28 Aralık 2013 Cumartesi

Olmalı mı, Olmamalı mı?


   Roman konusunda Borges'le aynı fikirdeyim, kısa hikâyede de elbette. (Gerçi hikâye değil, öyküyü tercih ediyor kendisi.) Borges de roman okuyamayanlardan. Bunu dert etmiyor çünkü öyküler çok daha zor, yalınyoğun ve okunması daha zevkli, üstelik ayrıcalıklı metinler. Daha başka insanların okuyacağı anlatılar.

   Bütün bir yılı okumak zorunda hissettiğim türlü türlü öykü kitaplarıyla geçirdim. Hemen her türünü okudum. Hemen her yazardan bir şeyler okumaya çalıştım. Kendimi ancak böyle geliştirebilirdim çünkü. "Hepsinden bir şeyler öğrenebilirim, o halde neden hepsinden okumayayım," diyerek. Belki yaptığım iğneyle kuyu kazmaktı, bilemiyorum. (Seneye daha derin kazmayı yeniden deneyeceğimi biliyorum.) Onlardan ayrı düşünemiyorum artık kendimi.

   Hepsiyle geçirdiğim vakitten elbette mutlu olmadım. Çoğu kişinin çok sevdiği öykücüleri hiç sevmedim, bazılarını hiç anlamadım. Isınamadım, alışamadım. Anlamadan okumak diye bir şey var. Çevirmene suç atmak diye de bir şey var. Ne diyorsun Allahın Belası demek de var. Ama zamanla tüm bunları aştım. Çünkü güzel şeyler esasında. İçinde bulunduğun anı fark etmek var ya, hah işte o. Sana nereden gelip, nereye gidebileceğini gösteren küçük ipuçları. Öykü, ilginç bir olayı balkonundan izlemek esasında.

   Bu girizgahtan sonra, yazıda aslında neleri sevmediğimden, nelerin olması gerektiğinden konuşmak istiyorum daha çok.

   *Öncelikle tonlarca sayfa bir laf etmeyen birkaç insan grubu beni sinir ediyor. Bu bağlamda öyküde kesinlikle diyalog olmalı. Diyalog olmayan bir öykü bana ve gözlerime zulüm gibi geliyor. Yavan geliyor. Konuşturun şu insanları. İç konuşmalarından daha çok olursa susmalarından anlarız zaten öbürküleri. Yeter ki kelam etsinler iki.

   *Yer ve mekan tasviri çok da önemli değil insan durumlarından.

   *Öykü bittiğinde, çok sevdiğimiz bir abla yazarın dediği gibi, açıklanamaz bir gizem ortaya çıkmalı. Hikâye bazı şeyleri açıklamalı ama her şeyi değil.

   *Anlatılmayan, bilinmeyen, arta kalan şeyler çok önemli. Bu bağlamda tanrısal anlatıcıdan kaçınılmalı.

   *Öykü ağızda buruk bir tat bırakmalı. Ekşi şeyleri seven insanlar öykü okumalı yahut.

   *Öyküde artık lütfen ama lütfen şu yazarlar geçmesin:  Kafka, Beckett, Freud, Nietzsche, yer yer Shakespeare ve ek olarak da Van Gogh. Bu insanları kullanarak öykü anlatmayı ilk kim akıl etmiş bilmiyorum ama bana göre çok ama çok yavan bir anlatım metodu. Yani bunalımlı bir adamdan bahsederken Kafka'dan da söz etmek, görülen rüya için yapılan çağrışımlarda Fred'u büyük harflerle anmak, saçma, gereksiz, özensiz bir anlatım. Kolaya kaçma. Unutulan şey şu ki, işin zor kısmı zaten öyküyü yazmak. Kurmacaysa üstelik. Kısa zaman var, kısa alan var, ve bu alanda hem öyle şeylerden bahsedeceksin hem de öyle şeylerden bahsetmeyerek öyle bir yoğunluk yaratacaksın ki ne Kafka ne Beckett demene gerek kalacak. Anlıyor musun? (Bu hatalara zamanında ben de çok düşüyordum. Kafka'yı mı öğrendim ya da seviyorum, çat, allı-pullu yazının yanında Kafka filan de, bir şey sansınlar yazını. Gibi.)

   *Şiirsel ağdalı yazma, ya da yazıyorsan uzun cümlelerle bundan bahsetme. Kısa bir cümledeki şiirsellik hiçbir şeyde yoktur, inan bana.

   *Çok fazla virgül kullanacağına arada bir nokta kullan.

   *Satırbaşı ürkünç bir şey değil, kullanıver.

   *Etnik şeyler, hem tüm insanlığı ve onların durumlarını ilgilendiren şeyler değil, hem de anlaşılacak bir şey değil. Bu belirtilmezse okuyan ama o etnikten olmayan anlamaz, açıklarsan da öykünün anlamı kalmaz. Köşe yazısı olur. Bunlardan kaçınmak gerek.

 Yukarıdakiler elbette benim maddelerim. Emin olun çok az öykücü bunlara uyuyor. Bunlara uymayan kötü öykücü, kötü öykü diye bir şey de yok. (Bana göre öyle ama, genel kanıya göre olmayabilir.) Bilakis çok sevilen öykücüler -yukarıda da dediğim gibi- bu metodları uygulamıyor. Bunlar benim bir sene içinde çıkardığım, biraz da kendime dair şeyler. Belki de ileride düşüncelerim değişir ama şimdilik böyle. Her şeye rağmen bir senem şöyle bir kenarda dursun.

Değil mi ama?


Fotoğraf:

-Kısa Hikâye-

-Benim öyküleri yayımlayacak mısınız?
-Hayır.

Son.-

12 Eylül 2013 Perşembe

Orhan Pamuk ve Ben Bir Ağacım üzerine


Orhan Pamuk'un, ülkemizin öteki pop yazarlarından farklı bir yerde durmasının tek nedeni var. Yeteneği. Onun yeteneğini kimse inkâr edemez. Kimileri bu yetenek sözünü sevmez, çalışmak der. Çalışmak önemlidir gerçekten. Orhan Pamuk da çalışmak der. Hatta bununla ilgili -belki para kazanmak için- kitap da yayımlattırmıştır. Ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Hatta çalışsaydı daha iyi yazabileceğine de inanıyorum.

Geçenlerde YKY'ye geçti Orhan Pamuk. Kıyamet koptu. Bir de yeni kitap çıkaracakmış orada, ve bu kitabın tanıtım ekini yayımladı YKY. (Paralı elbette. Eğer YKY'den alırsanız 5 lira 10 kuruş!) İçinde yeni kitabının bir bölümüyle birlikte, eski kitaplarından Pamuk'un deyişiyle hikâyeler de var. Tek tek okunabilen. Tam bu noktada Orhan Pamuk'un kitabın önsözünde bahsettiği "değiştirmek istediğim, üzerinde hâlâ oynamalar yapmayı sevdiğim metinler var," sözü bence bir yazar için söylenmemesi gereken bir söz. Yayımlandıktan sonra bir yazıyı değiştiremezsiniz, değiştirmek istiyorsanız da bunu okurlara söylememelisiniz. Samimi gibi görünen ama samimi olmayan bir laf. Her yazar eski yazdığını beğenmez ve değiştirmek ister ama Orhan Pamuk olduğum halde bunları söylüyorum demek sanki itici.

Yine kitabın adı, çıkan dönem itibariyle çok manidar. Ben Bir Ağacım. Evet belki Benim Adım Kırmızı'da bir bölüm ama, Gezi Direnişi'nden sonra bu isimle çıkması, Kadıköy, Beşiktaş ve Taksim gibi YKY'nin kemik kitlesini oluşturan halka selam çakar vaziyette. Geçelim.

Kitabın sloganıysa hayatımda duyduğum en büyük, en feci, en aşağılık slogan: "Herkes İçin Orhan Pamuk" Ne demek yani bu, en kolay okunan metinler herkes için mi oluyor, herkes ne demek ayrıca? Bana göre Hemingway çok kolay okunan metinler yazar, ama ne anlattığını anlamak için belki de karmaşık yazarak edebiyat yaptığını zanneden nesilden daha çok üzerinde durulması ve düşünülmesi gerekir. Geçelim. (Şu son iki paragrafta söylediklerim o kadar saçma ve uzatılmalık ki, bu yüzden Geçelim diyorum, yoksa yazılması gerekenler bitti diye değil daha çok edebi yönünü yazmak istediğim için.)

