24 Ocak 2013 Perşembe

Albert Camus'ye Mektup

           


           Çok Sevgili Bay,

  Felsefenin aslında tek bir sorunu olduğunu, bunun da intihar olduğunu söylediğinizi biliyorum. Çok da haklı olduğunuzun farkında olduğumu belirtmek isterim. Demeliyim ki siz göçtükten sonra, çok şey değişti bu dünyada.

  Öncelikle cep telefonu diye bir şey çıktı Albertciğim. Bu cep telefonlu insanlar, çok çabuk ürüyorlar. Nedenini anlayamadığım bir şekilde. Bu telefonlarla bütün toplu taşıma araçları dahil her yerde bağırarak ve hatta ineceği yere kadar konuşabilmekteler. İnsanların sıkıntılarını sen de duyuyorsun ister istemez Bayım. Dinlemek senin benden daha iyi bildiğin gibi bir şey gerektirir ama duymak öyle değil. Her şeyi duyarsın. Dinlemesen de duyuyorsun. Bilgisayar değilsin ki. (Bilgisayar dedim de sen onu da bilmiyorsun, şimdilik zamanımızda yaşayan insanlar birer bilgisayar deyip bahsi kapayalım, olur mu? Hem sen çok tanım sevmezsin ve bu da senin için yeterlidir, değil mi?)

  Bu insanların dertleri üstelik hiç bitmiyor. Biri kapıyor biri başlıyor, birini kapıyor ötekini arıyor. Özellikle kızlar bu işin elebaşları. İnsanları cinsiyetlerini göre ayırmak çok ayıp biliyorum Albertciğim ama n'apayım? Ağızlarını yaya yaya (Bu deyim de yeni çıktı sayılır; hatta ben de yeni çıkmış sayılırım, o yüzden bu kötü sözcükleri kullandığım için bana kızma sakın Bayım.) sanki kendi evindelermişcesine, saat kaç olursa olsun konuşuyorlar. Demem o ki hiçbir şey değişmedi hayatta iyi anlamda, her şey daha da kötüleşiyor. Bu telefonlardan müzik de dinlenebiliyor. Müziğin çok hafif çıkan sesine laf edebilen insanlar -bunlar da belli yaştaki baylar oluyor genelde-, konu kızlar ve onların konuşacağı, ama saatlerce konuşacağı, ama inene dek konuşacağı sevgilileri ya da dedikoduları olduklarında hiç ses edemiyorlar Albert Bey. İçimiz dışımız ayrımcılık olmuşken ben kadın ve erkek diye ayırmışım çok mu?

  Mamafih, benim onları eleştirel bir biçimde yaptığım gürültülü kendi kendime konuşmalarımdan korkuyorlar sevgili Bay. Buna inanabiliyor musunuz? Herkesin elinde canı olmayan bir cihaz var ve bunu kulağına götürüp konuşunca her şey süt liman, ve bağırarak ve susmamacasına konuşsan dâhi; ama elinde bir şey olmadan bağırarak konuşursan sana deli diyorlar. Sorarım sana sence hangisi delilik? Elinde saçma sapan bir cihazla mı konuşmak, yoksa kendi kendine mi? Hangi insan daha yalnızdır ayrıca ya da hangisi daha insan kalabilmiştir; elinde telefonu olan mı, olmayan mı? 

  Tutunamıyorum Bay Camus. Olmuyor. İnsanları anlamaya adanmış bir ömür zaman kaybıdır Yabancı. Bu benim kendi sözüm evet. Beğendiniz mi, çok sağ olun. Fakat, kendi toplumumu geçtim ben artık Yabancı. Bu bir Veba'dır ve artık tüm dünya böyledir. Kaçacak yer yok Yabancı. Tek bir ülke var, o da dünya. Tek sorun o yüzden intihar. Şimdi seni daha iyi anlıyorum. Peki ne yapmalı? Sahiden cesaretim yok. Hâlâ insanları anlayamıyorken, Tanrıları anlamaya çalışmak da bir o kadar saçma değil mi Yabancı? Eskiden de böyle miydi? Esasen bunu merak ediyorum. Hem de çok merak ediyorum. 

