini, kahvelerinin isimlerini, meydanlarının isimlerini bilmiyorum. Bana hiçbir şey ifade de etmiyor bu isimler. Aynı şekilde romanda yer alması da. Boşuna okuyacağım. Evet.

Not-3: Küçük de bi' yer ama, öğrenirim belki.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Ne Güzel Hayaller.



Elimize kitaplar almışız akıllı telefonlar yerine, masada hiçbir iletişim aracı yok.

Saat var ama bozuk.

Kimse o anı yaşamadan önce fotoğraflayıp Instagram'a koyma derdinde değil. Var olma duygusunu sosyal medyada haykırmıyor, tatmin olma ihtiyacı yok. Arkadaşları -zaten- yanında. Ya da yer bildirimi yapma arzusunda değil hiçbiri, çünkü o kadar da önemli olmayan bir yerdeyiz, yine çünkü önemli olan aslında yer değil, bulunduğumuz kişiler. İmiş.

Ben hepsini gidip duraktan almışım; daha önce gelmemişler, bilmiyorlar burayı. Kimse de evime boş gelmemiş, çok sağ olsun herkes. Almışız kitaplarımızı, kimimiz elinde filmiyle gelmiş, kimisi bir poster getirmiş, kimi çaykahve ya da rakıbiraşarap getirmiş. Bazısı ailesinden gördüğü gibi (ve ne de iyi yapmış, ne güzel aileymiş o aile) meyve getirmiş.

Oturuyoruz önce. (Evi sonra inceleyecekler.) Yer sorununu çözmek için yandaki bakkaldan bira kasalarını istiyoruz. Neyse ki masa sorunumuz yok. Öbür bakkaldan da eski gazeteleri istedik mi bizden kralı olmaz. Olmuyor.

Posteri incelemekle başlıyoruz. Duvara asılmaya değer mi diye tartışıyoruz. Posteri poster yapanı tartışıyoruz, yeniyetme miyiz diye aşağılamıyoruz birbirimizi, poster her çağda asılabilir. Ben biraz aksi davranıyorum. Huysuzum. Çay demliyor biri ya da kahve yapıyor. Kadınlardan biri yapıyor. Çünkü onların elinin değdiği her şey daha bir güzel oluyor. Cinsiyetçilikten değil. Ben vantilatörü getiriyorum içeriden. Klimamız ne yazık ki yok. Ayağımda terlikler var. Evsahibiyim, size vermemişim. Hödüklüğüme veriyorsunuz, beni böyle kabul etmişsiniz. Yargılamıyorsunuz. Su içiyoruz. Dolabın kenarına serçe parmağımı vuruyorum, bağırıyorum ama sesim çıkmıyor. Serçeparmağımıvurmamıgörmemenizeyahutduymamanızarağmenmüthişutanıyorumkendikendime.

Dvd'yi izlemeden önce altıçizili yerleri okuyoruz kitaplardaki. Yapmacık değiliz en güzeli bu. Kim yapmacıksa onu çoktan dışlamışız. Zeki gözükmek gibi bir derdimiz de yok. Beyin fırtınaları esiyor. Üşüyoruz aydınlandıkça.

İllaki gireceğiz değil mi siyasete? Girelimanasınısatayım. Konu uzuyor, öbürlafonuaçıyor, ötekilafdiğerini, falancasıfilancasını. Sıkılmıyoruz, laf sokma ihtiyacı duymuyoruz, birbirimizden bir şeyler kapıyoruz. Uyumuyoruz.

Arkadaşız aynı zamanda sevgilisiyiz birbirimizin. Hep beraber olalım istiyoruz. Dvd ile gelen bozuk atıyor yalandan, gönlünü alıyoruz bir dahaki buluşmada iki film arka arkaya seyredeceğiz diyerek.

Zaman, kime lazım?

11 Mayıs 2014 Pazar

Duvardaki Yazı



Geçenlerde şeyi düşündüm, eskiden duvar yazıları vardı ya ne güzeldi onlar. Ama edebi ve esprili olanlar.

Usta bir yazar şöyle demiş:

"Senin denizden çıkışını sık sık düşünmüşümdür."

