31 Temmuz 2011 Pazar

Junior'ın Yürek Burkan Hikâyesi


Merhaba, ben Junior. Yavru bir aslanım. Evet. Siz insanlar artık gerçek adınızı filan söylemiyorsunuz kendinizi tanıtırken veya selam bile vermiyorsunuz ama ben bir hayvanım. Aklım ermez.

Ben Junior. Kısaca JR. Siz insanlar belki söylemekten çekinirsiniz ve büyük ihtimal duymak istemezsiniz ama doğruca söyleyeyim: Benim iki arka ayağım da felçli. Doğumumu hatırlayamadığım için doğarken mi böyle doğdum, yoksa sonradan mı ikisine birden felç geldi bilemem. Bizim buralarda doktor da yok; sadece olan biteni -vahşi doğaya aykırı bir şey yapmamaları için- öylece çeken kameramanlar var. Kimsenin ölüp ölmemesi umurlarında değil; önemli olan vahşi yaşayışa müdahale etmemek ve televizyonda bunları göstertip bol bol reyting almak.

Görünüşüm hakkında biraz bilgi vermek gerekirse belimden aşağısı sürüngen gibi ama omurgasız diyebilirim. Belimden yukarısı da aslan. Bu yüzden çok da yesem büyüyemiyorum. Ve zaten ne zaman bir yemek bulsak hep en son gelip, en az yiyebilen ben oluyorum.

Annem ve kardeşlerim benim gibi birer "hayvan" da olsalar durumumu bildiklerinden çokça yardım ettiler sağ olsunlar. İyi beslenen, benle aynı yaştaki kardeşim benden -neredeyse- iki yaş büyük gibi duruyor. Sakat olan ayaklarımı kafasıyla iterek birçok yamacı, eğimi veya engeli geçmemi sağlamıştı zamanında.

Annem ise bu az gelişmiş ve ayak bağı oğluyla çok ilgileniyor. Mesela, akbabaları başımdan savıyor; benim için yemeğini paylaşmak istemeyen hepimizden büyük erkek kral aslana dalaşıp bana bir parça da olsa bir şeyler getiriyor; yeri kazıp az biraz su bulmaya çalışıyor. Yani gidemediğim her şeyi getiriyor önüme ve bu yüzden ona minnettarım. Çoğu "insan" annesinin bunları yapmayacağından eminim. Hatta söylenenlere göre teknoloji o kadar gelişmiş ki sakat veya bir şekilde sorunlu doğacak çocuk önceden kestirilip anne karnındayken, aldırılabiliyormuş. Çok yazık!


Ayağımın sakat olması beni hırslı yapmış olacak ki bütün engelleri aşmaya -yılmadan- çalışıyorum ama bedenim izin vermiyor. En çok da kükremem, kedi miyavlamasının ötesine geçemeden öleceğim diye üzülüyorum. Oysa ne isterdim şöyle "aslan" gibi kükremek. "Vaagğh!"

Bedenim izin verdiğince çabalıyorum dediğim gibi ama bu sefer de Tabiat Ana bana yardım edemiyor; insanların hoyrat kullanımı sonucu her yer çöl olmuş durumda, ağaçlar yok olmuş! Ailem de göç etmek zorunda çünkü susuzluk, sıcaklık ve bunun getirdiği açlık... Avlanma özelliklerini bile kaybettirdi onlara, gölgede bile elli beş derecelik sıcaklık hakim dört bir yanda.

Peşlerinden gitmek istesem de hızlı gidemiyorum, ağızda taşınamayacak kadar büyüğüm. Sırtında kimsenin gidemeyecek kadar ağırım; zaten de aklımız ermiyor ki onlara, hayvanız nihayetinde. Etçil ve evcil olmayan.

Onlarla yetişemeyeceğimi anlayınca duruyorum, miyavlamamsı kükrememi yapıyorum. Annem yanıma gelip son bir kez sarılıyor ve pençeleriyle başımı okşuyor. "Bu beni güçlü kılacak!" diyorum. Neticesinde benim için tüm bir aileyi öldürmek istemiyorlar, onları anlayabiliyorum. Vahşi Doğa işte!

Maalesef gidiyorlar, arkalarından hüzünlü şeyler yazamam (durumumu biliyorsunuz) ama üzülüyorum çok. Sevgi de artık yok. Doğa Ana isteksiz en son yağmur, altı ay önce yağdı buralara ve su aygırları, bizonlar, akbabalar, filler kapmış sürü halinde su olan yerleri. Çaresizim, gittiğim yerden bir daha geri dönemiyorum; çok uzun sürüyor. (Tahmin edebileceğinizden çok daha uzun.)