Orhan Pamuk, "Kafamda Bir Tuhaflık" adlı yeni çıkaracağı kitabında, yine kendine çok benzer birini anlatıyor. Tanrısal anlatıcıyla. Bu anlatım metodu eski olsa da, romanlar için en uygun yol. (Çok şey anlatabilmek için.) Romanın okuduğum bölümlerinde pırıltılı yerler mevcut. Burnunun direğini sızlatan. Ama en başta da dediğim gibi, Orhan Pamuk belki de çalışsa, ileride düzeltme ihtiyacı duymayacağı metinler ortaya çıkarabilir. Bu yeni kitabında da maalesef böyle yerler mevcut.

Örneğin, ki sevmem örneğin demeyi, Kar romanıyla sivrileşen ve iyiden iyiye siyasete bulaşan metinleri eskiden olduğu gibi alttan alta verse çok daha güzel olur. Bu tamamen kendi düşüncem. Gözüme çarpan, aklımda kalan örneklere geçecek olursak:

Tıpkı uzak ve dağlık bölgelere gücü yetmeyen Osmanlı padişahları gibi,

Her şeyi vatanı için yapan Atatürk gibi,

O zamanlar kimse Kürt kelimesini kullanmazdı,

Osmanlıdan kalan duvarları kireç boyasıyla beyaza boyayıp şehri kışlaya çevirdiler (Aynı cümlede hem boyasıyla yazıp, sonra boyayıp ile devam etmek bile ne kadar çalışmadığının göstergesi olabilir. O yerler pekâlâ başka kelimelerle anlatılabilir.) gibi birçok siyasi, kendini çok belli eden cümleler var. Bunlar olabilir de, ama okurken, Ne alakası var ya burada bu benzetmenin dedirtmeyecekse.

Bir de tavsiyem, ki tavsiyem olamaz önerim, bu tür yazarın düşüncelerinin metinde olmaması, karakterin düşünceleri olabilir, buna hiçbir şey diyemem (karakterin de yazara çok benzemesini sevmem gerçi) ama karakterin de yukarıdaki gibi bir düşüncesi yok, daha ortaokul çocuğu zaten.

Durduk yere yazar olarak konuya müdahil olup, eski zamanlardaki gibi gereksiz benzetmelerle kendi siyasi görüşünü ortaya çıkarıp, cânım metini pop yapıyorsan ben senin heba ettiğin yeteneğine de üzülürüm, benim kaybettiğim zamanıma da. Ya kendimi anlatıyorum otobiyografik romanım diyeceksin, ya ben anlatıcı ile yazacağım diyeceksin. İkisini de demezsen ya anlatım tekniğin yanlış üstadım, ya bu adamın anlattıklarının başka bir amacı var diye düşündürtüyor bana ister istemez. Ama dediğim gibi olursa bu düşünceler de sırıtmaz ve biz karakterin fikirleri der, yine geçeriz.

Orhan Pamuk eminim ki daha iyilerini yazabilir ama çok satmak, günümüz iktidarına yaranmak, pop (popüler) olmak için bu tür şeylere girişmesi beni çok ama çok üzüyor. Kara Kitap, Yeni Hayat, İstanbul, Babamın Bavulu gibi kitaplar yazmış birine hiç yakışmıyor. Hem de paraya ve üne edebiyat anlamında yükselmekten daha az ihtiyacı olan biri için yaptıkları, çok manasız geliyor.


23 Ağustos 2013 Cuma

Bazı Şiirler Kısa Hikâyelerin Hasıdır



Kısa hikâyelere yüklediğim anlamı anlatmaya bile kalkamıyorum. O kadar uzun ki, bir ara yazayım dedim yazamadım. Şiirde de, özellikle çeviri şiirde, çok güzel kıpkısa hikâyeler oluyor. Şiirli söylenmesi, çok yalın ve vurucu olması ve şiirden pek de nasibini almamış olması onları kısa hikâye havasına bürüyor. Bu da dünyadaki en tatlı şeylerden biri kesinlikle. Sizi sebepsiz mutlu ediyor. Çikolata gibi. Yani tatlı gibi.

İki örnek vereceğim başlıkla ilgili. Aslında ikisi de epey şiir ama daha çok kısa hikâye olduklarını düşünüyorum. Biri Amerika öteki Asya'dan.

*

Biri, herhangi biri, neden bunca zaman bir şiir kitabının yayımlanmadığını merak ettiğim abim Carl Sandburg'un şiiri. Ve güzelim Ali Püsküllüoğlu çevirisi. Onca ödüllü adam halbuki, Türkiye'deki yayın-evleri ciddi anlamda tuhaf.


DUVARCININ AŞKI

Kendimi öldürmeyi düşündüm, ben olup olacağım bir duvarcı,
  sen eczanesi olan bir adamı seven bir kadınsın diye.
Alıştım, umurumda değil; tuğlaları eskisinden daha düzgün diziyorum 
                                ve şarkı söylüyorum inceden, elimde mala, öğleden sonraları.
Güneş gözlerime gelip de merdiven titrerse altımda ve tuğlaları da
  yanlış yere koyarsam, anla ki seni düşünüyorum.









Asyalı abimiz ise çok yüzyıllar önce yaşamış. Çinli esasen. İsmi Po Chu-I. Zıpır çevirileriyle ünlü Orhan Veli Kanık usta dilimize aktarmış. Orhan Veli'nin kendi de çevirileri ve şiirleri kadar zıpırmış. Hatta bazı çevirdiği şiirleri aslında çevirmediği, uydurduğu, kendisinin yazdığı bile söylenir. Bu öyle mi bilmem ama çok beğendiğimi söyleyebilirim. Benim hissetiklerimi hissetmeniz önemli bunu okurken tabii ki (belki size fazlaca basit ve saçma gelebilir), ama her şiir okuyan her kişide farklı anlamlanır bu da onlardan. Çok hüzünlü, çok yalın, aynı zamanda dopdolu ve çok vurucu bence. Her ikisi de.
SABAHA DEK
Bütün gün ayaktayımdır; avluda; 
Otururum lâmbanın altında, sabaha dek;
Öyle bir sır ki bu, kimseler anlamaz;
Göğüs geçirim, arasıra.

4 Ağustos 2013 Pazar

Ahmet Erhan Anım


Geçenlerde sipariş verecektim internetten, yine kitap alacaktım.

Bakarken kitaplara, imzalı olanlara da bakayım, dedim, Uygun bir şey çıkarsa alırım. Garip olan bu değildi.

Ahmet Erhan'ın ilk şiir kitabının, ilk baskısının imzalısını gördüm. Dedim, Alsam mı almasam mı.

Yine hayaller kurmaya başladım, dedim, Nasılsa ileride yazar olacağım, Ahmet Abi genç, alırım imzalatırım, hem de kendi adıma. Zaten çok da beğenmemiştim son aldığım kitabını.

Aldım.

Neden aldım hatırlamıyorum, ama aldım.

Geçenlerde yazışıyoruz, mektup arkadaşımla. İnternet üzerinden. Dedim böyle böyle bir yazar var, 1 Ağustos'ta. Tanıyorum ben onu, dedi o da.

Bir şeyler oldu ve okuyamadım onu, dün geceye dek. İçim sıkıldı ve kitabı bıraktım.

Sabah kalkınca okudum, bitirdim ve kitaplığa koydum. Açtım bilgisayarı ve öldüğünü gördüm.

Onca ölmeli şiir, üzerimde yarattığı etki, 'Bugün de ölmedim anne' diye sevinirken bir gece ölmek. Oysa tanışacaktık, ben kitabımı kendi adıma imzalatacaktım, sen beni sevecektin, hikâyelerimi beğenecektin. Amerikalı şairlerden bahsedecektik.

Hiç tanımadığım bir insanı çok seviyorum artık, öyle fazla okumadan üstelik.

