30 Aralık 2012 Pazar

Harflerin Hatırlattıkları #3



Ahmet Haşim: Yürüyen merdivenleri görememesi sevindiren.

Bertolucci: RdN'nin verdiği "I will love you forever," cevabında gizlidir.

Cahit Sıtkı Tarancı: Hakkı "35 yaş şairi" ile sınırlandırılamayacak olan.

Çehov: Gogol!

Donna Donna: Sebepsiz, tercüme ile aktarılamayacak hüzün.

Eric Bana: Hani bana diyormuş kızlar, o derece =(

Fabl: Svevo!

Gene Hackman: Unutulmaz =(

Hesher: İnanılmaz deli film.

Italo Calvino: Tanıtanı unutmadım, selam ederim buradan.

İshak: Yakup'un oğlu.

Jean Genet: Bizim balkon.

Kemal Tahir: Sevmem.

Leman Sam: Konserine gitmek istediğim.

Magna Carta Libertatum: "1215"

Neo: Bununla başlayan her şey kötüdür.

Osman Hamdi Bey: Eli mükemmel çizen.

Ökse Otu: Temel Reis.

Proust: Anlamlandırmaya çalışılmadan okunması gereken.

Roni: Komik bi' insan.

Sevgi Soysal: Sabuncu!

Şair: Kalmadı, bitti.

Tütünler Islak: Ey her şey, ey beni gülünç eden bitki sapları...

Uzak: Başak burcu filmi!

Üsküp: Söylenişinde özlem var sanki.

V: Maskesi Eminönü'nde satılan =(

Yeats: Keşke sadece şair olsaydı.

Zelda: Aşk.



20 Ekim 2012 Cumartesi

Çavuşoğlu'na



Asaf Halet Çelebi Galt's'ray şiirinde "Ebedî vakansta çocuk olamayacaksın artık." der. İnsan bi' burulur. (İnsanı bi' burur.) "Çocuk olamayacaksın artık." çok büyük&üzücü&kırıcı bir laftır. "Neden olamayacakmışım ki?" diye atılır benim gibiler. Zaman geçtikçe biraz daha anlaşılır.

Geçenlerde çocukluğumun en güzel günlerinin geçtiği, Dost İnternet'in gidiş yoluna göre solunda kalan Çavuşoğlu'na yürüyordum. Bizim saha kapanmış. Yerini iki tane birbirine birleşik küçücük pota, çocuk parkı ve büyükler için genişletilmiş bir çay bahçesi almış. Yol manzaralı. Teller yok. Özel bir alan, bağımsızlık, özgürlük yok. Top kaçmama, dayak yeme ihtimali yok. Sert olmak yok.

Aslında karşısındaki market hariç hemen hemen her şey değişti. Bankanın ismi, büyüklüğü değişti; sadece bankamatikti örneğin önceleri. Sokağın karşı tarafındaki otoparkın ismi değişti ve spor salonu da el değiştirdi. Kesilmemiş büyük bir ağaç vardı, o da beton yığınlarının etrafında "Çavuşoğlu'nda çocuk olanların hat'rına" duruyor sanki. Anlaşılan, termosta özelleştirilmemiş çay içilen tahta günler geride kalmıştı.

Sonra kimler değişmedi ki? Burada oynayanlar örneğin. Kesinlikle artık çocuk değildi. Kimisi alkolik oldu, kimisi sigara tiryakisi. Kimisi tarikatlara girdi, kimisi sırt döndü yatmadan önce dualar ettiği tanrıya; kimisi parayla kadın satın aldı köleliğin kalktığı bu devirde, kimisi çocuk dövdü, kimisi sırtından vurdu sevdiklerini, kimisi simit almadı kahvaltıda parası bozulmasın diye. Çocuklar böyle şeyler yapmazdı. Neden çocuk olamayacağımızı artık anlamıştık. Artık düşünüyorduk. Ama(n) ne düşünmek!

"Düşünmemiz gerekseydi çocukken düşünürdük zaten tüm bunları." diyesim gelirdi fakat kimsenin anlamayacağını, dahası çocukça bu düşünceyi artık çocuk olmadıklarından ötürü düşünmeyeceklerini bildiğimden susardım.

Kerem'in Kerem olduğu yıllardı. Joleli denmeyecek ama yapılı saçlar. Sıfır kollu tişört, üstün kısa şortu. Çocuğa göre nispeten kaslı denebilecek bir vücut. Kılsızlık. Atletiklik: Kendinden yirmi santim daha uzunları savunabilme ve çembere değebilme. Yakışıklılık.

Apo'nun Apo olduğu zamanlardı. Sempatik bir gülüş, gereksiz hırs, bazen beliren bir bezginlik hali ve boyuna oranla çok iyi bir top kontrolü. Marka ayakkabılar, tişörtler ve şortlar. Gerçekçilik. "Kuul"lukla karışık, dalga geçer ifade.

Can'ın Can olduğu... Bitmek bilmez bir enerji, yenilgiyi kabullenememe, tartışma, Apo ve Kerem'den daha iyi olduğunu kanıtlama hevesi -buna hiç gerek yokken-, blok yarışına girme, iyi şut atmayı öğrenme, top kontrolünden zerre anlamama ama sürekli deneme. Ve ilk korkuların başlaması. İtalyan.

Diğerlerinin diğerleri olduğu zamanlar.

Apo'nun ona "Apo" demeyen en sevdiği iki arkadaşının geldiği zamanlar: Biri sarışın, gözlüklü, iyi oyuncu; diğeri şişman, esmer, iyi şutör.

Pembeler içinde salınan sarışın kızın basketçilerin aklını başından aldığı dönem.

Gözlüklü kızlardan hoşlanılmaya başlandığı dönem.

Apo'nun Can'la arasının kötü olmaya başladığı bir dönem.

Can'ın en iyi arkadaşı Ris'in Apo ile aynı okulda olduğu zamanlar. Ris o zamanlar yeni yeni basketbol oynamaya ve sevmeye başlamış.