Bu kuraklık, susuzluk ve ayaklarımın durumu yüzünden çabuk yorulmam yavaş yavaş gözlerimi kapattırıyor bana.

Ağacın altında.

Gölgede.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Yatağın altında define bulmak: Jules Verne


Çocukken okuduğum kitapları, kütüphanede yer açmak için yatağın (baza) altına kaldırmıştık. (Yani kaldırmışız ben bakınca hatırladım hşfglöhjlfgşhfgş.) Neyse, okul yıllığını ararken bunlara denk geldim şansa. (Okul yıllığını aramak o anda aklıma neden düştü, hiç bilmiyorum veya unuttum hatırlayamıyorum.) Ve şoklar üstüne şoklar geçirdim. Hani daha önceleri bahsettiğim gibi Yeni Yüz Yıl veya özet incecik kitaplarım veya Milliyet-Armağan Çocuklarım filan da vardı ama bunları tamamen unutmuştum. Unutmuşum!

Mesela -tam(ı) tamına- 5 tane farklı Jules Verne kitabı çıkmasın mı? (Bir tane de aynı kitabın farklı baskıları vardı şimdiki birçok kitapta olduğu gibi eheh.) Hem de şu aralar bulamayacağım eskilik ve özgünlükte. (Yani uzunca, kısaltılmamış versiyonları.) Of, yeniden doğmuş gibi oldum! Ben de diyordum bu hayalcilik nereden geliyordu küçükken. Jules Verne imiş meğersem sebebi. Şu pek az hayalperest olduğum günlerde ilaç gibi geldi bunlar. Ben Jules Verne okumaya gidiyorum. Yuppiii!!

=(

24 Temmuz 2011 Pazar

Kısa Kısa #14


*Cemil İpekçi'yi ne kadar bilirsiniz bilmem. Adını duyunca tiksinir ya da söyleyene ters ters bakar ya da kıkırdarmısınız onu da bilmem. Ama Türkiye'deki -kesinlikle- en egolarından sıyrılmış, en saçmalamadan komik, en mantıklı konuşan, en mükemmel insanlardan biri olduğu kesin. Ayrıca fazla gelişmemiş bölgelerimizde yaptıkları da çok güzel. Ayrı düşündüğümüz çokça şey olmasına rağmen arkadaşım olsun istedim dün gece Kral Çıplak'ta onun kelimelerini izlerken. Mükemmel bir sohbet ve programdı. Johnny Depp yorumuna bittim hşgfklhjghşjkljş. İzlemek isteyenler tık.

*Bazen simit+içine iyice yerleştirilmiş peynir dünyanın en mükemmel tadı oluyor. Sabit. Çay olsa bir de =(

*Mükemmel hazırlanmış, çok ironik ve çok çok çok güzel didaktik&satirik bir video. Ama gülmemek elde değil.

*Türk televizyon tarihinin en komik karakteri bence Halis'tir. Canın her sıkıldığında yapmacık bir sıkıcılığa bürünmeden sizi, tüm doğallığıyla güldürür. 

*Saz çalabilen herkes bence elektrikli gitarda pis solo atar. Ayrıca evet onun adı elektrikli gitar.

*Yakar topa, ortada sıçan diyenleri hiç sevmezdim küçükken. =(

*Alıntıdır: "Çünkü sen yarın üzüldüğünde tek ağlıyor oluyorsun, o yerenler yanında olmuyor."

*İnsanlar sadece ama sadece konuşmayı öğrenene kadar masumdur.

*Ben erkekte nedense göz altı torbalarını ve bıyığın tam ortalarının, sigara içmekten sarılaşması veya kızıllaşmasını acayip seviyorum.

*Benim yükselenim oğlakmış, yıllarca kova sanmıştım. Yükseleni oğlak olanların, en iyi arkadaşı akrepmiş. Demek ki kendimin en iyi arkadaşı yine benim. Ehe.

*Arada bir yararlı bloglar ve yazılar da okuyun.

*Az soğutan şey vardır hayattan, iki kaşın tam orta yerinde çıkan sivilce kadar.

*Az seksi şey vardır hayatta, denizden yeni çıkmış ojeli kadın ayağının kuma değmesi ve sonrası gibi.

*Az seksi şey varmış hayatta, çıplak ayağa ayakkabı giymesi gibi erkeklerin. 

*Bir yazarın bütün yapıtlarını okumadan, onu "seviyorum" ya da "sevmiyorum"u diyebilen insanlar ne garip.