Bu yazı da yazılacaktı, alıntı yapılacaktı birkaç şiirinden. '80 öncesi insanları anlamak için bu kitap okunmalı diyecektim. Ve insanları anlamak için de. Çünkü '80 öncesi ve sonrasıyla insanları çok değiştirmiş diyecektim. Ve buna, benim bir zamanlar inanmadığım gibi inanmıyorsanız, yakılan her kitabın ardından gözyaşı döken bu abimi okuyun diyecektim.

Sonra hakkı verilmiyor pek diyecektim bilmiş bi' edayla, Cahit Külebi gibi. Sonra Cahit Amca'dan birkaç şiir koyacaktım. Ondan bahsedecektim. Bak bu adamı da bilmiyorlar diyecektim. Bunları hiç okumadı kimse bunca yıl, görmezden gelindi filan.

Bu yazı da hiç yazılmayacaktı. Ne güzel olurdu. Ve keşke hiç yazılmasaydı.

---

"Gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı."

"Acı, takunyalar giyererek yürürdü yüreğimde
Sevincinse tüyden ayakları vardı."

"Sokaklara bakan pencerelerde
Gözlerimin izi kaldı artık."

"Özlediklerim artık özlenmekten yorulurlar."

"Mermerlerin üstüne kazınacak
Sözler söylemediler bu dünyada
Yüzleri bir ressama poz vermeye de
Hiç uygun değildir.
Çünkü değişir, acıdan sevince
Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
Kahpece öldürüldüler dersin. Çok severlerdi bu
               ülkeyi.
Böyle söylersin. Bir gün soran olursa."




"...Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı
Bir gün biterse eğer;
Bırakacağım şiir yazmayı.
Gidip portakal satacağım bir deniz kıyısında.
Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken.
Ne bileyim, şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin..."

---

Seni Seviyorum. Hoşça kal.



17 Temmuz 2013 Çarşamba

Midemi Bulandıran Şeyler



Bunu seri olarak yapmayı tasarladım.

İlk sayısında yer vereceğim konuysa kesinlikle nitelikli edebiyattan az anlayan insanlar. Bu kişileri bir milyon kilometreden seçebilirsiniz. Pek bir şey bilmedikleri gibi, çok şey konuşmaya çalışırlar. Durduk yere yazarlardan alıntılar yapıp, bir şey biliyormuş havalarına girmeye bayılırlar. Acınası bir durum. Bazıları vardır, iğreti durmaz; bazılarının yapmacıklıkları bellidir ya, onu diyorum işte.

*

Kitapları çantalarında değil, ellerindedir. Tırnak içine alarak konuşurlar. Yazarlar hatta. Oldukça kötü yazarlar. Senin onları yermemek için sustuğunun farkında olmazlar. Ya da seni yeterli görmediğinden. Kitapların arasında fotoğraf çektirirler, sosyal mecrada muhalif tutum sergilemeye çalışırlar. Farklı davranmaya çalışırlar, çok itici olduklarını bilmeden yaşarlar. İnsanların değerlerini aşağılarlar, garip laflara meraklıdırlar. Kendilerini bir şey zannederek yaşarlar. Tavırlıdırlar.

Özellikle sözlüklerde, twitter'da ve facebook'ta (bu son ikisine üye olmadığımı belirtmede lüzum görmüyorum) yeni okudukları ve aptalca etkilendikleri sözleri yazarlar, aklı-evvel hareketlerle çevresindeki o kadarcık bile okumamış insanlara hava yapmaya çalışırlar. Kötüsü bunun hiç farkında değilmiş, sanki hiç de bunlar için yapmıyorlarmış gibi bir de dostu olduğunuz için sizi suçlarlar. Tamamen okumayı sevenler kendilerinden faydalansın diye yapıyorlarmış. Çok faydalanacak insanlar var ya etraflarında ya da bunu dört gözle bekleyenler.

Sözgelimi bir kitabın son cümlesi, yakınındakinin bilmemkaçıncı paragrafının bilmemkaçıncı cümlesi gibi başlıklara yazılar yazarlar. Bol bol konu içerikli bilgiler, örnekler yazarlar. Ama bilmezler ki "spoiler" dediğimiz o tabir, tam da yazan ya da okuyan kesimin kullanmayacağı, bunlardan bahsetmeden konuyu ve hislerini anlatabilecekleri bir şanstır esasında. Bir kitabın içeriğini, sonunu vs. özellikle belirtmek, egonun, dahası ezikliğin ve hava atmaya çalışırken kendi ayağına çelme takmanın dik âlâsıdır.

*

Yahu okumak, ne zamandan beri böyle bir şey oldu onu da anlamıyorum. Hava atma gereci filan. "Okuyorum, hayal ediyorum eki eki, siz boşa zaman geçiriyorsunuz," değil arkadaşım okumak, bunu belirtmek zorunda hissetmek kendini. Siz çok yanlış anlamışsınız.

Okumak, sadece okumaktır. Bunu belirmek zorunda hissetmemektir tam tersi. Muhabbet açmak için değil, konusu geçerse konuşmaktır.

Egonun şişmesi değil, küçülmesi, küçücük olmasıdır. Çünkü esasında hiçbir şeye zaman yetmez ve ne kadar erken olursa olsun her şeye geç kalınmıştır.

Okursan eğer, ve sen gerçek bir okursan eğer kimseye hava yapmazsın bununla, gizli gizli okursun, sakına sakına açarsın kapağını kitabın, tümüyle ona konsantre olabildiğin alanlarda okursun. Önce kitabın fotoğrafını sosyal mecralara yükleyip sonra okumaya başlamazsın kesinlikle.

Müzikle, kalabalıkta, arabada okumazsın, (çünkü bilirsin ki müziğin hakkını veremezsin eğer okuyorsan), yalnızken okursun. Hakkını vererek okursun. Bunu paylaşma amacı da gütmezsin.

Çok sevdiklerine önerebilirsin ama tavsiye edecek kıvama hiçbir zaman erişemezsin.

*

Edebiyatla ilgili yazıların çok azını samimi buluyorum ne yazık ki. Bunlar çoğu zaman insanların öteki insanları etkilemek için yaptıklarını düşünmüyor, biliyorum. Bu işi samimiyetle yapanlarınsa kesinlikle bu mecralarda işlerinin olmayacağını, keşiş hayatı süreceklerini de biliyorum.

Dahası bu gibi yazılar yazanları bile samimi bulmayacaklarından eminim.

7 Temmuz 2013 Pazar

James Joyce Hazretleri Bir Öyküsünde Şöyle Buyuruyor




"Her kim ki..." 

*

   Bayan Sinico düşüncelerini niçin yazmadığını soruyordu ona.


   "Neye yarar," diye soruyordu o da, bilinçli bir aşağılamayla. "Altmış saniye süreyle bir düşünceyi tutarlı biçimde geliştirmeyi beceremeyen laf ebeleriyle yarışmak için mi? Ahlâkını polise ve sanatını galeri simsarlarına emanet etmiş budala bir orta sınıfın eleştirilerine kendini hedef etmek için mi?"






Not: Bu kitabı verdiklerime de selam olsun.

28 Haziran 2013 Cuma

Harry Potter'ın Sevilme Nedeni


  Film hakkında konuşacağımdan, cevabım: Yardımcı oyuncuları.

  3 adet ergenin yanında 10 sene boyunca rol kesen oyuncuları şöyle bir yazalım. Önce bir yazalım çünkü. Çünküsüne sonra geleceğim. (Herhangi bir sırayla yazıyorum yanlış anlaşılma olmasın.)

  Alan Rickman, Timothy Spall, Maggie Smith, Ralph Fiennes, Jim Broadbent, Julie Walters, Kenneth Branagh, Gary Oldman, Emma Thompson, Helena Bonham Carter, Imelda Staunton, Richard Griffiths, Toby Jones, John Hurt, David Bradley, Michael Gambon, Robbie Coltrane.

  Yukarıya yazmayı unuttuğum, kesin filmde çok önemli rollerde olan isimler vardır. Çok da uğraşmadım açıkçası ama bu saydıklarımın hemen hepsi İngiltere ya da şöyle demek daha doğru olur Birleşik Krallık'ın en büyük oyuncuları.