Böyle.

Not: Daha önce görmediği, (gördüyse de fotoğrafını gördüğü, gördüyse de denizden çıkışını görmediği) birinin denizden çıkışını düşünmek, erkeklere has mıdır bilemedim. Hiçbir kadının da bunu düşündüğünü duymadım.

No-not: Baştaki cümleyi de biri duvara yazsa diye kurdum.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Kadar değil, Gibi


Hayatta en çok duyduğum laflardan biri: "Seni benim kadar kimse sevmeyecek."

Yok yanlış anlamayın, bana dendiği için duymuyorum, çevreme kulak kabarttığımda çokça işittiğim bir cümle. Çok abartılı ama etkili olduğu sanılan bir cümle. Ne yazık ki ne doğru, ne de güzel. İnsanı ölümle tehdit etmekle eş değer. Ölene değin boşuna yaşayacaksın bensiz demek esasında. Giderken bile kendini övme hastalığı.

Doğrusu şudur: "Seni benim gibi kimse sevmeyecek." Bu laf, yüzde yüz doğrudur. Sevme şekilleri farklı farklı. İnsanlar azıcık kitap okuduysa, biraz bilgiye sahipse, düşünüyorsa, sorguluyorsa bunun çok yerinde bir laf olduğunu anlayacaktır. Ve doğru olduğunu da. En acısı da budur zaten bir sevgiyi kaybetmenin. Sevgili demiyorum dikkat.

İnsan dediğimiz zaten biriciktir. Tüm duyguları hissettiğimiz yerler aynı, anlayışlarımız farklı. Yani kim sevmez güzel gözlü birini. Ama biri için güzel göz olmazsa olmazdır, öteki için gözün ardında gördükleri önemlidir. Bir şeye baktığında onu görebilmesi. Gözün güzelliği değil sadece. Güzelliği de görebilen bir göz örneğin.

Azıcık azalma dahi olması sevgide, hep eski sevme şekillerini özletecektir. Bir arkadaşınızla artık görüşmemeye başladığınızda (hatta az görüşmeye başladığınızda), ya da sevgilinizle veya babanızla... Sonradan fotoğraflarda filan gördüğünüz o anlar, hep onların sizi sevme şekillerini hatırlatır. Fazlası değil. Fazlası olmasına da gerek yok zaten. Özleyeceğiniz esasında salt o fotoğraftaki kişi değil, onun sizi seviş tarzı olacaktır. Eski günler, gençliğiniz, birlikteyken ne kadar farkında olmadan mutlu olduğunuz olacaktır.

Ben mesela eminim ki büyümüş her çocuk annesinin eski sevme şeklini özlüyordur. Sepeti sarkıtmasını, balkondan bağırmasını, hayata küskünlüğüne rağmen çabalamasını, size bağırmasını. Ama sen eski sen değilsindir, annen de eski annen değildir. Zamanın getirdiği ve götürdüğü çok şey olmuştur. Yine seversin, o da seni sever de sanki eksik bir şeyler var gibi hissedersin. Hiç doldurulamayacak bir boşluk ve boşunalık hissi.

Tam bunları duyumsadığın anda gerçekten ölüm duygusu gelir. Hiçbir zaman, istediğin kişiler tarafından eskisi gibi sevilemeyeceğin için sürdürdüğün yaşamın gereksizliği duygusu. O anlarda yaşayanın kendin olup olmadığını hatırlayamama, tüm bunlar acaba hafızamın bir oyunu mu diye sorar durumda bulma kendini. Hatta çok iyi hatırlamasan yaşadıklarını (belki de daha da yaşlanınca iyice unutacaksın) acaba ben mi kurguladım diye de sorma sabuk bir şekilde. Gençliğin ne çabuk geçtiğini ayrımsama. Bu yüzden daha da yıpranma, unutkan hafızanın (bence bu laf da bir anlatım bozukluğudur) zaruri olması belki.

Çok acıklı.