*Herkesin herkes hakkında söyleyecek bir şeyi olması tuhaf.

* "Mor deriz, mor bilinir çünkü."

*Hep-yek aslında çok iyi bir zardır, nedense adı kötüye çıkmış tavla bilmeyen zevzekler tarafından. Bir de, "Hayata hepyek atma" kavramı var ki... Aman aman.

*Çocuk yetenekli beyler.

*Şiirden anlamayan biz gibi gariplere gelsin bu.

*Müşfik Kenter çok çok daha yaşa!

*Kim ne kadar çok birbirine benzerse o kadar çok seviniyorum.

*Düne kadar bir sik şarkı bilmeyen insanlar internet ve torrent sayesinde bana şarkı öğretir oldular ya, benim gruplarımı bana... O gün hayattan ve her şeyden bir anda tekrardan soğudum işte.

*Yapış yapış elleri sıkmaktan küçüklükten beri nefret etmişimdir ama bu İstanbul sıcakları sayesinde el hava almıyor ki, yapış olmamasına ihtimal yok!

*Su burcu insanları hafif aptaldır diğer burçlara göre, üzerlerine varmayın. Yani öyleler. 

*Meryl Streep "Demir Leydi" olacakmış, dağılın bence çünkü bu seneki En İyi Kadın Oyuncu Oscarı'nın sahibi belli.

*Basketbolu bilenler için söylüyorum: Carmelo Anthony'nin uzun saçlı halini özledim bre. Yeni sezona kısa gelmesin!

*Winona Ryder dünyanın en güzel kahverengi gözlerine sahip olabilir.

*2006'da göz zevkim için gidip sinemada izlemiştim bu dando filmi itiraf ediyorum =( Korkmayın bir şey yapmadım koltuklara =( 2006 deyince de bir tuhaf oldum. 5 sene mi geçti şimdi ya? Ee 5 sene bu kadar hızlı geçiyorsa 70'e de az kaldıysa toplamda... Neyse.

*Bu aralar yazdığım hikayeler de bu kısa kısalar da bir garip. Mart kedisi filan sanacak gören beni.

*Bugünün ve sonraki günlerin de şarkısı bu: "Biz büyüdük ve kirlendi dünya =("



Not: Bugünkü tablo üstüne basıp kaydet dediğinizde görebileceğiniz üzre Frederic Bazille'nin.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Sanat Nedir?


Gece (sabah) geç saatlerde yatmak üzereyken İlyas Salman'a rastladım bir programın tekrar bölümünde, diyor ki:

"Kars'ta ölen bir köpeğin acısını İstanbul'da duymayan sanatçı olamaz." ya da "Kars'ta ölen bir köpeğin acısı İstanbul'da duyulmuyorsa o ülkede sanat olmaz."

Her iki türlü de süper laf! (Uykulu olduğum için tam hatırlayamıyorum sözü.) "Mükemmel!" dedim, "İşte bu benim; ben de hep böyle düşünmüştüm yıllarca aslında, kimse de beni ve benim bu düşüncelerimi adam yerine koyup dinlememişti." dedim. Sonra, sanatçı filan olmadığım ve olamayacağım aklıma geldi; ve akabinde de hiçbir zaman benim ettiğim laflardan etkilenilinip böyle -ufak bir arkadaş toplantılarında bile- alıntı yapılamayacağı yüzüme vuruldu yine kendi tarafımdan.

Not: Başlık sanat olunca koyulacak resmi gerçekten "resim" seçelim dedim. Resim sanatının ustası Modigliani'nin "Jeanne" tablosu bu iş için idealdi. Bu tablonun bir özelliği de "gözlerini ancak o kadının ruhunu görünce çizen" Modi'nin sevgilisi, kızının gene ressam olan annesinin "gözlü" resmi. 


18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ya da kız ölmek istemiyor, korkuyordu.


İki sevgili minibüse binmişti. Şoför hava sıcak olduğundan kapı açık gidiyor; sevgililer ise oturacak yerler dolu olduğu ve hava almak istedikleri için, kapıya yakın bir yerde ayakta duruyordu.

Ani fren yaptı minibüs birkaç kez yolda, çok fazla ışık ve yaya olduğundan; sevgililer düşme tehlikesi geçirdi birkaç kişiyle beraber.