Can'ın en iyi diğer arkadaşı Rif ise daha küçük Can ve Ris'ten. Ama potansiyeli olduğu belli Apo'yu sevmiyor ama Kerem'e hayran. Bir maçta çok iyi oynamıştı Kerem'in takımında. O zamanlar Atatürk'teydik; siyah, yüksek, garip bir demirden potalı okul.

Kerem'in liseye başlayıp, bizden kopmaya başladığı zamanlar.

Pazartesilerin çabuk gelmeye başladığı zamanlar.

Apo'nun liseye başlayıp bizden kopmaya başladığı zamanlar.

Yerlerine gelenlerin hiçbir zaman bu ikisi olmadığı zamanlar.

Kopmalara alışamayan Can'ın kendini aramaya başladığı zamanlar. İyi basketbol oynayan, iyi insanlara duyulan özlem.

Can'ın lisanslı basketbolcu olup sokaktan kopmaya başladığı zamanlar.

Zaman sonra, Apo'yu özlediğinden onun okuluna gitme ve dalgalı sarışın bisiklete binen çocukluk saçıyla karşılaşma. Mavi ruhun kaşarlı gözü. Ayrık düş sevgilisi. Patentli. Bir şey diyememe. Herkesin gitmesinden dolayı duyulan bir özgüvensizlik.

De yine düşünmek son istememe olduğunu görüşü.

'sini örme.

-Son.



12 Eylül 2012 Çarşamba

Ama... #4 ve Bir Alıntı


Onu bunu bırakın da, alıntı bu filmden değil, bir kitaptan. Ama ne kitap! Yani "ama ne kitap" dediysem sizi bilmiyorum fakat bilmem kaç sene önce dediğim bir laf gibi, sırf bu tip cümleler için bile sevebiliyorum ben kitapları, tamamı güzel olmasa da olabiliyor. Neyse, şöyle:

"Bizi -bundan sonra- düzeltse düzeltse sahici bir karamsarlık düzeltir."

Piuvv..

1 Eylül 2012 Cumartesi

"Duquesne Whistle" ile sokaklarda tarz tarz yürümek -sanki klip çeker gibi-


Sesi gitgide Tom Waits'e benzedi bizim Bob'un. Rahatsız olabilir bazıları ama benim garip bir şekilde hoşuma gidiyor.

71 yaşında 34. stüdyo albümünü çıkarıp, eli cebinde, kafasında garip (hasır?) şapkasıyla sokakta tarz tarz yürümektir Bob Dylan. 34 albüm boyunca 80'lerin ortasından sonra birkaç şarkıya özel klip çekmektir.

Bu alttaki de yeni şarkısı. Duquesne Whistle. Melodileri, klibi, pimp derken Bob'un sesini kısması, oğlanın sondaki dansı ve kızın o saç kesimi (özel bir adı var mı bilmiyorum uzunsaçamaçokkısakakül galiba) beni bitirdi.

Kafamı kurcalayan ise "Blowin' like she's never blown before" derken ikinci bir anlam çıkartıp çıkartmamamız gerektiği =)

Her neyse, dinleyin veya izleyin veya ikisini birden yapabilecek yeteneğiniz varsa o dediklerimi yapın cancağızlarım.

Ekleme: Klibi yine Nash Edgerton yönetmiş veya çekmiş.

5 Ağustos 2012 Pazar

Tostoparlak Tavşan



Bir adam yuva edinmiş kendine
gözleri ıslaklıkla çalınıyor
diyor ki seni üzen ne?

O sırada göğsünden rengârenk çizgiler kalkıyor
susuyor bir çeşmeye varıyor
su yerine kan içiyor, akan kanlar oluk oluk
bir başka ciğere doluyor, bir adamı kurtarıyor kan
bir bakış kazandırıyor, beriki çocuğuna sarılıyor -aferin ona.-

Kan dağılıyor ve insan oluyor, kan insanı kaldırıyor ve insan kanıyor.
Kandığı her yanlış onun hayatını uzatıyor, uzattığı her hayat onu ölümsüz kılıyor.

Görüyor geyikleri, boz ayılarını ve timsahları, öksüz bırakmıyor da yavruları.
Buz adasına çarpıyor kan, terliklerinde boşluklar, havluları turuncu. Gasp ediyoruz buzları, havalardan n'ber?
Tavşan, ölüyor ve insan yine kanıyor. Bir tavşan daha alıyor. Para bitiyor, para alıyor. Saatler geçiyor haftalar... Onları da alıyor. Akşam bitince gündüz alıyor, felsefe bitiyor felsefe alıyor. Biten eylülün gölgesinde bir yazda, uzun sürmüş bir günün akşamını ağırlıyor.

Çoraplarını değiştiriyor, tırnaklarını bir hamamda kaybediyor, gözlerini atış poligonunda. Renkler, çizgiler evlerden duvarlar yapıyor kendine ve küçük bir delik kazıp içine bedenini koyuyor, mezar taşında bir tavşan ağlıyor, resimde gülen dişler renkli çizgilerle yazılmış: "Herkes gibi yaşadı ancak ölümü kendi gibiydi." Üzerindeki toprakta çimen bitmiyor.

"Baban da kedi miydi senin?"

31 Temmuz 2012 Salı

Kadın vs. Erkek #2 (Nadal vs. Graf) - Benimle Evlenir Misin?


Serilere devam edelim dedik dedik, bak ne oldu şimdi? Bu serinin ilkini daha demin yazdığım 'ilk'e tıklayarak görebilirsiniz. (Onu bunu bırak da yıl 2010 iken ne de hevesliymişim bir şeylere neyse.) Bu sefer farklı ama. Facebook-Twitter gibi çok çok fazla geçici, salak dedektörü (bak bu tanım hit olur) ve sıkıcı şeyleri kullanmadığımdan, bu video sürekli paylaşılan bir şey mi bilmiyorum; ama ben buraya koyayım dedim pek hoşuma gitti çünkü.



-Bundan sonrasını videoyu izledikten sonra okuyun-

Nadal'ı zaten severim, sempatik çocuk bence. "Benimle evlenir misin?" sorusuna gülümseyerek ve kıçını çekiştirerek yanıt veriyor.