Ben mesela şey desin isterdim insanlar: "Ben senin beni sevme şeklini seviyorum." Bence doğrusu budur. Kimse insanı sevmez. Onun kendisini sevme şeklini sever. O değiştiğinde artık sevmez. Araları insanların birbirlerine yeterince ilgi göstermeyince kötüleşmeye başlar. Öncelik sırasında değişme baş gösterince. Sanırım alışkanlıkları doğrultusunda yaşayan canlılarız. Sıkılınca heyecan, heyecanı bulunca rutini arıyoruz. Bu böyle süregelen bir dolanımsa, hayattan veya tecrübelerimizden pek de fazla bir şey beklememek gerekiyor.

Benim bazı mektup arkadaşlarım var. Kendilerini hiç görmedim ama onlara öyle laflar söylemişim, ve söylüyorum ki bazen sonradan okuduğumda şaşırıyorum. Yani gerçekten böyle mi düşünüyorum da söylüyorum diyorum kendi kendime, yoksa fiyakalı olsun diye mi böyle cevap veriyorum. Zannediyorum ki o an öyle düşünüyorum ama sonradan öyle düşünmediğimden bana garip geliyor kendi laflarım.

"Mesela inanç nedir," diye sorulmuş bana. Şöyle demişim:

"İnanç bence hayatta mutlu olabilmenin yolu. Kime veya neye inanıyorsan artık, o inandığın süre boyunca gerçekten mutlu oluyorsun. Çünkü neye inanıyorumu sorgulamayı bırakıyorsun. (Arkadaşa veya bir balığa da inanabilirsin elbette.) Belki bu süre kısa olabilir ama, sonradan o âna ya da anlara baktığında, hayatının gerçekten mutlu bir dönemi olduğunu hatırlıyorsun. Bu da o anı hatırladığın anlarda seni daha da mutsuz ediyor."

23 Mart 2014 Pazar

İnsanı Üzen Şeyler



Yolda yürürken birinin pardon diyerek sizi durdurması ve size, bir zamanlar, turşucuk iken gittiğiniz ilkokula nasıl gidebileceğini sorması.

Bu belki eskiden son derece olağandı ya da küçük yerlerde hâlâ sıkça yaşanan bir durum da olabilir. Benim başıma -onca yıldır- ilk kez geldi. İlk kez biri ilkokulumun yol tarifini sordu. Düşünsenize. Hem de onları neredeyse geçmişken durdurup, seslenip... Hem de okula çok uzak ve çok alakasız bir yerde sorması... Ne bileyim, hoş ve üzücü işte.

On (10) seneye herkesin elinde yol tarif eden aygıtlar olacağına kesin gözle bakarsak (bir on sene öncesini düşününce şu geldiğimiz durumu, geleceğimiz durumun göstergesi olarak kabul edebiliriz.) belki de son kez biri benden ilk ilkokuluma (birçok okul değiştirdim) giden yolu tarif etmemi istedi. Bunun ayrımına varmak da ayrı üzücü.

Duygulanılacak bir şey değil belki çoğunuz için ama ben öyküyü gördüm. Bitince kusursuz olanlardan.

2 Mart 2014 Pazar

Aranıyor



İhtiyaç Listesi yapacaktım başlığı da bu daha afili.

1- Hangi gazetenin verdiğini unuttuğum "Şirinler Takvimi". Bu takvimde 12 tane ev vardı. Her aya bir ev işte. (Gerçi 6 da olabilir emin değilim.) Bu evlerin içini görebiliyorduk. Şirine; Gözlüklü, Obur, Usta Şirin ve Şirin Baba'nın evleri vardı. Güzeldi. 2000 yılından önce, 1995 yılından sonra bir gazetenin hediyesiydi. Sabah, Radikal, Yeni Yüzyıl olabilir, hatırlamıyorum. Varsa verin onu bana, bağışlayın ya da satın.

2- Yine aynı gazetenin eklerinden birinde, yine Şirinler'in kırmızı bir uzay mekiği maketi vardı.

3- Mickey Mouse Dergisi'nin hediyesi olan kartonkumbarakasasını bulun bana Varyemez Amca'nın. Hediye NBA Kartlarını da.