Bunun üzerine erkek olan kıza: "Hangimiz ölürse o şanslı." dedi. Kız büyük ihtimal adamın ne demek istediğini anlamadı ki öylece dışarıya baktı; halbuki ya bir sarılma, ya bir elini tutma, ya da bir öpüşme gerekirdi o ana kimseler yokmuşçasına.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

A-na ve Pilav - 2 (Ve son)



A-na ve Pilav -1

"Hey, Ana!" dedi annesi. ("Ana mı, ne güzel bir kısaltma! Ana, Ana, Ana!"; ama ilk "A" şapkalı!)

Bu çağrıyla beraber altın sarısı ince at kuyruğu, boynunu döndürdüğü tarafın tersindeki kırmızı yanağa çarptı ve Kleopatra'nın banyo yaptığı Akvaryum'u andıran gözlerini ise Dorotoye ve bana dikti. "Siz ikiniz, yüzmeyecek misiniz?" demiş annesine, o da bana çevirip sordu. Bir teklifti bu ama nedense, "Ben yüzmem." dedim, Dorotoye'e. O da yüzme bilmiyormuş. Yani biliyormuş ama korkuyormuş ve yüzme köpüğünü her zaman yanında taşıyormuş. Nedenini sorduğumda ise "Denize güvenemezsin tatlım." dedi. (Tatlım mı?) Belki de haklıydı. Sırf denize değil herhangi bir şeye güvenemezsin; o zaman bu çevresine "Güven Çemberi" oluşturanları, herkese belli bir mesafede yaklaşanları filan yadırgamamalı, dedim içimden. Ne kadındı ama. Bu Mark, acayip şanslı bir Mark'tı. (Bu cümleyle ne demek istediğimi bilemiyorum ama tam manasıyla böyleydi.) Şu kadına, şu kıza, şu -bahsedilmese de- yüzünden buram buram yakışıklılık akan, sıska, çelimsiz, ileride büyük ihtimal genç kızların canını fazlasıyla yakacak oğlana ve tatillerini geçirdiği yere bir bakın; hepsi de sağlıklılar üstelik! (Bu cümleden sonra kendimi de biraz şanslı hissetmiştim ama geçici bir histi bu.)

Dorotoye kızıyla yüzerken ben bu düşüncelere dalmıştım, onları Mark'tan dolayı (Evet, sanırım denize girmeme nedenin onlarla buydu.) uzaktan izlemek zoruma gitse de böylesi de güzeldi. Artık bakışlarımı kaçırmıyordum, sanki benim karım ve kızım yüzüyordu. Yüzmeyi pek iyi bilmeyen Dorotoye'nin Ana'ya yüzme öğretmeye çalışması biraz komik kaçsa da onları izlemek sevimliydi. Ana'nın korkusuzluğu o yaştaki bir kız için görülmeye değerdi.

Ana her haliyle bir roman kahramanıydı: Güçlü, naif, hüzünlü, aç, güzel, içi güzel... Ve küçük ama çoktan büyümüş. Çevresindekilerin kötü alışkanlıklarından zerre hazzetmiyor. Hatta bir keresinde babasının yanan sigarasını; sağ elinin baş ve işaret parmağını yalayıp, yüzünde hiçbir acı ifadesi göstermeden "çıps" diye söndürmüştü. Bunlara pek alışkın olan ailesi tepki vermese de ben ufak çaplı bir kalp spazmı geçirmiştim kızın eli yanacak diye. Fazla endişeliydim.

Bizim Ana ve Dorotoye merdivenlere yaklaşınca, Dorotoye Mark'a köpüğü tutması için bağırdı; ama Mark evden getirdiği için kaptanın ona kızdığı biraları çok hızlıca tükettiği ve kaptan üzülmesin (Üzülmesin mi? Çocuk olma almak "zorunda"ydı) diye ondan da iki küçük bira aldığından dolayı sızmışçasına güneşleniyor, büyük ihtimal hiçbir şey duymuyor; daha kötüsü ise tekneye girdiklerinden beri pek gözümün tutmadığı ama bana bir yerlerden tanıdık gelen iki esrarkeş görünümlü, isimlerini gene sonradan öğrendiğim Nihan ve Sinan'la çok yüksek sesle kötü İngilizce konuşarak takılıyor, şakalaşıyor, sigara içiyor ve gülümsüyordu. Ben ise fırsattan istifade gibi görünecek belki size ama kadınım ve kızıma yardıma koştum çünkü birinin koşması gerekiyordu; "Belki Mark'ı filan boşayıp benimle evlenir" diye düşünüyordum sanırım. Merdivene yaklaşıp önce hemen elinde tuttuğu köpüğü aldım ve benden hiç beklenmeyecek yüreklilikte elimi Dorotoye'e uzattım. O da önce gözlerinin içiyle güldü ve elimi bileğimden tutup kendini üç basamak birden birden yukarıya çekti. Bütün sularını üzerime boşalttı. Ben ise havlusunu ona verdim. Ardından "Üşüdün mü?" dedi dudaklarını büzerek; ama bana bu kadar yakınken ve onun dudaklarına bu kadar yapışmak istiyorken "Üşüdüm!" demem beklenemezdi. (Aslında "Üşüdüm!" deseydim belki de beni kendi havlusu ile -kendi de havlunun içindeyken- sarmalar mıydı? Hiçbir zaman bilemeyeceğim ve kendimi affetmeyeceğim.) Sonra birden esas sevdiğim kız Ana'yı aşağıda unuttuğumu fark ettim ki son iki basamak kala onun da elinden tuttum tekneye soktum, kolluklarını çıkardım ve havlusunu verdim. Tanrım ne de iyi gidiyordum, diye sevindim bile kendi kendime; şimdiden Ana'nın babası ve Dorotoye'nin kocası olmuştum bir Pilav olarak!