Graff'ı sevmem Martina'dan ötürü. Ama sempatikmiş meğer. Sempatikmiş ama hiç sevmeyeceğim bir kadın tipi. Ama... (Vurgulardaki blogun ismine gel) Kadınların genel bakışını kazandırdığı için evliliğe önemli bi' şey erkekler için. Şöyle diyor:

"Kaç paran var ki yaprağım?"

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Ama... #2



Bu seriyi de unutmuşuz resmen. Kaçıncı seri bu yapmaya kalkıştığım ve unuttuğum. Üşengeçlikten öleyazıcaz. Ne üşengeçliği bilgisayardan film izlemediğimizden. Gerçi kaydettiğimiz 10 tane "Ama..."lar vardı. Evet ama...

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kısa Kısa #21


*Kate Winslet, Natalie Portman, Keira Knightley, Rose Byrne, Winona Ryder sanki aynı ana-babadan doğmuşlar.

*Sedat Yazıcı'nın bir evi var... Her önünden geçişte vay amk diyorum.

*Sigaraya gerçekten savaş açılsa, yani devletler tarafından filan dünyada böyle bir problem kalmazdı. Bırakın şimdi eroin filanla kıyaslamayı kimse tütünü alıp sarıp içmekle o kadar uğraşmazdı. Tabi bunun için kaçakçılıkla da savaşılması lazım geçen yazıda belirttiğimiz gibi. Bir kere dünyadaki sigara karşıtı eylemlerin, kamu spotu reklamlarının hiçbirinin samimiyetine inanmıyorum. Yasaklayın, kapatın hadi o zaman sigara fabrikalarını madem insanların ölmesini istemiyorsunuz. Yok olmaz. Neden olmaz? Bunun ticaretini yapan büyük ülkeler kazanamaz. Sen sigaradan hasta olmazsan ilaç, nefes açıcı vs. alamazsın gene aynı ülkeler kazanamaz. Sigaradan hastanelik olmazsan doktorlar, hastaneler kazanamaz. Yine mezarcılar da kazanamaz ölmezsen. Sonra bu miras işine bakan avukatlar kazanamaz. Bırakmaya kalktın diyelim; nikotin bantları, sakızlar vs.lerden yine o ülkeler kazanamaz. (Çünkü bu tip ülkeler önce zararlı şeyleri, sonra da onların tedavisini üretirler.) Hiçbir şeyden etkilenmeden bıraktın diyelim, e sen bu dünyada fazlalıksın sürekli de nüfus artıyor. Kısacası o zaman da dünya seni taşıyamaz. Yine kimse kazanamaz.

*Bir yazıda sürekli emperyalist-izm, kelimesi geçiyorsa bunu yazanın biraz salak olduğunu düşünüyorum ister istemez. Belki de salak benimdir. Kapitalizm de öyle.

*Antep fıstığı denen şeye bayılmama&aşık olmama rağmen, dondurmasına bir türlü alışamadım veya sevemedim gitti.

*"Bindörtyetmişbeş kez" deniyor, genelde bi' abartma yapılacaksa eğer.

*8 yaşındaki üvey kuzenin kızı çiğ köfteye maydanoz koyduğumu görünce şöyle dedi: "Sen maydanoza alerjisi olmayan erkeklerden misin?" Şort oldum beyler! Oha lan yaşa bak; ettiği lafa, kurduğu cümleye, yaptığı tesipte bak.

*Olgun Şimşek'le Erkan Can da sanki birbirlerinin devamı gibi.

*Bambi adlı çizgi karakter erkekmiş, evet çocukken ceylanımsı bir şey olmasından mütevellit kız diye yer etmiş kendisi aklımda. Bilmiyorsanız, unuttuysanız öğrenin.

*Amerika'yı eleştiriyoruz ama her şeyde başarılı. Yani edebiyatta bile öyle bir pazarlama stratejileri var ki sanırsın çok iyi yazarlara sahipler. (Ki sahipler bazıları hariç.) Kısacası adamlar paranın döndüğü her alanda başarılı. Futbol hariç.

*"Herkes kadar normal, bütün insanlar kadar delidir İbrahim." Ccc İlber Ortaylı Ccc diyorum kendisine.

*Kenan Işık "yarı yarıya" dedikçe, yarışmacılar "yüzde elli" joker hakkı diyor. Ne salaksınız amk 10 senedir bir şeyi öğrenemediniz.

*Fırıncılara savaş açtım. Ramazan diye gidip fırıncıları zengin etmeyin. Pide almayın. Evet ben de onlardanım. Sizin geleneklerinizi baltalayan... Ne diyorlar ona? Siyonistim. Evet.

*Ben mi dedim bilmiyorum: "Bir kadının aşkından asla şüphe duymadan edemezsin, çünkü kafaları her zaman karışmaya pek bi' müsaittir."

*Bazen fark edemiyorsun şarkının içindeki o güzelim cümleleri. Onlardan biri: "Aslında bakarsan insan olarak iyiyiz." Ne mükemmel, ne boynu bükük bir laftır o. Ne doludur.

*Diğerlerinden ters olarak bazen bazı filmleri öyle çok seviyorum ki, ikinci defa izlemiyorum aynı etkiyi yapmaz diye.

*Şimdi oruç tutan tutmayana, tutmayan da tutana saygı duymuyor burası kesin. Nasıl bir dünyanın içinde kaldım onu anlayamıyorum.

*"Din tamamen, doğru olarak yaşansa" diyenlerin saçmalığı, komünistlerin "Kapitalizm öyle gelişecek ve kötü sonuçlar doğuracak ki, insanlık komünizme muhtaç olacak." saçmalığı ile kapışır. Üzgünüm Marx ama durum böyle gözüküyor.

*21. yüzyılda hâlâ eşcinsel görünce, birbirini çekiştirip, parmakla gösterip gülen insanlar var. Gerçi 21. yüzyılda hala küfür olan bir eşcinsellik de mevcut.

