27 Nisan 2013 Cumartesi

Bak Bunlar Çok Güzel



   İnternette de yokmuş hazır, dursun bir köşede öylece sır gibi. Kim olduğunu bilen varsa beri gelsin, filtre kahvesi benden.


   "Eski, bildik gardıroplarımızın cilalı damarlarında, oyuklarında, budaklarında o günlerden kalma ne acılar var acaba? Onların üzerinde neredeyse dümdüz edilmiş, tanınmayacak derecede cilalanmış olan o eski çizgileri, gülümseyişleri, bakışları kim tanımlayabilir ki?"

   "Bu düşkünlükteki derin anlamı, renkli dokumalar, mukavvalı alçılar, yumurtalı boyalar, üstüpü ve testere talaşı için duyduğum tutkuyu anlayabiliyor musunuz?"

   "Bizse tam tersine, maddenin gıcırdamasını, direnmesini, biçimsizliğini seviyoruz. Her bir hareketin, her bir kıpırtının arkasında onun süredurumunu, ağır çabalarını, ayı gibi hantal olduğunu görmekten hoşlanıyoruz."


20 Nisan 2013 Cumartesi

Al Sen De Büyüyorsun Gün Be Gün Acele, Küçük Bir Kızı Üzmeye

 
 

   Sadece üstteki cümleyi yazmak da yeterdi sanırım.

   Sonra diyorlar ki neden Candan Erçetin, neden Mete Özgencil, neden Sezen Aksu. Tüm bu aşağıda yazılacak kelimeler, "Al" diye bir şeyi renk anlamında kullanmamalar, küçük eller, belki de ninniler, ezgiler için.

   Bunları yaparken nazik olabildikleri için.

   Durduk yere acı çektiren şarkılar diye bir terim varsa bu ona uyabilir kesinlikle. Acı çekiyorsun, çok üzülüyorsun. Hele hele "Ah," çok diyorsan, kız çocuklarını çok seviyorsan, erkeksen, hiç istemediğin gibilerden olma yolunda hızla ilerliyorsan, kalbin varsa, bir sürü şeye üzülüyor ve bir şey yapmıyorsan, daha da çok.

   Büyüme, olgunlaşma-yaşlanma arasında mekik dokurken, hayat takıntısıyla dolu oluyorsun. Garip.

   Bu "Ninni", başka ninni. Tüm olamayanlara.





Ah, o da senin gibi
Bir anne kuytusunda
Uyumuştur mahmur, temiz


Al sen de büyüyorsun
Gün be gün, acele
Küçük bir kızı üzmeye


Söz ver bana bebeğim
Söz ver ak sütüm için
Korkmaksızın seveceksin


Neden hoyrat bu kader
Neden kırılır bu kalpler
Nasıl can yakar bu küçük eller





Not: Sizden ricam bu şarkıyı da piç etmeyin, aptal sosyal medyanızda. Usulca dinleyelim. Gece gece ağlayalım. Işıkları, telefonu kapatıp, sesi sonuna kadardan biraz azıcık kısık şekilde açınca etkisini daha çok gösteriyor.



13 Nisan 2013 Cumartesi

Sonu Sürprizli Filmler


İnsan her geçen sene geçtiği senedeki kendini beğenmiyor. Bunu kelimelerle oynayarak daha farklı ve güzel bir şekilde ifade edebilirsiniz. İnsan bir de bu tür aforizmaları daha çok kendinde hissettiği eksikliklerden sonra çıkarabiliyor. Ben mesela, takılmıştım ya Rimbaud'nun sözüne, ben başkasıyıma, her an başkasıydım ya o günden beri aslında dünyam daha aydınlık diyebilirim, her sene başkası olmak pek de sorun yaratmayacaktı çünkü.

Bu tür/tip filmler, kendi tecrübelerime göre, belli miktarda film izlemiş ama kendisini etkileyecek olan o güzelim filmleri henüz izlememiş olanlar için geliştirilmiş sanki. Ben de bir zamanlar böyleydim. Sonu güzel olsun da filmin, en azından karşısında geçirilen iki saat bir anlam kazansın bari diyebiliyordum, çok terbiyesizmişim diyorum şimdi kendime. Ki o zamanlar da kendimi iyi bir film izleyicisi sanıyordum, nereden baksanız yüzlerce film izlemişliğim vardı çünkü.

Şimdi size sonu şaşırtıcı (başlık bilerek sürpriz seçildi okur, anla bunu) biten hiçbir film artık beni şaşırtamaz deyince belki inanmayacaksınız, belki ne burnu büyük bi' tip diyeceksiniz ama öyle. Kaçarı yok. Bu çok film izleyip, filmlerin sahtekârlığını görünce kendiliğinden edinilen bir güç. Öteki taraftan filmleri Çehov'un şu sözüne göre izlerseniz her şeyi tahmin edebiliyorsunuz, evet mâlum söz:

"Duvarda asılı silah, oyunun sonunda mutlaka patlar."

Diyelim ki filmde bir kız var, bir daha gözükmüyor mu filmin sonu şüphesiz o kıza bağlanacaktır. Yahut diyelim ki, ölümden korkmayan bir karakter mi var sonunda mutlaka ölecektir. Bu durum yeni nesil roman ve filmlerde hiç sekteye uğramaz çünkü detaylar belirliyor günümüz filmlerini ve edebiyatını. Yazan veya yöneten de böylece çok akıllı, sizden çok çok akıllıymış gibi görünen ama bu kadar basit ve mutlaka bir açığı olan ve şüphesiz bi' mantık hatası barındıran numaralar yapmaya yeltenince de sizin onlara olan saygınızı -varsa- sıfırın altına indiriyor.

Ne var ki, bunun tersini yapmaya çalışınca da yönetmen, yine bence, çok daha kötü bir hâl alıyor durum. Eğer sezilirse dünyadaki en kötü durumlardan biri daha ortaya çıkıyor: İnsanları aptal yerine koyar gibi yapıp aptal yerine koyma. Çok acıklı sonumuz. Üstelik bunları sanattan biraz anlayan, düşünen insanların yapması en fenası.

Sözü hatırlıyor musunuz şu Çehov'unkini. Yazının sonunun nasıl bağlayacağını tahmin etmişsinizdir o zaman. Evet, havada kalan paragrafa, oraya geliyorum. Birkaç yıl öncesine kadar yönetmen olmak istememe ne demeli peki, her şeyi bırakmama bunun için? Bazen bir güç var ve sizi bir yere gönderiyor, bundan pişman oluyorsunuz, şikâyet ediyorsunuz filan o anda ama memnun ediyor bu sizi sonradan, iyi ki orada değilmişim diyorsunuz ya da iyi ki bunları yaşamışım. Buna tanrısal güç de diyebilirsiniz ya da eskiden istediğiniz şeyi seneler geçtikçe istemediğinize karar vermiş olmanıza da yorabilirsiniz artık çok uzaklarda kaldığından o hayâl yahut gerçekten hem istemediğinize karar vermişsinizdir hem de tanrısal bir güce inanıyorsunuzdur ya da bunların hepsi tamamen bir tesadüftür, beyninizde oluşan bir illüzyondan ibarettir, gözlerinizi kapadığınız anda görebildiklerinizden arta kalanlardır.