Bir sonraki koyda Mağaralı'daydık. Ve bu sefer zincirleri kırıp Ana ve Doro ile denize girdim. Hatta atladım. Su şakaları yaptık birbirimize. Mağaranın içinde oturup yankılanan seslerimizi dinledik. Ben "Ana ve Doro sizi çok seviyorum." dedim Türkçe. Onların da söyleyecekleri ilk cümlenin beni çok sevdikleri olmasını diliyordum Sırpça. Ama adımın "Pilav" olarak söylediğim için söyleseler bile ben olamayacaktım tam olarak o. Genelde Ana "Ouuvv!" diye sesler çıkarttı Doro'yu hayaletler varmışçasına korkutmak için. Doro hafif tırsak bir kadındı anlayacağınız; öyle perilerden, hayaletlerden vs. epey korkardı.

Mağaradan ayağımıza kestaneleri batırmamaya çalışarak çıktıktan sonra Ana'nın, kafam büyük olduğu veya gözlük çok küçük olduğu için benim yüzümde çok komik duran yeşil deniz gözlüklerini taktım ve onları epey güldürdüm. Hatta bir deniz yıldızı buldum onlar için ama Roman kahramanı Ana, roman kahramanlılığını yerine getirdi ve "O da yaşamalı!" diyerek denize attı yıldız Patrick'i. Biraz üzülmüştüm, çünkü o deniz yıldızını çıkarabilmek için kafama yediğim basıncın haddi hesabı yoktu; ama olsun, daha bir kahraman, en kahraman olmuştu gözümde Ana. Ve onunla bu koydan ayrılmadan önce çıkıp çıkıp tekneden atladık, Doro bize endişe ile bakarken. El ele tutuşarak atlama, Ana'yı kucağıma alarak atlama, önce Ana'yı itme sonra kendim atlama ve daha sonra onun beni itmesine izin verme ve gerçekten çok güçlüymüşçesine, sırtımın pişme pahasına, ters denize düşer süsü vererek atlama... Çok mutluyduk, Doro ise Ana'nın babasının benim olmam gerektiğini düşünüyordu belki de. Biraz da korkuyordu ama ses etmiyordu. Düşünce sonradan bence de korkunçtu yaptıklarımız. Kiril ise bizden daha deliydi. Teknenin ikinci katından kendini atabiliyordu denize; bu konuda Ana'yı geçmişti ama bizden ya da en azından benden daha az eğlendiği kesindi çünkü ben o anda dünyanın en mutlu insanıydım.