4- Jason Williams'ın Sacramento, Baggio-Brescia, Ronaldo-Inter formaları varsa...

5- Çocukken türlü çiklet yapıştırmalarını (futbolcu, köpek, araba, çizgi film kahramanları, çeşitli soyut çalışmalar) yapıştırdığım efsanevi dolabımın kapağını, o sarılığı, biricikliği...

6- Arka Bahçemizi, Peynirli Çitos'u, Panço'yu, Mavi Doritos'u...

7- Bulmuşken A, T ve F'yi de bulun. Eski hallerini ama, yoksa hiç bulmayın.

8- Bir de hazır bunları bulmuşken Zooey Deschanel gibi kakülleri yakışan bir kadın bulun da terk etsin beni sonra. Şaka şaka.

9- Dövme için resme yetenekli birini arıyorum. (Bu gerçek.) Bir sözü dövmeleştirmesini isteyeceğim. Resmetmesini. Mükemmel olmasına gerek yok, fikir amaçlı. Hediyesi, yaşayan bir insanın vücuduna kendi çizdiği resmi silememecesine damgalatması.

Hadi eyvallah.


22 Şubat 2014 Cumartesi

"Jeux d'enfants" ve Biriktirilen Filmler Hakkında

  



   Eskiden korsan DVD alırdım. Saklanacak bir durum yok. Saklanacak bir durum, dememden aslında şimdilerde ne kadar utanç verici bir şey olduğunu düşündüğümü anlamış olmalısınız. Sonra Divx'e geçtim. Torrent kullanmaktayım hâlâ. Ama hiçbir işe yaramıyor. Sınırsız internetin anlamsızlığı içine düştüm.

   İçimdeki sinema aşkı bitti ne yalan söyleyeyim. Bir şey indirmiyorum da izlemiyorum da. Neredeyse yedi (7) senem sürekli film izleyerek geçti. Önceden de izliyordum elbette ama günde -düzenli olarak- bilmemkaçkere değildi. Belki bu yüzden, belki daha önce açıkladığım gibi film sektörünün tamamen bir kandırmaca olduğunu düşünmemden, içine para-prodüksiyon-set giren bir şeyin saf olacağını düşünmememden, ve saf ve çocukça olmayanın iyi olmayacağını çok çok iyi bildiğimden, artık senaryoları kötü yazılmış birer edebiyat metni olarak gördüğümden, yazıda veremeyeceği duyguları oyuncular üzerinden elde etmeye çalışan fantastikbilimkurgu yapmacık yönetmenliği, oyunculara hayvandan beter muamele eden sanatyönetmenliği, izleyiciyi bıktıran aptalromantiKomedi yönetmenliğinden usandığımdan da izlemiyor olabilirim. Ve olabilirim ki bir aşktı aramızdaki, bitince nefrete dönüştü. Bu da olabilir elbette. Her duygumu yoğun yaşarım.

   Buralara nereden geldik, şöyle esasında. İyi bir koleksiyoncuyum. Bu doğrultuda da çok para harcıyorum. Akıl almaz şeylere ne kadar para verdiğimi duysanız gülersiniz. Gülmenize bozulmam, gülünüz. Bazen ben bile şaşırıyorum ama sonradan hediye etmesi çok güzel oluyor. Her neyse, iyi bir koleksiyoncuyum madem dedim. Binlerce film izledim dedim, bari sevdiklerimin derlemesine girişeyim. Yüzden fazla film çıkmadı emin olun. Bunların içinde Türkiye'de baskısı yapılmayanları dahi buldum. Hem de bazılarını Türkiye'de. Şimdilerde ise belki on tane daha alacağım film kalmıştır. İşte tam da bu bağlamda yıllar önce izleyip hafif de olsa beğendiğim filmleri yeniden izlemeye başladım. Kimileri beş para etmez şeylermiş bunu anladım. (Ki bu çok önemliymiş.) Yaşla da orantılı sanırım bu. Yani film yaşıyla. Ne kadar çok film izlerseniz, bir süre sonra beğendiğiniz filmi tekrar izlediğinizde alacağınız zevk çok çok azalıyor. Tam da burada benim derlemeci ruh giriyor olaya işte. Eğer tekrar izlediğinizde dahi seviyorsanız bir filmi, başlıyorsunuz satın almaya. Jeux d'enfants ile ilgili bir şeyler de bu "sekans"lar sırasında söylemek istedim.