*Çok büyük göstermeye çalışan (ve de gösteren) 12-25 yaş arasındaki kızlar büyüyünce de küçülmeye çalışıyor. Ama ne yazık ki yıllar kimseye acımıyor.

*Başka bir mekanda/ortamda/filmde çalınan müzikten ve onun etkisinden bahsetmiş miydim sizin kendinizin açıp çalmanıza kıyasla? Sanırım etmiştim. Buna en yakın etki karışık çalmanızı söylemenizdir mp3 çalarınıza.

*Sadullah Paşa Yalısı'na kalpler yapmak istiyorum. Çiçekler böcekler çizmek istiyorum.

*O kadar şeye bok attık son olarak da 2005'den beri takık olduğum Ekşi'ye gelelim: Ekşi, sadece anketlerinin doldurulması içinde bulundurduğun yazarların aslında ne boş, ne yeteneksiz ve ne gereksiz insanlar olduğunun bir kanıtı. Ama yine de Türkiye profilini ve insanların ne mal olduklarını gösterdiğin için her şeye rağmen teşekkür ediyorum sana sözlük.

*Çüşünüz.

17 Temmuz 2012 Salı

Kısa Kısa #20



*Bir duvar yazısı: "THEY LIE, WE DIE"
("Yalanı söyleyen politikacılar, ölen biziz." Espiri: "lie"ın iki anlamda da kullanabilmesinde. "Onlar yatışta, ölen biziz amk" gibi.)

*Vurucu cümlelerin havası bir süre sonra sönerken, saf cümle yüz yirmi bin sene sonra da yaşayacaktır.

*Yaşlı birinin, kendinden daha yaşlı bir kadını görünce "teyze" muhabbetine girmesi kadar sinir bozucu bir şey daha olamaz. Küçül de cebime gir sen.

*Arabalar o kadar hızlı sürülüyor ki... Metrobüs beklerken bir kazaya şahit olmamak için bazen gözlerimi kapıyorum.

*Metrobüs demişken özellikle belli saatlerden sonra Zincirlikuyu tarafına giden hiç yokken, Avcılar tarafına gidenlerde acayip bir sıkışıklık var. Bilmem neden. Orada yaşayan insan mı yok, yoksa oradakiler çok zengin de arabası mı var hepsinin bilemedim. Basit bir şey gibi görünse de bence çok karmaşık.

*Cır cır konuşma var, cırcır var. Bir de kuskus var.

*Her şeyi anlıyorum da (gerçi bu "herşey" mi neyse onun yazımını hâlâ anlamıyorum) sırıkla atlamayı anlayamıyorum. Abi, nası ya, nasıl yani? O şeyle koştun, onu çukurlu gibili yere bastırdın, gücünü bıraktın o seni kaldırdı. Sonra, yükseldin yanlaştın, engeli geçtin ve çok estetik biçimde elini sırıktan bıraktın ki engel düşmesin ve ters biçimde o mindere düştün. Ben sadece ters biçimde mindere düşsem kalpten giderdim herhalde.

*"Barok" denilen tarzı mimaride çok seviyorum. Güya sadelik yanlısı bilirdim kendimi. Demek saray, yalı filansa öyle olması hoşuma gidiyor. Garip.

*Oyunlardaki "bölüm sonu canavarları" biraz akıllı olunca moralim çok bozuluyor. Ama benden akıllı değil neyse ki. Zaten amaç da bunu hissettirmek sanırım.

*Tezer Özlü'nün bir gözleri var. Kayboluyorum resmen. Çok dolu, böyle çok yoğun. Beni çeken bir şeyler var o gözlerde. Bazen soruyorum ben mi öyle anlam yüklüyorum diye ama, ki öyleyse eğer daha güzel ya... Neyse, dedim hemen ardından "Böyle gözleri varsa, yoksa yüce su burcunun en asil üyesi miiğ?" Cık, değilmiş kendileri.

*Maradona adamın adı ama hemen herkes söylerken Marodona diyor.

*Denmeli: Rumeli yerine Urumeli.

*Aklıma hemen şey geldi: "YKY'ye geçmeden önce ikinci baskısı yapılmayan kitapların, YKY'ye geçtikten sonra bir anda en çok satanlar listesine girmesi" diye bir anket yapsak...

*Amma çok şey diyorum demek ki Türkçem yetersiz. (bu yazıdaki komikliği bulana beş puan)

*Ekmeğin ve simidin çok pahalı olduğu ülkede yaşamak. Türkiye. Bu kadar pahalı olması akıl alır şey değil kesinlikle. Fırın açıp zengin olabilir bir insan bu devirde kolaylıkla. Ayrıca bu kepeğini ve gramajının oranını kim denetliyor? Hangi fırıncı yükseltti ya da azalttı da fiyatları bu kadar arttı? Kaç tane fırın var, kaç tane denetleyici var? Bunu fırsat bilen fırıncılar da yükseltti hemen bütün unlu mamullerin fiyatını. Tavuk ekmek dönerin, ekmekten sadece 50 kuruş farkla satılması da garip. "Ekmek mi pahalı satılıyor, tavuk mu tavuk değil?" sorusunu akla getiriyor hemen. (Zaten yıllardır akıldaydı ya neyse.) 10 tane mısırın 1 liraya alınıp, sokakta hiç iyi kaynamamış bir tanesinin 1.5 liraya izinsiz satılması da tuhaf. Göz göre göre kaçak sigara satılan, alenen kaçak gözlük, tişört vb. şeyler Eminönü'nde güneş batınca ortaya yeni, vergisiz ve kaçakçılığa özendirici bir zihniyeti ortaya çıkarıyor. İstanbul'un göbeğinde olan bu olaylar kanımı donduruyor. İş çığırından çıktı kesinlikle.