Sonra nasıl oldu bilmem, aynı film sahnelerindeki gibi, az sonra hareket edeceğinden tekneye kurulanmak için çıktığımda hemen arkamdan (ben "hemen arkamdan" geleceğini bilemediğim için kurulanıp, onlara gene sonradan el atacaktım) Ana'nın merdiven ile teknenin birleştiği yerde önce dizi göründü (demek ki önce bacağını atmıştı) ve sonra da o güzelim kafası. Ardından kolluklarıyla beraber koşup koşup, ıslak ıslak üzerime atladı. Bunu daha duygusal nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama hayatımdaki en mutlu anlardan biriydi, belki de en mutlu andı; ilk defa birisi onu düşürürüm diye korkmadan, "Ama ıslağım onu da ıslatmayayım!" diye düşünmeden, bana fazlasıyla güvenerek, üstelik adımız dışında hiçbir cümleyi çevirmensiz kuramadığımız halde, teknenin tam ucunda duran bana kendini bırakmıştı; öylesine güvenmişti ki eminim ben onu tutamayıp tekneden birlikte düşüp ölseydik bile onu hayal kırıklığına uğratmamış olacaktım veya ben değil sadece kendisi ölse bile gram pişmanlık duymayacaktı. Neyse ki düşmedik ben sıkıca tuttum onu, kafasını omzumdan kaldırıp iki yanağından usulca ve koklayarak öptüm. (Hani nasıl babalar kızlarını öper, onun gibi işte.) O da beni, burnumla üst dudağımın arasında kalan yerden üç kere ve burnumdan da bir kere öptü sonra tekrar boynuma sarıldı. Görülmeye değer bir andı kesinlikle. Gözleri bir Koreli'yi andırıyordu, ağzını ise hipopotam gibi açmıştı; sanırım o da ağlıyordu içten içe güler, sarılır ve öperken ya da gülmesi ile ağlaması çok benziyordu bu Sırpların birbirine. Doro ise kendi başına veya Mark'ın yardımıyla tekneye çıkmış, hemen bana göre sağ Ana'ya göre sol çaprazımızda, bizi dört parmağı dudağında, baş parmağı yanağında mutlu gözlerle izliyordu. Hemen ardından ilk başta bir keyif sigarası olarak düşündüğüm tütünü yaktı; sanırım içten içe kızının böyle mükemmel bir gün geçirdiğine seviniyor ama belki de beni bir kez daha göremeyeceklerini bildiği için üzülüyordu; yani bu keyif sigarası olmaya da bilirdi dediğim gibi.

Yahşi ise son koydu ve bizim Ana, Yahşi'ye giderken o kadar yüzdük ve yorulduk; acıktık ve susadık ki uyuyakaldı. Hatta ben ve Doro bile yarı uyuklar haldeydik. Kiril, üstte, babası ile takılıyordu. Ben çocukların burada olmadığını görünce Doro'nun sigarasından bir "cigara" yaktım. Doro da yaktı. Karşılıklı bakışarak, gergin, mutlu ve bir yandan da üzülerek içimize çektik dumanı. O sırada Doro sanırım bulmaca çözüyordu veya benim yüzümü bir an önce unutmak istiyordu ki tekrar kalemi alıp gazeteye bir şeyler yazmaya koyuldu. Ben tuvalete gittim; sanırım bu manzaraya daha fazla dayanamamıştım. Tuzlanmış yüzümü, kirpiklerimi ve saçlarımı yıkadım.

Derken her güzel şeyde olduğu gibi sona geldik. Üstteki sürekli güneşlenen tayfa da aşağıya indi çok kırmızı bir şekilde. Ana uyandı. Mark ve Kiril, Ana ve Doro'nun yanına gitti; yeniden aile olmuşlardı ve bana artık yer yoktu. Doro ile birkaç kez göz göze geldik ama daha çok Ana'ya bakabiliyordum çünkü onun bir kocası yoktu. En sonunda babasının elini bırakıp bana koşarak sarıldı (bunun son sarılmamız olacağını bilseydim belki de daha geç bırakırdım onu) ve biliyordum ki bunu yapmasa kendini kötü hissedecekti çünkü benim oraya gelip, babasının tuttuğu eli bıraktırmasını sağlayıp, ona sarılabilecek bir halim ve cesaretim yoktu.

Tekneden indikten sonra bir süre beraber yürüdük Sırp aile ile. Yol ayrımına geldiğimizde ise bu sefer ben öpüşüp koklaşmak istemez bir hale bürünmüştüm Mark'ın ailesini koruma çabalarından dolayı; kıskanmanın da bir adabı olmalıydı, hem onu bile üzmek istemiyordum. Bu hep böyle olmuştu; başkalarını üzeceğime kendimi üzerdim. Ama yaklaşık beş metre filan onların yönünün tersine gittikten sonra arkamı dönüp "Anastasia!" diye bağırdım. (Vay canına, uzun zamandır Anastasia dememiştim!) Mark ve Doro da bu sese dönüp bakmıştı Ana ile birlikte. Kiril ise kim çağrılıyorsa sadece onun bakması gerektiği fikrinde olmuş olacak ki dönmemiş ve üçünden bağımsız olarak yürümeye devam etmişti. (Bitiyordum bu oğlana da.) Ben de belki koşup sarılmak istemiştim Ana'nın teknede yaptığı gibi ama diğerlerin de bana baktığını gördüğüm için sadece el sallamakla yetindim. Kaşlarını yukarı kaldırarak Ana da bana el salladı, derken ayrı olan yollarımıza gittik. Bilemezdi ki babasının beni sübyancı sandığını! Üzgündüm ama sadece onu kızım gibi seviyordum.