   Jeux d'enfants, Cesaretin Var mı Aşka?, Cesaretin Varsa Sev, Love Me if You Dare, özellikle kızlarımızın çok sevdiği türden bir film. Böyle bir ayrımcılık yaptığım için beni bağışlayın. Neyini sevdiğimi çok net hatırlamadığım ama sevmediğimi çok çok net hatırladığım bir film. Üzerinden yıllar geçmesine, değişmeme, onca gelişmeye rağmen belki benim kültürümden, çevremden, yetişme tarzımdan, hayata bakış açımdan, penceremden, belki bu tür (izlemeyenler izledikten sonra, izleyenler zaten, anlayacaktır) bir aşka tanıklık etmediğimden dolayı anlamakta hâlâ güçlük çektiğim yerler oldu. Neden mi izledim? İşte bu yüzden. Bu filmin orijinal Dvd'si alınmayı hak ediyor mu, etmiyor mu diye. Neyini sevmişim diye. Hâlâ sevmeyecek miyim diye. Vebenzerleri.

    Tüm bunları neden yaptıklarına hiç akıl erdiremedim. Bence bir şeyi (aşkı, oyunu) gerçeklikten bu kadar ayırmanız filmin başındaki güzelliğe yapılan en büyük ve en feci darbe olmuş.   (Oyunun bu kadar kötüye kullanılmasını ve hazinenin filmde birkaç kere yerlere atılmasını da hiç ama hiç içime sindiremedim.)

   Film başladı, ilk yirmi dakikasında ben bu filmi kesinlikle almalıyım dedim. Bulunmalı dedim. Çocuklar tam o sırada büyüdü. Güzel bir sahneydi. Otuz beşinci dakikalarında ise film bence doruk noktasına ulaştı. Kız "Bu senin için bir oyun mu?" dedi. Sonra birkaç konuşma ve son. Burada bitmeliydi işte film. Fin, dese ayakta alkışlardım. Ama şu haliyle benim için yarısı boşa çekilmiş bir filmden öte değil. Gerçekten öyle. İşte inanılmaz Belçika sokakları olabilir filmde, olağan olmayan bir aşk, tutku ya da yönetmenin dediği gibi zorlama benzetmelerle sonunu Budizm'e filan da bağlayabilirsiniz. (Ki gıcık olduğum sahici olmayan ve Avrupai metaforlar, deminki benzetme gibi.) Ne yazık ki çok mantıklı ve çok romantik gelmiyor işte bana bunlar. Daha iyi aşk filmleri sayabilirm Jeux d'enfants'tan ama bu kadar sağlam bir başlangıcı olan çok çok az. 90 dakika olduğu düşünülürse film 45 dakikadan ibaret olmalıydı. Hani izleyici anladı artık, oyun değil, seviyorlar birbirlerini (ki bence sevmiyorlar), uzatmanın alemi yok. Ner'dee.. 

   İşte tam bu nokta, sinemadan artık neden nefret ettiğimi göstermek için güzel bir örnek olurmuş gibi geliyor. Filmin yarısı boşa mı çekilmiş dedik. Evvela 45 dakikalık bir film vizyona giremez. Girse gişe yapmaz. İnsanların anlaması için her şeyi anlatmalısınız ya da Dvd'lerin özel bölümlerine, gazetelere sonunu açıklamalısınız,  bir şeyi o kadar vura vura anlatmalısınız ki işin cılkı çıksın ve tüm alıklar (Bilge Karasu'ya selam ve rahmet) ne döndüğünü anlasın. Sonra başrolleri sevgili yapmalısınız. Prodüktör bulamazsınız 45 dakikalık ya da bence 20 dakikalık film için. Para, oyuncular, kameralar bulamazsınız. Haberler, reklamlar yapamazsınız. Ve belki de bu şekilde bir eleştiri yazısı alamazsınız çünkü tüm bunlar olmasa benim de haberim olmazdı filmden ve bu yazıyı yazamazdım.