  Başlayalım bakalım:

  Timothy gibi İngiltere'nin en başarılı oyuncularından birinin minicik bir rolü var. Çok üzücü. Emma gibi (dişlerine kurban) müthiş bir oyuncu da çok ufacık bir rolde. Kenneth gibi ünlü bir yönetmenin de zannediyorum yine tek bir filmde azıcık bir rolü var. Üstelik epey iticiydi.

  Bana göre yaşayan en büyük İngiliz oyuncu Jim Broadbent de birkaç filmde rol kesiyor sonlara doğru, yine pek fazla rolü yok.

  Peki bütün bunlar saygısızlık mı bu oyunculara? Düşüncem, kesinlikle olmadığı yönünde. Çünkü büyük ihtimal bu oyuncular ya para için kabul ediyor bu rolleri, ya da para için. Sanmıyorum ki kitabı okuyup, yapımcıların kapısına dayansın ve "Bana da bu film/kitapta rol verin allahsızlar, yoksa kendini öldüreceğim," filan desin. Zaten filmde üçlü dışında fazla rolü olan kimsenin olmayacağı çok açık. Peki, bunca oyuncu neden var? Elbette para ve filme küçükleriyle giden büyükler için bir gittiğine değme hediyesi olarak belki. Her film 2,5 saatten fazla sürüyor neredeyse ve üç ergen büyücüyü izlemek sıkıcı olabilir yer yer. Üstelik tanıdık yüzler filmin kalitesini arttırır, özellikle de yardımcı oyuncu iseler.

  Gitgide büyüyoruz, oyunculuk anlamında bana göre biraz vites düşürsek de. Filme sonradan giren ve müthiş bir tat katan Helena'yı atlamamak gerek. Kadın çirkin bu belli, ama çirkin bir güzelliği var. Buna ne deniyor bilemiyorum. Karizma gibi modası geçmiş terimler bence pek yavan. Çekicilik demek en iyisi sanırım. Tuhaf bir saflıkla birleşen, cinsel çekicilik.

  Garry Oldman ise benim yine çok beğendiğim bir isim. Batman'de kimse söylemese de Joker'i oynayabilecek kadar deli, yetenekli, karizmatiktir kendisi. Müfettiş Gordon rolüyse, Batman'in en ezik ve gereksiz tipi. Kusura bakma komiserim.

  Sonra Imelda Staunton var. Hayatımda tanıdığım en korkutucu kadınlardan biri. Vera Drake diye bir film vardı bilmem hatırlar mısınız, işte orada da böyleydi. Korkunç ve bu korkunçluğu altında müthiş iyi biri portresi altındaki korkunçluk. Anlatabiliyor muyum, bilmiyorum. Sürekli iyilik yapmaya çalışmanın verdiği korkunçluktan bahsediyorum.

  Doby ise biraz Gollum'u hatırlatsa da onun daha sevimlisi ve iyisi diyebiliriz. Çocuk hali. Onu da Toby Jones canlandırdı, belki de filmin en sevilen birkaç karakterinden biri oldu. Kendim için konuşursam ikinci sırada diyebilirim.

  Ralph Fiennes'i tanımayan kadın pek azdır sanırım bu dünyada. Tanımayan varsa da görünce tanır. En önemli ikinci karakteri canlandırıyor film serisinde Harry'den sonra. Onun baş düşmanını. (Bu tabiri de hiç sevmedim bu arada.) Schindler'in Listesi'ndeki iyi adam olduğunu hatırlatmakta yarar var elbette.

  Maggie Smith'i ve Julie Walters'ı  ise bu para için mevzularından ayrı tutmak lazım. İlk filmden beri serideler ve onların filmlere kattığı inanılmaz bir şey var. Ne olduğunu tam tarif edemeyeceğim.

  Gelelim bana bu yazıyı yazdıran adama.Yani Severus Snape'e yani Alan Rickman'a.

  Öncelikle müthiş bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum. Snape'te kendimi ona yakın hissettiren bir şey vardı hep. İyi anlamında kastetmiyorum, belki en uyuz&karaktersiz gözüküyordu ve öyle olsaydı dahi kendisini sevmekten vazgeçmezdim. Tıpkı Aslan Kral'da Scar'ı sevdiğim ve onu anlayabildiğim gibi bir şey tam olarak da.

  Ama tam olarak bu da değil. Garip bir bağ vardı aramızda ve kendisinden zerre şüphelenmedim. Kesinlikle en sevdiğim karakterdi, kesinlikle filmi izlemeye devam ettiren karakterdi, kesinlikle en insan kalan karakterdi.

  Bütün bunların yanında salt iyi, veya salt kötü diyemeyeceğimiz karakterlerden biriydi ve belki de yazarın en önemli, en gizemli, üstünde en çok değişikliğe gidebileceği sınırları en geniş karakterdi Snape, ki bu da sonunda anlaşıldı.

  Snape gibi karakterler önemlidir çağımız romanlarında çünkü hep iyi olan, hep kötü olan karakterler 1800'lü yıllarda kaldı. Artık insanlar insan, ve bu tanım da çok acıklı. İnsandan her şeyi beklersin. En kötüsünden sadaka da, en iyisinden katil olmasını da. Bu bağlamda bence romandaki en başarılı karakter Snape ve biraz da Ron Weasley'di. Onu da belki başka yazıda açıklarım ama bu üstteki yazdıklarım ışığında onu da değerlendirebilir filmi izlemiş olanlar ya da okuyanlar.

  Tam bu noktada da -sürprizbozacağım dikkat- yazarı Harry ve Hermione'yi sevgili yapmadığı, Ron'u tercih ettirdiği için de ayrıca kutlamak isterim. Bence en isabetli kararlarından biri.

  Eleştirimse bu kadar çok kitap yazması, bitirdikten sonra ara ve açıklayıcı şeylerden bahsetmesi. Belki daha kısa sürede açıklayacağı bir dizi olayı uzatması para kazanmak için, diyebilirim. Elbette yaptığı anlaşmalar yüzünden yayımcısının baskı yaptığı da doğrudur. Ama yazar kendini satmamalı diye düşünüyorum.

  Neyse efendim, benim gibi Harry Potter'ı çok sevmeyen, hatta o tip fantastik filmler sevmeyen (bence bu tanım benim için doğru değil, en kötü bir karakter bile beni nasıl çekmiş filme de bunca yazıyı yazdırmış görün ey insanı insan yapan özelliklerden mahrum yazarlar/filmciler) biri için oldukça uzun olan bu yazıyı sonlandırma vakti geldi.

  Esen kalın.

 Not: Başarısının bir sırrı da sanırım o dönemde bu seriyi seven çocuklarla birlikte, yazarın da, filmdeki oyuncuların da beraber büyümesi. Belki bir de Hagrid veya Dumbledore.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Şu Hayattaki En Tuhaf Meslek



Eczacılık. Daha doğrusu eczanecilik. Hiç anlam verememek bir yana, ne yaptıklarını da tam olarak çözebilmiş değilim. Para kazandırdığı kesin ancak kazandırdığı paranın ne kadar okumayla ilgisi var onu çözemiyorum. Bir insan doktorun yazdığı yazıyı anlamak için eczacı olmaz ya da bu onu eczacı yapmaz hatta yapmamalı. Gibi.

Gidiyorum eczaneye, şu şu şu ilaçlar. Tık basıyor kırmızı traş makinesi gibi bi' şeyle barkoda:

"14.25," diyor ve bazen de "nakit mi, kartla mı?" diye ekliyor. Hepsi bu olayın. Yani bildiğin market, bakkal vb. gibi.

Bunlara eminim çok alınıyorlardır ama ne yapayım, çıkar yolu yok. Mantıksızlık abidesi bir fakülteleri var, bitiyorsun, okumayı söküyorsun, yanına iki stajyer alıp dükkanı açıyorsun sonra da yandaki veterinerle tavla filan oynuyorsun. Çok tuhaf cidden. Esnaf bildiğin. Okumuş esnaf.

Not: Ha, ikinci sıra kim dersen kuyumculuk derim. Adam limon alıp-satar manav olur, altın alıp-satar kuyumcu olur. Büyük harflerle. O da esnaf, bu da. Algımız gerçekten çok kapalı ve garip.