*Filmlerdeki öpüşme sahnelerini de oldum olası anlayamamışımdır. Yatak sahnelerini zaten anlayamıyorum da, öpüşme ne bileyim sanki içten gelmeli. Ne kadar doğal öpüşürlerse de o kadar saçma geliyor çünkü bunun rolü olamaz kesinlikle. Hangi oyuncu çıkıp bunun bir rol olduğunu söylese de inanmam mümkün değil. Karşınızdaki iğrenç bir adam diyelim ya da nefesi leş gibi kokan regl dönemi kadını; e sen nası öpeceksin ve inandırıcı öpeceksin yani? Setlerde tanışılan bu aşk hikayelerinin öpüşme sahneleriyle bir alakası var bence. Sevenler öpüşür oğlum bunu izleyiciye yansıtmak için bence fazla kasıyor insanlar. O zaman da öpüşme bi' rahatsız edici oluyor. Rahatsız edici olmayınca da ben o öpüşmenin rol icabı olduğuna inanamıyorum hepsi bu. Sanırım geri kafalıyım.

*Geçenlerde bi' arkadaşım bana "Türk Bukowski" dedi. Eskiden olsa çok hoşuma giderdi ama o an pek bi' etki yaratmadı, sadece gülümsedim.

*Kurt Vonnegut ne anlatmak istiyor dedim, araştırdım, okudum ve buldum: "Gönüllü basitlik"i.

*İtiraf: Küçükken azılı bir Patrick Ewing hayranıydım. Adamı tanımayanlar da itiraf etsin: Pornocu filan sandınız ilk başta, değil mi?

*Tek başına eğlenmeye gitmek: Mutsuzluk.

*Yaşlanmak: Sizinle aynı şeyleri sevenlerle iletişim kurmaya çalışmamak.

*Görüşmek dileğiyle.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Yaşlanmak-mık.


Bi' arkadaşım demişti ki neden hikayelerin hep yaşlı, bunak ve/veya aptal kişilerden oluşuyor? Ben de ona demiştim ki çocuklar da vardı bazılarında aslında. Çocuk büyüsünü kaybettim sanırım zamanla ama çok özledim. Neyse bak şu geldi aklıma:

"Yaşlandığımı anlıyorum; en şaşmaz belirti de yeniliklerin beni ilgilendirmemesi, eğlendirmemesi; belki de temelde yeni olmadıklarını, olsa olsa eskinin ürkek varyasyonları olduklarını kavrama(m)dan ileri geliyor. Gençliğimde günbatımlarına, kenar mahallelere ve mutsuzluğa bayılırdım; bugün şehrin göbeğini, sabahları ve dinginliği seviyorum. Artık Hamlet'i oynamaya çalışmıyorum."

Şimdi buraya inan o yazarın ismini yazsam... Olmaz. Ki kendisini "o kadar da" sevmem. Ama beğenen zaten araştırır bulur. Bulmasa da bence çok şey kaybetmez, daha önemlileri var ama alıntı çok güzel. Ha, ben mi? Girişte kendimi yaşlı sandım, hatta doğrudan benim o; ama ikinci cümleyi görünce gençleştim. Fekat, Hamlet'i oynamıyorum. O halde Macbeth'e başlayayım. Hah!

Not: Ciddi ciddi oturdum 'çok bilinmeyen güzel şarkılar' listesi yaptım, yakında bi' radyo şeysi daha döndürürüz galibaysa.

17 Haziran 2012 Pazar

"Yaz" Pisliktir!

"

Yaz, yağlı saçtır.

Yaz, terdir.

Yaz, pis kokulardır.

Yaz, sivri ve garip sineklerdir.

Yaz, karıncadır.

Yaz, sidik kokusudur.

Yaz, nemdir.

Yaz, nefes alamamaktır.

Yaz, öğlenleri evde oturmaktır.

Yaz, gece de olsa karanlığa saklanamamaktır.

Yaz, sonradan boşanacakların evlenmesine seyirci olmaktır.

Yaz, çocuk sesidir.

Yaz, korna sesidir.

Yaz, gürültüdür.

Yaz, kalabalıktır.

Yaz, ergendir.

Yaz, laf atmadır.

Yaz, namussuzdur.

Yaz, çarşaflıların terleyip terlemediğini veya içlerinde bir şey olup olmadığını düşünmektir.

Yaz, kısa kollu gömlek giyme zorunluluğundan mütevellit çirkin bir görüntüdür.

Yaz, üzerine yapışan tişörtlerini giyen sonbahardan itibaren kas yapmış gençlerdir.

Yaz, çaputtur.

Yaz, kavgadır.

Yaz, eşi-dostu kıskanmaktır.

Yaz, hırsızlıktır.

Yaz, takı takamamaktır.

Yaz, çirkin görüntülerdir.

Yaz, çok çişe gitmektir.

Yaz, 5 yıldızlı otellere boyun eğmektir.

Yaz, unutkanlıktır.

Yaz, genelde sağlıklı olduğun halde garip-tedavisi olmayan hastalıkları çıkarabilendir.

Yaz, çay-kahve içememektir.

Yaz, kömür olmak isteyen teyzedir.

Yaz, sıcakken sıcaktır.

Yaz, film izleyememek-kitap okuyamamaktır.

Yaz, miskinliktir.

Yaz, ayrılıktır.

Yaz, aynı zamanda istemediğin arkadaşlarınla görüşmek zorunda kalmaktır.

Yaz, tenis oynarken rüzgar çıkarabilendir.

Yaz, mangal kokusuna ağız şapırdatmaktır.

Yaz, gerçek güzelliği görememektir.

Yaz, spor değildir.

Yaz, bazı hayvan nesillerinin tükenişidir.

Yaz, şu anda saymayı unuttuğum birçok şey "daha"dır.

Ancak yaz:

Komünist anneme göre, herkesin ("tüm insanların" demiyor buraya dikkat) eşit olduğu tek mevsimdir.

Not: Kapitalist annem de var.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Kısa Kısa #19



*6 ayda bir yazıyorum sanırım kısa kısayı. Baktım en son ocakta yazmışım peeh =(

*Tek hücreli bir canlıdan bile daha küçük "şeyler"in beni bu dünyada var ettiğine inanma fikri içimi ürpertiyor.