Ben hemen kulaklıklarıma sarılmak ve olanları unutmak için çantamı karıştırırken tahmin edebileceğiniz üzre Doro'nun çözdüğü bulmaca kağıdını çantamın ön gözünde gördüm; akıllı kadındı, ayrılır ayrılmaz görmemi istemiş olacağından kulaklığımın olduğu yere koymuştu kağıdı Doro. Bir mektup ya da telgraf gibiydi ve karelerin içinde şöyle yazıyordu:

S        A N A  S E N İ  Ç O K  S E V D İ    B E N  D E  Ö Y L E        
E  
N                        A D R E S İ M İ Z  Y A N D A                          

H                      B A Ğ L A R I M I Z I  K O P A R M A Y A L I M
A
Y
A                        Ö P T Ü M    
T
I                                          K E N D İ N E  Ç O K Ç O K  İ Y İ  B A K
M
I
Z
A  G İ R E N  E N  G Ü Z E L  İ N S A N S I N


Tam bunları okuyup bitirdiğim anda sanki -biraz fazla klasik olacak gene ama- arka fonda "I've Just Seen a Face" çalıyordu. Mp3 çalarımdan o şarkıyı bulup açtım. Görenlere aptal aptal gülümseyerek, güneşin battığı yöne doğru yürümeye devam ettim. Doro'nun beni öyle anlamadığına sevinçliydim.

12 Temmuz 2011 Salı

A-na ve Pilav



"Tanrım ne güzelsin, bir fotoğrafını çekebilir miyim?" (Yok olmaz öyle pat diye.)


"Ehm, Hey sen! Evet evet, sen! Elinle gösterme kendini ve arkana da boşuna bakma başka birisi yok zaten." -Kısa bir sessizlik ve bakışmadan sonra, "Neden bu kadar mutsuz görünüyorsun bakalım?" (O da olmaz, Amerikalı mısın ulan? Ulan mı?)


"Hayatımda gördüğüm en iç gıdıklayıcı sese sahipsiniz bayan, benimle konuşmak istemez misiniz?" (Bilader, bari yapıca olumlu cümle kuraydın hani ilk tanışmanız filan ya yahu!)


"Şapkanızın arkasındaki bana hiçbir zaman olamayacak küçüklükteki delikten çıkarttığınız çokçokçok ince at kuyruğunuz kalbimin kebeleklerini canlandırıcı güçte, lütfen benimle konuşun; sizden daha çok sıkıldım bu teknede, istirham buyurmaz mısınız?" (Siz mi, istirham mı?)


"Hey baksana, ayakkabının bağları çözülmüş, takılıp düşebilirsin aman diyeyim!" (Saçmalamanın doruk noktası çünkü teknede herkes çıplak ayak!)

Nihayet hiçbir kelime anlamadığım lanet Sırpçalarını bitirdiler ve etrafa bakınmaya başladılar; ben de içimdeki saçma konuşma girişimlerimi kestim. Şaşırtıcı bir şekilde bunları iki saniyede nasıl düşündüğümü düşündüm. Akabinde de İngilizce bunları nasıl söyleyebilmeyi düşündüğümü düşündüm. Ve o anda gerçekten iki saniye mi geçtiğini de düşündüm... İki saniye veya değil ben dalmışken iki çocuk doğurmuş fiziğinin belirtisini hiçbir şekilde taşımayan çikolata annesiyle bana bakmaya başladılar. "Heh, şimdi tam sırası!" der demez bir "Allah kahretsin!" patlattım. Gene onlar bana doğru dönünce gözlerimi ve kendimi saçma sapan sarı da değil, kahverengi de olmayan (başka hiçbir renk de değil gerçi) tekne boyası renginin ahşabına ve biçimsiz ayak parmak uçlarıma ve onların kıllarına ve ondan da biçimsiz, pedikürsüz, garip ayak tırnaklarıma bakarken buldum. Son derece -onlar bunları gör(e)mese de- utandım kendimden, kendime karşı. (Belki de o renk ahşap rengidir, kim bilir! Takıldım da ben oraya.) Bunun üzerine hemen yerimden kalktım ve çapanın olduğu ön tarafa biraz soluk almaya, karpuz yemeye ve kırmızılığımı geçirmeye gittim.