19 Mayıs 2013 Pazar

"Kitabı Kapağına Göre Yargılama" Saçmalığı Üzerine


  Başlıktaki gibi sözler etmişse de bazıları, okumadığın bir kitabı ilk olarak kapağına göre değerlendirirsin. Bu şaşmaz çünkü okumamışsındır işte, adı üzerinde. Elindeki tek veri budur. Tanımadığın insanı gözlemleyebilirsin belki ama tanımadığın bir yazarı gözlemlemek ne yazık ki bedava değil. Satın alman lazım. 

  İşte ben de yine "tam da bu yüzden" diyorum ki: "Madem kitap basacaksın/basıyorsun bari azıcık özen de bir şeye benzesin."

  Eline aldığında ilk baktığın, hatta odana poster bile yaptığın olur bazı kitapların kapaklarını. Ama bazı kapaklar gerçekten korkunç. Özellikle Türkiye bu konuda epey geri. Dünyadan farkı yok esasında ama eskiye göre gerileme olduğu apaçık. Kaliteli yayınların bile kapakları çok kötü. Yapılacakların listesi şöyle olabilir:

1- Fotoğraf ne kadar güzel olursa olsun kullanma, çok kötü. Manzara hele hiç. Resim, çizgi, karakalem ya da illüstrasyon kullan. (Hemen hepsi)

2- Yazarın fotoğrafını kullanma, belki arka kapağa olabilir. (YKY, İletişim, Bilgi)

3- Yabancı kapakları çalma, kolaya kaçma. 

4- Üzerinde baskı sayısı yazmasın, arkasında yine belki olabilir. (Hemen hepsi)

5- İletişim Yayınları'nın yaptığı gibi, kitap dik olarak yerleştirildiğinde kitabın ve yazarın adı aşağıdan yukarıya yazmasın. Üst üste konulunca okunması oldukça güçleşiyor.

6- Gözü yoran resimler yerine dümdüz de çıkarsan olur. 

7- Metis ve Ayrıntı yayınlarını incele. Hatta illüstürasyon, resim vb. konusunda Everest bile başarılı.

8- Yazarın adını kitabın adından büyük basma. Can Yayınları'nı örnek al.

9- Best-Seller, bilmem ne, Amerika'da şöyle okundu, şu şöyle dedi gibi şeyleri kesinlikle ön kapağa basma. (Doğan)

10- "Bütün Eserleri" çok ucuz bir lâf. (Hemen hepsi)

11- Fiyat kesinlikle ama kesinlikle ön kapakta bulunmamalı, arkada ise bakıp bakıp hatırlamak için belki olabilir.

12- Madem kitap basıyorsun, şömizli bas. Alabilen 1 lira fazla da verir merak etme. 

13- Şömizli çıkıyorsa da Notos'un bazı kitapları gibi göz yormasın.

14- Remzi Yayınevi eski günlerini arıyor, üzül onlar için. Bilgi için de.

15- Kapanmış yayın-evlerinin kapaklarını bir incele. O zamanlar kitap basmak çok daha pahalı bir işti ve hepsinde bu yolda kapanmayı bile göze almış müthiş insanlar vardı. Selam et onlara.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Bak Bunlar Çok Güzel



   İnternette de yokmuş hazır, dursun bir köşede öylece sır gibi. Kim olduğunu bilen varsa beri gelsin, filtre kahvesi benden.


   "Eski, bildik gardıroplarımızın cilalı damarlarında, oyuklarında, budaklarında o günlerden kalma ne acılar var acaba? Onların üzerinde neredeyse dümdüz edilmiş, tanınmayacak derecede cilalanmış olan o eski çizgileri, gülümseyişleri, bakışları kim tanımlayabilir ki?"

   "Bu düşkünlükteki derin anlamı, renkli dokumalar, mukavvalı alçılar, yumurtalı boyalar, üstüpü ve testere talaşı için duyduğum tutkuyu anlayabiliyor musunuz?"

   "Bizse tam tersine, maddenin gıcırdamasını, direnmesini, biçimsizliğini seviyoruz. Her bir hareketin, her bir kıpırtının arkasında onun süredurumunu, ağır çabalarını, ayı gibi hantal olduğunu görmekten hoşlanıyoruz."


20 Nisan 2013 Cumartesi

Al Sen De Büyüyorsun Gün Be Gün Acele, Küçük Bir Kızı Üzmeye

 
 

   Sadece üstteki cümleyi yazmak da yeterdi sanırım.

   Sonra diyorlar ki neden Candan Erçetin, neden Mete Özgencil, neden Sezen Aksu. Tüm bu aşağıda yazılacak kelimeler, "Al" diye bir şeyi renk anlamında kullanmamalar, küçük eller, belki de ninniler, ezgiler için.

   Bunları yaparken nazik olabildikleri için.

   Durduk yere acı çektiren şarkılar diye bir terim varsa bu ona uyabilir kesinlikle. Acı çekiyorsun, çok üzülüyorsun. Hele hele "Ah," çok diyorsan, kız çocuklarını çok seviyorsan, erkeksen, hiç istemediğin gibilerden olma yolunda hızla ilerliyorsan, kalbin varsa, bir sürü şeye üzülüyor ve bir şey yapmıyorsan, daha da çok.

   Büyüme, olgunlaşma-yaşlanma arasında mekik dokurken, hayat takıntısıyla dolu oluyorsun. Garip.

   Bu "Ninni", başka ninni. Tüm olamayanlara.





Ah, o da senin gibi
Bir anne kuytusunda
Uyumuştur mahmur, temiz


Al sen de büyüyorsun
Gün be gün, acele
Küçük bir kızı üzmeye


Söz ver bana bebeğim
Söz ver ak sütüm için
Korkmaksızın seveceksin


Neden hoyrat bu kader
Neden kırılır bu kalpler
Nasıl can yakar bu küçük eller





Not: Sizden ricam bu şarkıyı da piç etmeyin, aptal sosyal medyanızda. Usulca dinleyelim. Gece gece ağlayalım. Işıkları, telefonu kapatıp, sesi sonuna kadardan biraz azıcık kısık şekilde açınca etkisini daha çok gösteriyor.



13 Nisan 2013 Cumartesi

Sonu Sürprizli Filmler


İnsan her geçen sene geçtiği senedeki kendini beğenmiyor. Bunu kelimelerle oynayarak daha farklı ve güzel bir şekilde ifade edebilirsiniz. İnsan bir de bu tür aforizmaları daha çok kendinde hissettiği eksikliklerden sonra çıkarabiliyor. Ben mesela, takılmıştım ya Rimbaud'nun sözüne, ben başkasıyıma, her an başkasıydım ya o günden beri aslında dünyam daha aydınlık diyebilirim, her sene başkası olmak pek de sorun yaratmayacaktı çünkü.

Bu tür/tip filmler, kendi tecrübelerime göre, belli miktarda film izlemiş ama kendisini etkileyecek olan o güzelim filmleri henüz izlememiş olanlar için geliştirilmiş sanki. Ben de bir zamanlar böyleydim. Sonu güzel olsun da filmin, en azından karşısında geçirilen iki saat bir anlam kazansın bari diyebiliyordum, çok terbiyesizmişim diyorum şimdi kendime. Ki o zamanlar da kendimi iyi bir film izleyicisi sanıyordum, nereden baksanız yüzlerce film izlemişliğim vardı çünkü.

Şimdi size sonu şaşırtıcı (başlık bilerek sürpriz seçildi okur, anla bunu) biten hiçbir film artık beni şaşırtamaz deyince belki inanmayacaksınız, belki ne burnu büyük bi' tip diyeceksiniz ama öyle. Kaçarı yok. Bu çok film izleyip, filmlerin sahtekârlığını görünce kendiliğinden edinilen bir güç. Öteki taraftan filmleri Çehov'un şu sözüne göre izlerseniz her şeyi tahmin edebiliyorsunuz, evet mâlum söz:

"Duvarda asılı silah, oyunun sonunda mutlaka patlar."