*Şu yazının fotoğrafındaki gibi albüm kapakları da var sevgili bilogçular, okurlar, insanlar... Bir de kendi fotoğrafını (hatta şuna suratını diyelim) kapak yapan ucuzcular da var. (YKY ile çalışıyorlardır kesin.) Neyse ya ben bir şey demiyorum. Kapak yapma, tasarlama önemli bir kültürdür. Ne, ne ve çok ne yazık ki Türkiye sondan birinci bu konuda.

*Küçükken, okula yeni başlamışken "Bilge" soyadlı bir arkadaşım vardı. Yemin ederim öyle soyadım olsa okulu filan bırakırdım. Ya da öyle bir burnum olurdu ki önümü göremezdim.

*Vedat Abi yazdı mı bilmiyorum ama: "Uyuşturucu batağına batmış müzisyenlerin biyografik filmleri" azalarak bitsin lütfen.

*Ne istediğini bilmeyenler! Hepinizin ta amk!

*Oktay Rifat seni sevmeyenin de... Ölürüm lan sana! Şiiri kes:

"Sevgimin arkasına gizleniyorum
İçim dışım, kımıl kımıl hiyeroglif"

*Yıllarca kendimden nefret ettiğimi sanırdım; meğersem kendim hariç herkesten nefret eden biriymişim.

*En son koç burcu olan bir ünlüye "Akreptir en olmadı sudur bu!" dedikten sonra burç tahmini yapmayı bıraktım. Jübilemdir, net kere net.

*Hemen herkesten bir şeyler öğreniyorum. Bugünlerde "kusursuz"un olmadığını öğrendim.

*Japonların hepsi mi saygılıdır, yoksa bizler mi ne olduğumuzu çok unuttuk? Alsın Budist bir rahip eğitsin beni, gerçi bebeklikten başlamam lazımdı ama olsun.

*Euro 2012'de İrlanda'yı destekliyoruz.com

*Eski okulumda Beril diye bir arkadaşım vardı. Onunla ilk tanıştığımız günü hâlâ unutamıyorum. Adı ilk önce çok garip gelmişti ama sonradan dünyanın en normal ismi gibiydi. Var böyle bir şey esasen: Daha önce duymadığından garip geliyor ama duyduktan sonra sıradanlaşıyor. Hatta "Lan gayet normal bir isim neden daha önce duymadın pis asosyal!" deyip kendine bile kızabiliyorsun. Beril'e de selamı çakalım bu vesileyle. (Amma da kaba konuşuyorum bre!)

*Abi, masa tenisini ya da pinpon -esasen- ping-pongu Türkiye'de kim meşhur etti? Türkiye'de 50 yaş ve üzeri herkesin bir pinpon oynamışlığı var; nereden geliyor yahu bu? Mesela hiçbir başarımız da yoktur bu sporda ama sorsan herkes süper oynuyordur veya mutlaka oynamıştır. Futbol sevmeyen adam bile vardır ama pinpon oynamamış bir yaşlı yoktur Türkiye'de. Ne alaka yani? Türkiye ile en bağdaşmayan spor badmintondan sonra masa tenisidir. Garip valla bunu bi' araştıralım.

*Sütlü Nesquik'i bilen bizdendir.

*Bu üsttekini bilen Susam Sokağı'nı da bilir.

*Üsttekileri bilmeyenlere ceza: Alttakileri okumayın !!! =((

*19 da ne de güzel bir rakamdır =(

*Herkesin çok genç olduğunu düşünen orta yaşlı kadının hikâyesini yazacağım bir dahaki sefere. Her seferinde geri çevrilip hâlâ yazan bir hevesliyim sanırım. Ya da saplantılı.

*Öpüşme sahnesinin bile olmadığı, sigara içilmeyen mükemmel bir film izledim. Aşkı ve derdi -onlarsız- çok da güzel anlatıyordu.

*Bob Dylan bir klasik roman gibi. Yaklaşık 5 senedir okumama (dinlememe) rağmen bitiremedim. Ya da bitirdim de, her okuyuşumda başka mükemmel bir şarkı ile karşılaşıyorum.

*Dalından koparılmamış, kendiliğinden toprağa düşmüş elmanın tadı çok başkadır. Şiirlidir.

*Al bak bunlar da alıntılar:

"Güzel bir anın hemen öncesi, o anın kendisinden daha iyi."

" -Dans kalpten gelmek zorundadır.
  -Yani?
  -Benimkisi kırık. "

" -Her klişenin içi gerçekle doludur yoksa klişe olmaz.
 -Aslında bu da bir klişe. "

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Şucümleyiokurkenhissettiğimşeyisendehissedebiliyormusun?


"İki servi arasındaki bulut, adama benzedi. Biraz daha sarhoş olsaydım, biçiminin ruhumu andırdığını düşünürdüm."

6 Nisan 2012 Cuma

"Alın Tabletlerinizi, Başlayın Okumaya..."



Okumak önemli şey. Mesela bugün bu yazıyı görmemiş olsaydım, birinin, daha önce dediklerini tekrar etmiş olacaktım belki birkaç seneye en fazla. Belki de Ahmet Cemal de birinin başka bir dilde daha önce dediklerini demiştir en kötüsü; en iyisi, düşündüklerini, demek istediklerini demiştir belki... Her neyse. Elbet karşı çıkanlar olacaktır, özellikle bu özelliği kullananlar... Hatta abartarak: "Bilgisayar da ilk çıktığında karşı çıkanlar vardı!!11!!!" diyeceklerdir, tuhaf, varsın desinler; biz okuyalım:


“… e-kitaplar sayesinde okuma alışkanlığı yaygınlaşacak…”
“… e-kitaplar sayesinde okumak artık kolaylaşıyor…”
En çok şu ikinci cümle takıldı kafama; “… e-kitaplar sayesinde okumak artık kolaylaşıyor…”
Demek ki, e-kitaplardan önce okumak, zor işmiş. Eh, ben de yıllardır epey sıkı bir ‘okur’ olduğuma göre, bu zorluk üzerinde kafa yormayı kendime görev edindim. Ve sonunda anladım ki, e-kitaplardan önce okumak bayağı zor işmiş.
İsterseniz, şu yakında artık tarihe karışmak üzere olan ‘zorlukların’ bir dökümünü yapıverelim.
Her şeyden önce -ve belki de en önemlisi-, kitap alabilmek ve bulabilmek için artık kitapçı kitapçı dolaşmaktan kurtuluyoruz. İnsan işin içindeyken pek farkına varmıyor. Ama evceğizinden çık, bir kitapçıya gir. Almak istediğin kitabı onlarca, yüzlerce kitabın arasından ara. Ya da görevlilere sor. Bulunca sardır. Kasada parasını öde. Sonra poşetin elinde, yine evinin yolunu tut. Ya da, son çıkan kitapların neler olduğunu görmek için gittiysen eğer kitapçıya, yine onlarca, yüzlerce kitabın arasında dolaş dur. Kâğıt kokusunu, cilt kokusunu, raflardan gelen görünmez tozlarla birlikte ciğerlerine çek. Hangisini alacağına karar verebilmek için kitapları karıştır. Sayfalarını çevir. Arka kapak yazılarını oku…
Alışveriş yapıp evine döndüysen, paketi açıp kitabını veya kitaplarını çıkar. Okumaya başla. İkide bir sayfa çevir. Bu arada canın bir kahve pişirmek istediğinde, kitabı koyacak yer ara, ondan önce de kaldığın sayfayı işaretle.
Bu, okuma faslına ait zorluklar. Bir de sonrası var. Her biten kitaba kitaplığında yer ara. Yer darlığı çektiğinde canın sıkılsın. Kitaplar zamanla bir‘öcü’ gibi, ne var ne yok bütün duvarlarını kaplasın. Bu yüzden kitap raflarına da para yatır…
Oysa e-kitaplar!
Evet, onlar artık gerçek birer cennet habercisi!
Bu yazıyı yazarken, bir an başımı kaldırıp düşündüm. Bakışlarımı kitaplarım boyunca gezdirdim. Günün birinde o müjdelenmiş e-kitaplar cennetine girdikten sonra duvarlarımı kaplayan kitap raflarından kurtulmanın nasıl olacağını hayal ettim.
Sokaktan dönüp evimin kapısını her açtığımda, burnuma çarpıveren o kesif kitap kokusunun yok olmasının nasıl bir şey olacağını hayal ettim. “Kitap okuyorum” diye, aslında parmaklarım hiçbir kitaba değmezken, birtakım tuşlara dokunmakta olduğumu hayal ettim. Artık kitaplarımın satırlarına ulaşamadığımı, altlarını çizemediğimi, canım çektiğinde sayfaları koklayamadığımı hayal ettim.
Son olarak, “kitaplığım” dediğimde, elimdeki tabletin dışında, kendime bile gösterecek hiçbir şeyimin bulunmamasının nasıl bir şey olduğunu hayal ettim.
Ve son olarak da şunu düşündüm: Bir zamanlar matbaayı icat ederek aydınlığa kavuşmuş olan insanlık, şimdi kitapların varlığına son vermekle, kendini kitapsız duvarların hapishane duvarlarından farksız korkunç çıplaklığına mahkûm etmekle, acaba nasıl bir karanlığa doğru yol alacak?
2 Mart 2012 - Cumhuriyet

31 Mart 2012 Cumartesi

Bazılarından, Bazı Kayda Değer Alıntılar #2


"Bağımsızlığı bencillik sanıldı."

"Gözüne çarpan ilk mektubun üzerinde ...'nın el yazısı vardı. İçinde neler olduğunu biliyordu -yalnızlık ve hüzün dolu bir monolog, yabancı olmadığı sızlanmalar, deşilen anılar ve bir yığın 'acaba'lar- ...'ya ilettiği unutulmaz yakınlık artık sanki başka bir çağa aitti."

"Kıskanmamıştı -kız onun için önemsizdi- ama zavallı davranışıyla ...'ın içindeki inatçı ve bencil tüm duyguları alevlendirmişti. Zekaca kendinden aşağıda olan biri ona oyun oynamak istemişti, bunu görmezden gelemezdi."

"Madem göklerden geldim, öyleyse gökler nerede?"

24 Mart 2012 Cumartesi

Dada'nın veya Dadaizm'in Kendi Tanımı


"Dada hiçbir şey hissetmez, bir hiçtir, hiç, hiç.
Sizin umutlarınız gibi: Hiç.
Cennetleriniz gibi: Hiç.
İdolleriniz gibi: Hiç.
Siyaset adamlarınız gibi: Hiç.
Kahramanlarınız gibi: Hiç.
Sanatçılarınız gibi: Hiç."

26 Şubat 2012 Pazar

Picasso


Öncelikle şunu söylemeliyim ki kendisinin büyük bir hayranıyım. Daha önce kimseye  belirtememişken (belki de laf arasında ağzımdan kaçırdığım olmuştur) şimdi söylemek istiyorum garip bir şekilde. Hatta Modigliani'ye ne çektirdiyse kendisinin daha çok çekmesini dilerken bile daha çok hayran olmuştum kendisine. Yaşadığı dönemde pek gıcık bir herif de olsa, kendime hep yakın bulmuşumdur çünkü onu. "Çünkü"; onu anlayabiliyorum. İçimde bir yerde sanki Picasso; adeta Max Jacob'ımı arıyorum.