  Cevabınızı dört gözle bekleyeceğim. Bir de çağımızın çok iyi kalecilerinden birinin imzalı eldivenlerini takdim etmek istiyorum size naçizane.

Sonsuza kadar sizin,
C.


19 Ocak 2013 Cumartesi

Bi' Hikâye Daha Güzel Bitebilir Mi?


  Karısı, "Dışarıya mı çıkıyorsun sevgilim?" diye sordu.
"Biraz hava almak istiyorum," dedi doktor.
"Nick'i görürsen annesinin onu görmek istediğini  söyler misin ona, sevgilim?"
  Doktor sundurmaya çıktı. Tel kapı ardından pat diye kapandı. Kapı pat diye çarpınca karısının soluğunu tuttuğunu unuttu.
  Perdeleri inik pencerenin dışından "Afedersin," dedi.
"Ziyanı yok, sevgilim," dedi kadın.
  Sıcakta avlu kapısından çıktı. Çamlığa giden patikadan yürüdü. Koru böyle sıcak bir günde bile serindi. Nick'i bir ağaca sırtını dayamış kitap okurken buldu.
"Seni annen istiyor git gör," dedi.
  Nick, "Ben seninle gelmek istiyorum," dedi.
  Babası ona baktı.
"Peki, gel öyleyse," dedi. "Kitabı ver cebime koyayım."
  Nick, "Ben kara sincapların bulunduğu yeri biliyorum baba," dedi.
"İyi," dedi babası. "Oraya gidelim."

4 Ocak 2013 Cuma

Siz de bıkmadınız mı?


                     
  Bu tip "basit" başlıklar ve başlangıçlar son derece basit insanlar için atılır. Onlar hakkında yazı yazmak bile onların istediği bir şeydir aslında ama yine de kendini tutamazsın.

Milyon dolarları alıp götüren adamların, sanki ihtiyacı varmış gibi yaptığı gösterileri vizyona sokması ne kadar normalse, çocuklarını medya malzemesi yapıp, bundan yeni çıkaracağı film, albüm, oyun veya kitabı için rant elde etmesinin de bir o kadar normal gözükmesi...

 Yine o reklam filmlerini sadece kendi filminden önce çeken ve sadece kendi filminin reklamını yapmak için yapan -çünkü yine yedi sülalesine yetecek kadar parayı yıllar önce reklam çekmeden kazananlardır bu kişiler- insanların hiç yadırganmadığı bir ülkede yaşamak. Dahası, kimsenin bu tip durumlar üzerine sinir harbi geçirmediği bi' yerde yaşamak fevkâlade sıkıntı verici.

 "Zeki, komik ve bizden biri" yakıştırması yapılan insanların dinci, kapitalist, faşist&onursuz, gurursuz, para için babasını satacak olan karakterde olduklarını anlamak için deha olmaya gerek yok. Reklam afişleri, kimlerle takıldıkları, mavi-turuncu renklerin hakimliği, medyayı kullanım tarzları, sakallar ve ağzına almaktan bir türlü bıkmadıkları yaratıcıları bunları ayırt etmeye yetiyor.

 Bu ülke demişken dünyayı da atlamamak lazım. Kainatın en çok para kazanan yönetmen ve prodüktörleri de tek bir kitabı üç (3) filmde çekme kararı almış. Dünyadaki gerizekâlı sayısını anlamak için yapmış olmalı. Kitap, daha önce devam filmleri çekilen kitapların toplamının 5'te 1'i kadar! Ve bu son zamanlarda ortaya atılan kitaplardan uyarlanma filmleri iki bölümde çekme geyiğinden yola çıkılarak "Biz 3D yaptık, 3 kerede çekelim," düşüncesi nedir çözebilmiş değilim.

  Demem o ki hepinizin...

  Hepinizden iğreniyorum.