Diyelim ki filmde bir kız var, bir daha gözükmüyor mu filmin sonu şüphesiz o kıza bağlanacaktır. Yahut diyelim ki, ölümden korkmayan bir karakter mi var sonunda mutlaka ölecektir. Bu durum yeni nesil roman ve filmlerde hiç sekteye uğramaz çünkü detaylar belirliyor günümüz filmlerini ve edebiyatını. Yazan veya yöneten de böylece çok akıllı, sizden çok çok akıllıymış gibi görünen ama bu kadar basit ve mutlaka bir açığı olan ve şüphesiz bi' mantık hatası barındıran numaralar yapmaya yeltenince de sizin onlara olan saygınızı -varsa- sıfırın altına indiriyor.

Ne var ki, bunun tersini yapmaya çalışınca da yönetmen, yine bence, çok daha kötü bir hâl alıyor durum. Eğer sezilirse dünyadaki en kötü durumlardan biri daha ortaya çıkıyor: İnsanları aptal yerine koyar gibi yapıp aptal yerine koyma. Çok acıklı sonumuz. Üstelik bunları sanattan biraz anlayan, düşünen insanların yapması en fenası.

Sözü hatırlıyor musunuz şu Çehov'unkini. Yazının sonunun nasıl bağlayacağını tahmin etmişsinizdir o zaman. Evet, havada kalan paragrafa, oraya geliyorum. Birkaç yıl öncesine kadar yönetmen olmak istememe ne demeli peki, her şeyi bırakmama bunun için? Bazen bir güç var ve sizi bir yere gönderiyor, bundan pişman oluyorsunuz, şikâyet ediyorsunuz filan o anda ama memnun ediyor bu sizi sonradan, iyi ki orada değilmişim diyorsunuz ya da iyi ki bunları yaşamışım. Buna tanrısal güç de diyebilirsiniz ya da eskiden istediğiniz şeyi seneler geçtikçe istemediğinize karar vermiş olmanıza da yorabilirsiniz artık çok uzaklarda kaldığından o hayâl yahut gerçekten hem istemediğinize karar vermişsinizdir hem de tanrısal bir güce inanıyorsunuzdur ya da bunların hepsi tamamen bir tesadüftür, beyninizde oluşan bir illüzyondan ibarettir, gözlerinizi kapadığınız anda görebildiklerinizden arta kalanlardır.

29 Mart 2013 Cuma

Pezevenk ile Pet-Shopçular ve Çiçekçiler arasındaki muazzam benzerlik



  Pezevenk dediğimiz er kişisi, orospu dediklerimizi satar. Orospu dediklerimiz insandır esasında, yani insan satar. Bu pezevenkler kendilerini sattıkları için orospu diyoruz onlara. Aslında orospu kötü bir kelime değil. Üstelik yüzyıllardır her şey değişmesine rağmen bu değişmemiş. Çağımızın köleliği diyemeyiz ama kölelik olduğu ve uzun süredir değişmediği kesin. Bu kadar değişime yatkınken dünya, tümüyle aynı kalması ihtiyaçlarımızın, aslında ne denli gelişmemiş dürtülere sahip olduğumuzu gösteriyor.

  Pet-shopçular hayvan satar. Hayvanlara orospuya benzer bir isim bulamadığımız için, Pet-shopçuya Türkçe bir isim koyamadık sanırım. Hayvan-satıcı diyemeyiz, modern köleliğe girer. Demincek verdiğimiz örnekte olduğu gibi modern kölelik çağımızda hâlen devam ettiğine göre, hayvan-satıcı dememizde bir sakınca göremiyorum. Bazen gazetelerde okuyoruz ya, bilmemne köpeği dehşet saçtı ve bilmemkaç yaşındaki bir çocuğu öldürdü diye. İşte tam da bu durum, oldukça olağan bir olay. Köpekleri, sadece köpekleri değil tüm hayvanları, parayla satar, çoğalmalarını engeller, yaşadığı yeri katledersen onlar da seni öldürür. Sen onun kardeşini kısırlaştırmış, evine site yapmış, çocuğunu satmışsındır, o da senin türünde birini öldürmüştür, çok mu?

  Çiçekçi ya da botanik diye genişletebileceğimiz kitle ise çok daha trajik. Şimdi genel olarak bitkilerin canlıdan sayılmadığı bir dünyada yaşadığımızı hepimiz elbette biliyoruz. Ağacın kesilirken karşı koyamayacağını örneğin, ama ağacın bu duruma üzülmeyeceğini ve kalbinin kırılmayacağına emin olabilir miyiz? Üstelik insan eli değmese bile ağaç olabilir, ancak ağacın olmadığı bir yerde insandan söz edilemeyeceğinin farkında mıyız, sanmam. Komik durumların bir ötekisi de, vejetaryen dediğimiz hayvan dostu kesimin tamamıyla bitki düşmanı olması tavrı. Yahut manavlar. Manavların aslında ağaçların çocuklarını, çiçekçilerin de bitkilerin cinsel organını sattığını ve bunu inanılmaz derecede kokladığımızı, onları kopartıp evimizdeki başka bir vücuda eklediğimizi ve bu penisin orada da sertleşmesini umduğumuzu hiç düşündünüz mü, peki bu ne kadar etik, hiç de değil evet. Hiçbir bitki insanın cinsel organını kesip sonra başka birininkine takmaya çalışmaz.

  İnsanları satan küfür anlamında dahi kullanılabiliyorsa, satılan insan, kadınlara edilebilecek en büyük küfürse, hiçbir suçu olmayan hayvan ve yerinde güzel güzel duran çiçek ve bunları satanlar neden küfür anlamında kullanılmıyor? Birine seni pet-shopçu seni dediğimizdeki anlam boşluğunu düşünün, tıpkı o boşluk gibi hissediyorum birisi bana pezevenk deyince. Tükettiğimiz her şey bir gün akıllanacak, tüm zincirler kırılacak ve insan soyunu kurutacak. Bir gün aslanlar, devekuşlarına göstermek için sarışın insanları hapsedecek, bir gün fareler insanlar üzerinde deney yapacak, bir gün meyveler çocuk katili olacak Buna cân-ı gönülden inanıyorum.

23 Mart 2013 Cumartesi

Renkli Pantolon ve Sigara

 
   Gün geçmiyor ki ülke siyasetten geberirken sevgili Martin, eski buster, adı gereksiz arkadaşınız, toplumumuzun, bir kanayan yarasına daha tentürdiyot sürmesin. -İğrenç-

   Hayatım boyunca takılmadığım herhangi bir konu olmadı ama bunu dile getirme sürecim hep uzun sürdü. Gerek takıldıklarımın önemsizliğinden -gerçekten önemsiz- gerek daha önce söylendiğinden. Baktım kimse söylemiyor ben bir el atayım dedim bu meseleye: Bu renkli pantolon dert olmuş durumda herkese mâlum. Bana nedense on on beş (10-15) sene öncesini ansıttı (=)). Hatırlar mısınız bilmem, renkli ayakkabılar moda olmuştu. Hatırlamayanlar için renkli pantolonun moda olması gibi bir şeydi o ara. Oyunculardan yazarlara, futbolculardan basketbolculara delikanlı bildiğimiz bütün abiler değişik renkte pabuç giymeye başlamıştı. Önce karşı çıkanlar oldu, 'kahve-siyah şaşmaz aga,' diyenler. Sonra ne oldu biliyor musunuz, herkes renkli pabuç giymeye başladı. Sokaklarda, kahvelerde hatta takım elbiselerin altında bile. Her yerdeydi. İnanılmaz bir şeydi, her renk ayakkabı. Beyaz, gri, kırmızı, turuncu, yeşil.

   Sonra renkli gömlek modası çıktı. Ayakkabıdaki gibi uzun sürmedi topluma yedirmek. Bunda sabah programı sunan erkeklerin etkisi büyüktü sanırım. Pembe gömlekli erkekler artık olağan gelebiliyor gözümüze.

   Renkli gözlükleri de atlamamak gerek elbette.