Çoğunuz hatırlamaz yandaki fotoğraflarda "Scar'ı anlayabilmek" diye bir resim -ya da geçen yazıda belirttiğimiz ve tartışmasını yaptığımız gibi ss mi neyse işte ondan- vardı. Onu, krallığı ele geçirmek için yaptıklarını, sonunda onlar tarafından katledilen sahte arkadaşlarının içindeki liderliğini, yalnızlığını, hüznünü, geri planda kalmışlığını anlayabilmek gibi bir şey Picasso'nun da o dönem yaptıklarını anlayabilmek. Ne bileyim "Picasso bu sonuçta ne yapsa yeridir." deyip geçmek/geçebilmek... Mesela bir sürü arkadaşı vardır kimseyi takmaz, herkes onu sever ama kimsenin sevgisine inanmaz ve onlardan durduk yere nefret eder falan filan... Ya da herkes onu sevsin isterken, sevgileri gelince onları istemez olur. Ama geçenlerde iki tanıma rastladım ki budur Picasso ve Can'dır bu:

"Müthiş kıskançtı, kadınları, erkekleri, kadınların çevresinde dolaşan erkekleri, kendi çevrelerinde dolaşmayan kadınları, öğrenci ya da hayran numarası yapan erkekleri kıskanırdı, kişiliği çevresinde buna benzer kıskançlıkların oluşması da son derece normaldi."

"Pablo ya sıcaktır, ya soğuk. Kesinlikle ılık olmaz."

Belki de reenkarne olmuştur. Seni Seviyorum Pablo!!

Seni seviyorum Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso!

21 Ocak 2012 Cumartesi

Sıcak Havada Bekleniş


"Bu sırada hiçbir şey önemli değildi. Tüm yaşam havaydı. Yorgun bir alında, yumuşak ve okşayıcı bir kadın eli gibi olan serinliğin beklenişiydi. Sıcağın orta yerinde olayların hiçbir anlamının bulunmadığı bir bekleniş."

Bu kadar ince ruhlu olunur! (Hey düşününce "naif" Türkçe bile değil bir kere! Kırgınım sana naif! O kadar da severdim halbuki! Fransız özentisi gibi olacaktı seni kullanmak!)

15 Ocak 2012 Pazar

Ama... #1


Şöyle şeylerin "seri"sini yapma fikri bile insanın içini bi' kıpır kıpır ediyor. Zaten bizi anca fikri kıpır edebiliyor. Bizim gibileri yani..

7 Ocak 2012 Cumartesi

Kısa Kısa #18 - (Sinirli, Sevecen ve Unutmayan Bir Kısa Kısa)


* Sürekli acı içinde yaşayan insanlar varken (çok ciddi anlamda varken); hayatı boyunca elle tutulur hiçbir acısı olmayanların, bir o kadar acıdan bahsetmesi ve hatta ağızlarından bu kelimeyi düşürmemesi ne kadar üzücüdür, bir düşünürseniz eğer. Bu tip insanların bir özelliği de yeni yeni acılar yaratırlar kendilerine, "acı" kisvesi altında olmayan dertlerini de pahalı bir kafe veya lokantada (onlar restoran derler), birkaç kilo şeker attıkları kahveden eser kalmamış kahve ve kendilerini seksi sandıkları ipincecik bir sigara ve yeni şekillenmiş, kendi renginden eser olmayan tokasız saçlarının eşliğinde; kafasının şişmesini hiç ama hiç önemsemediği arkadaşlarına satmaya, onlara ne kadar düşünceli bir ademoğlu veya ademkızı olduklarını göstermeye, kanıtlamaya daha da iğrenci sahtekârca onlara bunları gerçekten düşündüklerine -hiçbir yerden duymayıp kendi kendilerine öylece düşündüklerine- inandırmaya çalışırlar. Üzülmüyorum; sinirleniyorum onlara ve bu gibilere. Hatta diyorum ki: "Bu yaptığınız çok acı!" İğrençsiniz. Midemi bulandırıyorsunuz. Beni hasta ediyorsunuz.

* Şimdi şunu yazan adama tapmazsın da ne yaparsın:

"Eğer yeterince inanırsan, kazanacak bir şeyin olmadığı gibi kaybedecek bir şeyin de olmadığını anlarsın."

Buradaki inanmak sanırım bir Allah'a inanmak. Ya da bir gün öleceğine inanmak. Neyse bakalım, daha iyi fikri olan varsa alalım?

* Gerizekâlı insan: Akrabalarını yeterince eleştiremeyen ve aptallıklarına "aptallık" diyemeyenlerdir.

* Aptal insan: Bunları kafaya takanlardır. Sahiden, aptal olmakla ilgili bir sorunum yok da, bazen bu dünyadaki insanlar canımı sıkıyor.

* Para isteyip, ne yapacaksın veya ne alacaksın paranla diye sorulduğunda: "Bakkala bi' şey almaya gidicem." diyen çocuk candır. Olsa yenir, bacakları ısırılır, parmakları öpülür; yeniden videoları izlense ağlanır. Öyle bir çocuktur bu çocuk. Yazmak gerekir onu da, yazmaya başlanabilirse bir yerden, yeniden.

* Vakit, yaşlı gözlerle "İnce Memed" okuma vaktidir.

* "Hiçbir şey bilmeyen kızlar mı, birkaç şey bildiği için götü tavanda olan kızlar mı?" derseniz ilkini seçmek her zaman tercihimdir. Cidden egonuzu, kibrinizi ve korkularınızı kontrol edemiyorsanız hiçbir şeyden haberiniz olmasın daha iyi. Hatta mümkünse çirkin görün ki kendinizi, benliğinizi bulabilin. Gerizekâlı tipiniz yüzünden sizlerle beraber olan erkekler için, gururunuzu iki paralık etmeyin. Bir zamanlar yanda yazan yazı gibi, aptal üzmez ki aldatanlar üzüyor insanı.

* Sahiden, bazen iyi arkadaşlarım var; hiçbiri çok fazla vakit geçirmediğim insanlar ama... Sizi dinliyorlar ve sizi soruyorlar. Yani, okudukça duygulanıyorsun şunları... Bilmem ne kadar doğru yazılanlar ama yazılan çok güzel:

"düşleri olan-olabilen hatta-, düşlerini gerçeğin hiçbir yavanlığına teslim etmeyen-her şeye rağmen hatta-, düşleriyle yürüyen-bunu tercih eden hatta-, düşlerine inanan bi çocuk olarak; sıkıcılıktan, gerçeklikten ve bu gerçekliğin getirdiği klişelikten ölen şu fani dünyada senden adam olmayacaksa kimden adam olacak behey behey behey matruşka sorarım sana? (:"