   Jeux d'enfants (filmin esas adı diye bunu kullanıyorum sürekli, yoksa başka bir manası yok), çocuklar büyüyene kadar mükemmel bir öykü. Büyüdükten sonra "Bu senin için bir oyun mu," kısmına dek fevkalade bir film. Ama yok futbolcu koca, yok nikâh, yok yemekte elbise, tren sahnesi çok ama çok gereksiz ve yazıda birkaç kez kullandığım gibi zorlama. Sonunu ben beğendim. O muğlak durumu sevdim yani. Yoksa kimse öyle bir şey yapmaz, makine de dökmez onu size söyleyeyim, görünürler. (Fazla bilgi vermemeye çalışıyorum izlemeyenler için.)

   Neden bunları yaptıklarına akıl erdiremedim diyorum ama erdirdim aslında. Gerçek dünyanın sıkıcılığından kurtulmak, işte Fransız sanatı vs. değil durum. Tamamen gösteriş, izleyiciyi kendine çekme ve doksan dakikaya tamamlama çabası. Yaptıklarından çocukça olanlarını kimse benim kadar sevmemiştir inanın. Ancak o duygu gidince (buna samimiyet demek istemiyorum çünkü tam karşılığı bu değil, samimiyet de pek samimi bir laf değil) ben geriliyorum. Ama yine de ilk yirmi dakikası için veya otuz beş her neyse, günün birinde koleksiyonuma ekleyeceğim. Şimdi değil. Belki sonra. Sonra.

15 Şubat 2014 Cumartesi

On ve Yedi Adımda Yazan İnsandan Yazara Geçiş Süreci



1- Yayımlanmamış yazan.

2- Yayımlanmış yazan.

3- Kitabı yayımlanmış ama tutmamış yazan.

4- Kitabı yayımlanmış ve tutunmuş yazan.

5- Kitabının ikinci baskısı için daha iyi bir yayıneviyle anlaşmış yazan.

6- Nihayet yazılarından para kazanmaya başlamış yazan.

7- Çok satan yazan.

8- Kitabı başka dillere de çevrilmiş yazan.

9- Ülke çapında adı duyulmuş yazan.

10- Belgeseli yayınlanmış yazan.

11- Kıtasında adı duyulmuş yazan.

12- Sokağa, kültür sanat merkezine, fakülteye ismi verilen yazan.

14- Dünya çapında tanınan yazan.

15- Dünya çapında ödüllü yazan.

16- Kitapları klasikleşen yazar.

17- Yayımlanmış ama zamanında değeri bilinmemiş, çağının ötesinde yazan.


8 Şubat 2014 Cumartesi

-Bulunsun




"Deli, güzel, yaralı, hasta, kırılmış, incinmiş insanları seviyorum. İnsan ıstıraptır, hastalıktır, budalalıktır, incinmektir."

"Büyükada'da bir türlü öpmeye cesaret edemediğim liseli can kız Nermin. Yahya Kemal'den dizeler okumaya yeltendiğimde kıkırdayıvermişti."

"Hakaretleri ve övgüleri aynı ilgisizlikle dinlerseniz, o zaman, erdemde ilerlemeler yaptığınıza inanabilirsiniz."


21 Ocak 2014 Salı

Yasal olarak zorunlu olmadığım kimseyi sevmiyorum.



Kendime mi benzetiyorum, babama mı,
hatırlamadığım dedeme mi, çevremdeki erkeklerden biri.
Ama kim, bilemiyorum. Çok seviyorum.

Squidward gibi. O benim kesin.

Bir köpek var, ona çok ama çok üzülüyorum. Birbirimizle olan iletişimimizden çok katmanlı dünyevi açıklamalar, insanlık halleri ve türevleri, kısa öyküler, göz kırpıştırışlarda kaçırdıklarımızı filan anlatmak istiyorum ama odaklanamıyorum.

Sıkıcıyım.

Köpek metafor değil, Diyojen de.

Sıkıcı değilim.