   Şimdi de pantolon. Buna alışamadı toplum işte. Freudyen filan bakmayacağım ama sanırım cinsel organın pantolonun altında bulunuyor olması ile fazlasıyla alakası var, kızlar için bu duruma alışamamanın ve sevmemenin. Örneğin, kırmızı pantolon giyen bir erkeğin penis dediğimiz şeyi küçük olur, beceriksiz olur, hafif kırık olur ya da erkek değildir o zaten, algısı. Erkekler içinse kafa sürekli muhafazakâr olduğundan tamamen kötü bir şey. Arkadaşının renkli pantolon giymesi kabul edilemez çünkü kendisi de yumuşak sayılabilir böyle biriyle takıldığı için. Senelerce dar pantolon giyenlere de aynısı yapıldı ama kadınların da en az erkekler kadar kıç görme meraklısı olduğu öğrenilince -en azından erkekler arasında- yavaş yavaş sorun olmamaya başlamıştı bu durum. Neyse, demem o ki bir 10-15 (on on beş) seneye bu yapılan muhabbet ne boşmuş diyeceğiz, bu da not düşülsün.

       ***

   Sigara konusu da yazmak istediğim bir mesele. Kısa keseceğim. Genç arkadaşlar, evvela çok özenti duruyor elinizde bilesiniz. Gerçekten. Savunması özenti, yakışlar, tutuşlar, kendini dünyanın en seksi erkeği veya kadını sanan üfleyişler. Sahtekârlaşıyorsunuz farkında değilsiniz. Hepiniz keşke sigara içmeyen bir kıza ya da erkeğe aşık olsanız ne güzel olurdu diye düşünüyorum sizin için. Dünyada yaşamayı önemsemiyorum tribiniz de yerin dibine batsın. Eğer bir gün herhangi bir hastanenin kemoterapi odalarından birine giderseniz demek istediğimi anlarsınız.

   Bir önemli ve unutulmaması gereken iş de sigaranın aslında Amerikan Pazarı para kazansın diye ortaya çıkan ve sevdirilmeye çalışılan bir şey olduğudur. Sean Penn ve Ryan Gosling'e epey para ödeniyor filmlerde sigara içmesi için kısacası. Sizi düşündükleri de yok, ne kadar hayranı olursanız olun. Sinemanın sahtekârlığına bir örnek daha. Hoşça kalın.

Not: Sarma ve karanfil.

16 Mart 2013 Cumartesi

Ferit Edgü ve Ansımak




   "Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: Ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?"


   Bu cümle başlı başına bir başyapıttır. Öykünün güzelliği çirkinliği bir tarafa bu tip cümleleri okumak bile çok önemli artık. Zevkten dört köşe olacağım kitapları ya okudum ya da onlar gibi kitapları okurken artık eskisi gibi tat almıyor, şaşırmıyorum. Ancak içinde, insanın omuriliğinden aşağıya ürperti yollayan cümleler oldu mu o kitabı sevmek mümkün oluyor benim için.

   Son zamanlarda, belki bir senedir, Ferit Edgü okuyorum. Üstteki alıntı da ondan. Sevmek sevmemek bir tarafa, ben kendisini haddim olmayarak birazcık eleştirmek istiyorum. (Buraya yazdığıma göre o kadar sevmediğimi ancak cümlelerimin ürkekliğinden de önünde ceketimi iliklediğimi anlamışsındır sevgili okur.)

   Ferit Edgü nitelikli metinler yazmıştır. Edebiyatımıza müthiş katkısı olmuştur. Bunu kesinlikle tartışmıyorum. Söylemeye çalıştığım bir şeyin eksik olduğu. Adını tam koyamadığım. Şöyle toparlayayım, yazar ile yazılan arasında bir fark olması gerektiğini düşünenlerdenim. Ferit Edgü'de, hatta Tezer Özlü'de de, bunu hissedemiyorum. Bunu hissedemememin nedeni yazma yeteneği değil dediğim gibi. Başka bir şey. Ya tamamen Kafka ve Beckett karışımı bir şey ortaya çıkıyor Edgü'de ya da cümlelerin içinde çok fazla Ferit Edgü var. Adını hatırlayamadığım bir yazar, genç bir yazar ne yazarsa yazsın önce kendini yazar, demişti ancak Ferit Edgü'ye genç ya da tecrübesiz kesinlikle diyemeyiz. Aslında bakacak olursak kendini yazması da sorun değil. Sorun, sadece bunu yazıda çok fazla hissedip hissedememe. Bunu bir kere hissedersem eğer o yazılan her neyse, benim için okuma oldukça zorlaşıyor, sıkıcı bir hal almaya başlıyor. İçtenlik de yoksa tamamen kayboluyor.

   Nedenlerinden başka biri de Ferit Bey'in çok fazla parantez kullanması da olabilir. Bundan eskiden hoşlanırdım ancak şimdi parantezi bırakın, ünlem vb. işaretler bile boş geliyor çok gerekli değilse.

   Öteki sebeplerden olarak da yazının başlığındaki ansımak kelimesini söyleyebilirim. Bu kelime Edgü'nün anlatılarında o kadar çok, o kadar yabancı, o kadar eğreti duruyor ki insan okurken bir duruveriyor. Benzer şeyleri Yaşar Kemal de yapıyor diyorlar ancak Yaşar Kemal ile kıyaslanmayacak derecede çok ve tek bir kelimeyle sınırlanmış. Ansımak. Hatırlamak ve anımsamak arasında kalan durum diyebiliriz tanımına sanırım. Sanki bakın bu kelime benim kelimem, ben buldum ve sadece ben kullanırım havaları gibi.

   Birazcık dedim ama bayağı eleştirdim. Haddimizi bilmek lazım. O kuşaktan kalan son yazarlardan. Kendisine uzun ömürler diliyorum, hep yazsın diyorum. Denemelerini seviyorum diyorum. Söyleşilere sağlığı el veriyorsa katılsın diyorum. Yazık ki üstteki dediklerimi değiştiremiyorum, buraya yazsam da yazmasam da bunlar benim düşüncelerimdi, dile getirmiş olmak hiçbir şeyi değiştirmez diyorum. Ellerinden öpüyorum.

 "(...) Ama bu önemsiz.
Önemli olan buraya nasıl düştüğüm.
Uyurken getirip atmış olmalılar buraya.
Ya da ilkin uyutup, sonra attılar. Bu da önemsiz.
Önemli olan niçin buraya atıldığım.
Herhangi bir şey için olabilir. Demek bu da önemli değil."


23 Şubat 2013 Cumartesi

Oscar Saçmalığı



* Oscar büyük bir saçmalıktır. Bunu izleyen insanlar da salaktır. Yazık ki, bunu izleyen insanlara nereden bakarsanız on yıldır ben de dahilim. Bu da demek oluyor ki en salak insan oscarını alma yolunda emin adımlarla ilerliyorum.

* Yine her zaman olduğu gibi çeşitli yollardan kendimi jüri yerine koyarak izledim bu seneki filmleri, oylarımı kullandım. Dediğim gibi salakça bir şey.

* Esasında bu yazıyı bu şekilde madde madde yazmayı planlamıyordum, neden yaptığımı da bilmiyorum. Bahsi geçtiği gibi salak insan olmaktan.

* Oscar ödüllerinden en iyi film kategorisi şu şekilde belirlenir: Bir siyasi film, bir tarihi veya klasik kitap uyarlaması film, bir zencili film, bir detektifli film, bir romantik komedili ama bağımsız film, bir -varsa- üst düzey çizgi film, bir fantastik film, bir -varsa- yönetmenine ayıp olmasın filmi, bir de yabancı film koyalım amerikan misafirperverliği.

* Üstte belirttiğim gibi değildi eskiden sadece beş (5) film aday olurdu. Sonra bir şey oldu en iyi film adaylığı ayaklar altına alındı. The Hurt Locker ile oldu sanırım.

* En iyi kadın veya erkek oyuncu kategorileri de en iyi filme aday olamayan filmlerden aday çıkartmak için yalandan verilen ve aday gösterilen oyuncularla doludur.

* Yardımcı kadın ve erkek ise tamamen şunlara da ödül verelim yazık yıllardır oynuyorlar mantığı.

* Diğer ödüller ise çok paraya mâl olmuş öteki filmlere dağıtılır.

* Yazının amacı şudur: Oscar belirli bir zümreye hitap eder ve o insanlar ödülleri toplar. Ben size bunu 2013 ve 2010 kıyaslaması ile göstermeyi tasarlamıştım esasında.

* Sonra vazgeçtim bunları siz eşleştirirsiniz.

* Yazıyı da yazmaktan vazgeçecektim de sonra ondan da vazgeçtim.

* Son.

Not: Orada onca insan dururken Jennifer Lawrence'nin memelerine ödül verenlerin amına koyayım.

10 Şubat 2013 Pazar

Ama... #5


Bunu bilen liseli değildir!

Haha, bu cümleyi de mi kuracaktık. Kurduk. Dünyanın en karizmatik kötü kadını olabilir. Evet. Yahut şu an aklıma başka karizmatikkötükadın gelmiyor da olabilir.

24 Ocak 2013 Perşembe

Albert Camus'ye Mektup

           


           Çok Sevgili Bay,

  Felsefenin aslında tek bir sorunu olduğunu, bunun da intihar olduğunu söylediğinizi biliyorum. Çok da haklı olduğunuzun farkında olduğumu belirtmek isterim. Demeliyim ki siz göçtükten sonra, çok şey değişti bu dünyada.

  Öncelikle cep telefonu diye bir şey çıktı Albertciğim. Bu cep telefonlu insanlar, çok çabuk ürüyorlar. Nedenini anlayamadığım bir şekilde. Bu telefonlarla bütün toplu taşıma araçları dahil her yerde bağırarak ve hatta ineceği yere kadar konuşabilmekteler. İnsanların sıkıntılarını sen de duyuyorsun ister istemez Bayım. Dinlemek senin benden daha iyi bildiğin gibi bir şey gerektirir ama duymak öyle değil. Her şeyi duyarsın. Dinlemesen de duyuyorsun. Bilgisayar değilsin ki. (Bilgisayar dedim de sen onu da bilmiyorsun, şimdilik zamanımızda yaşayan insanlar birer bilgisayar deyip bahsi kapayalım, olur mu? Hem sen çok tanım sevmezsin ve bu da senin için yeterlidir, değil mi?)

  Bu insanların dertleri üstelik hiç bitmiyor. Biri kapıyor biri başlıyor, birini kapıyor ötekini arıyor. Özellikle kızlar bu işin elebaşları. İnsanları cinsiyetlerini göre ayırmak çok ayıp biliyorum Albertciğim ama n'apayım? Ağızlarını yaya yaya (Bu deyim de yeni çıktı sayılır; hatta ben de yeni çıkmış sayılırım, o yüzden bu kötü sözcükleri kullandığım için bana kızma sakın Bayım.) sanki kendi evindelermişcesine, saat kaç olursa olsun konuşuyorlar. Demem o ki hiçbir şey değişmedi hayatta iyi anlamda, her şey daha da kötüleşiyor. Bu telefonlardan müzik de dinlenebiliyor. Müziğin çok hafif çıkan sesine laf edebilen insanlar -bunlar da belli yaştaki baylar oluyor genelde-, konu kızlar ve onların konuşacağı, ama saatlerce konuşacağı, ama inene dek konuşacağı sevgilileri ya da dedikoduları olduklarında hiç ses edemiyorlar Albert Bey. İçimiz dışımız ayrımcılık olmuşken ben kadın ve erkek diye ayırmışım çok mu?

  Mamafih, benim onları eleştirel bir biçimde yaptığım gürültülü kendi kendime konuşmalarımdan korkuyorlar sevgili Bay. Buna inanabiliyor musunuz? Herkesin elinde canı olmayan bir cihaz var ve bunu kulağına götürüp konuşunca her şey süt liman, ve bağırarak ve susmamacasına konuşsan dâhi; ama elinde bir şey olmadan bağırarak konuşursan sana deli diyorlar. Sorarım sana sence hangisi delilik? Elinde saçma sapan bir cihazla mı konuşmak, yoksa kendi kendine mi? Hangi insan daha yalnızdır ayrıca ya da hangisi daha insan kalabilmiştir; elinde telefonu olan mı, olmayan mı? 

  Tutunamıyorum Bay Camus. Olmuyor. İnsanları anlamaya adanmış bir ömür zaman kaybıdır Yabancı. Bu benim kendi sözüm evet. Beğendiniz mi, çok sağ olun. Fakat, kendi toplumumu geçtim ben artık Yabancı. Bu bir Veba'dır ve artık tüm dünya böyledir. Kaçacak yer yok Yabancı. Tek bir ülke var, o da dünya. Tek sorun o yüzden intihar. Şimdi seni daha iyi anlıyorum. Peki ne yapmalı? Sahiden cesaretim yok. Hâlâ insanları anlayamıyorken, Tanrıları anlamaya çalışmak da bir o kadar saçma değil mi Yabancı? Eskiden de böyle miydi? Esasen bunu merak ediyorum. Hem de çok merak ediyorum. 

  Cevabınızı dört gözle bekleyeceğim. Bir de çağımızın çok iyi kalecilerinden birinin imzalı eldivenlerini takdim etmek istiyorum size naçizane.

Sonsuza kadar sizin,
C.


19 Ocak 2013 Cumartesi

Bi' Hikâye Daha Güzel Bitebilir Mi?


  Karısı, "Dışarıya mı çıkıyorsun sevgilim?" diye sordu.
"Biraz hava almak istiyorum," dedi doktor.
"Nick'i görürsen annesinin onu görmek istediğini  söyler misin ona, sevgilim?"
  Doktor sundurmaya çıktı. Tel kapı ardından pat diye kapandı. Kapı pat diye çarpınca karısının soluğunu tuttuğunu unuttu.
  Perdeleri inik pencerenin dışından "Afedersin," dedi.
"Ziyanı yok, sevgilim," dedi kadın.
  Sıcakta avlu kapısından çıktı. Çamlığa giden patikadan yürüdü. Koru böyle sıcak bir günde bile serindi. Nick'i bir ağaca sırtını dayamış kitap okurken buldu.
"Seni annen istiyor git gör," dedi.
  Nick, "Ben seninle gelmek istiyorum," dedi.
  Babası ona baktı.
"Peki, gel öyleyse," dedi. "Kitabı ver cebime koyayım."
  Nick, "Ben kara sincapların bulunduğu yeri biliyorum baba," dedi.
"İyi," dedi babası. "Oraya gidelim."

4 Ocak 2013 Cuma

Siz de bıkmadınız mı?


                     
  Bu tip "basit" başlıklar ve başlangıçlar son derece basit insanlar için atılır. Onlar hakkında yazı yazmak bile onların istediği bir şeydir aslında ama yine de kendini tutamazsın.

Milyon dolarları alıp götüren adamların, sanki ihtiyacı varmış gibi yaptığı gösterileri vizyona sokması ne kadar normalse, çocuklarını medya malzemesi yapıp, bundan yeni çıkaracağı film, albüm, oyun veya kitabı için rant elde etmesinin de bir o kadar normal gözükmesi...

 Yine o reklam filmlerini sadece kendi filminden önce çeken ve sadece kendi filminin reklamını yapmak için yapan -çünkü yine yedi sülalesine yetecek kadar parayı yıllar önce reklam çekmeden kazananlardır bu kişiler- insanların hiç yadırganmadığı bir ülkede yaşamak. Dahası, kimsenin bu tip durumlar üzerine sinir harbi geçirmediği bi' yerde yaşamak fevkâlade sıkıntı verici.

 "Zeki, komik ve bizden biri" yakıştırması yapılan insanların dinci, kapitalist, faşist&onursuz, gurursuz, para için babasını satacak olan karakterde olduklarını anlamak için deha olmaya gerek yok. Reklam afişleri, kimlerle takıldıkları, mavi-turuncu renklerin hakimliği, medyayı kullanım tarzları, sakallar ve ağzına almaktan bir türlü bıkmadıkları yaratıcıları bunları ayırt etmeye yetiyor.

 Bu ülke demişken dünyayı da atlamamak lazım. Kainatın en çok para kazanan yönetmen ve prodüktörleri de tek bir kitabı üç (3) filmde çekme kararı almış. Dünyadaki gerizekâlı sayısını anlamak için yapmış olmalı. Kitap, daha önce devam filmleri çekilen kitapların toplamının 5'te 1'i kadar! Ve bu son zamanlarda ortaya atılan kitaplardan uyarlanma filmleri iki bölümde çekme geyiğinden yola çıkılarak "Biz 3D yaptık, 3 kerede çekelim," düşüncesi nedir çözebilmiş değilim.

  Demem o ki hepinizin...

  Hepinizden iğreniyorum.