Asfalt değil, "Aspat" olan yerdeyiz "Çöketme'nin Bitezi'ndeki Halil" ile. Mavilik akıyor her yerden. Kayaların şekilleri tur teknesinin en üst katından dahi görüküyor. (Tam olarak böyle; çünkü ne gözükme "kadar" sıradan ne de görünme "gibi". İkisi birden!) Tam bu sıralarda öpüşken anne ise sürekli güneşlenip, kısa boylu kocasının dudaklarının tadına bakıp, sigaralar tüttürüyordu: Bir, iki, üç. Ojesiz parmakları, siyah bikinisi ve makyajsız yüzü ile üst kattaki on yediliklerden daha küçük ve vamp görünüyordu. Kızı ise orada tek başına ve üzgün. Tam olarak neye üzüldüğünü Sırpça bilmememden dolayı bilemedim. İçten içe şimdi tam zamanı diye düşündüm ki gene bana baktı. Veya ben öyle sandım, ki bu sanmam bile ona bakamamama (çok -ma'lı kelime tamlaması) yeterdi. Tanrım, en fazla 4 yaşında olan bir kızın bile bana bakmasına ona bakışım, kaşımkirpiğimvegözümle karşılık veremiyordum. Nasıl olduysa ağzımdan "Adın ne genç kız?" gibi bir şeyler çıktı, yuvarlayaraktan. (Zaten kendime güvenip konuşsam ter basar bana, anlatamam ne anlatmak istediğimi İngilizce olarak, bu da her zamanki sıradan şeyler gibi hayatımda hep böyle olmuştur ve olacaktır da gibi.) Kız suratıma baktı ve bildiği tek İngilizce sorunun ona sorulmasının etkisi ve heyecanıyla "Anastasia!" dedi ve kaşlarını mememe doğru kaldırdı, ki sanırım "Seninkisi ne babalık?" demek istiyordu. Ben de "Pilav!" diye cevapladım. Neden böyle bir şey yaptığıma bugün bile akıl sır erdirememekle beraber "Değişik bir deneyim olacağını düşünmüştüm." veya "O anda canım pilav çekmişti belki de." diyerek avuttum kendimi.


Derken ben "Nerelisin (O zamanlar üstte belirttiysem de bilmiyordum Sırp filan olduklarını), Nereleri gezdin, İlk gelişin mi Türkiye'ye (Yok onuncu gelişi! Tam bir aptalsın! Zaten kız en fazla 4 yaşında ulan, nereden hatırlayacak daha önce gelse de?), Annenler neden senle ilgilenmiyor?" gibi fazlaca cesur soruları, kendimden yaşça çok küçük biriyle konuşmanın verdiği rahatlık ve akıp giden İngilizcemle şaşkınlık içinde sordum. Ama küçük kız bu sorulardan hiçbir şey anlamamış olacak ki annesinin yanına gidip tahminimce kendi dillerinde şöyle bir şeyler dedi: "Ne diyor bu gerizekalı! Tanrı aşkına, benim ondan çokça küçük ya da kendinin benden çokça büyük olduğunu kendini göremediğinden mütevellit idrak edemiyor mu acaba? Bir baksana derdi neymiş bu çirkin ördeğin anneciğim?"


Şimdi tam rezil haldeydim ancak kıyak annesiyle konuşacak olmanın heyecanı da üstümdeydi veya üzerimdeydi. Zaten benim bu halimin nedeni azgın, orta yaşlı bir kadının bizim apartmanda oturmamasından ve bana hiç sarkıntılık etmeyip, bir şeyler almaya bakkala göndermemesinden ve sonra evine bir kahve içmeye çağırıp, kocası iş seyahâtlerindeyken yatağa atmamasından kaynaklıydı bence.


"Onun adı Anastasia" dedi vurgulu bir şekilde; o anda bütün bir konuşma boyunca bu vurguları duyacağımı anladım.


"Evet, söylemişti onu.. Tıpkı filmdeki gibi, değil mi?" dedim, garip garip kafamı sallayarak.


"Evet, oradan koymuştuk adını da; bilir misin o filmi?" (Fazla heyecanlanmış görünüyordu ve bu beni kılcal damarlarım yüzüme yakın olduğundan acayip kızartıyordu.)


"E... Evet. Biliyor musunuz bu teknenin ismi de Anastasia, binerken dikkat ettiniz mi bilmem?" (Tanrım neler diyordum böyle ama gerçekten de teknenin ismi oydu!)


"Hayır, görmemiştim; sanırım diğer taraftan bindiğimiz için." dedi ve Anastasia'ya bir şeyler söyleyip benim oturduğum yerin bir kıçlık kalan yerine kendini sığdırdı ve kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.


"E... Evet ol-..." (Buralarda biraz ne diyeceğimi bilemez haldeydim çünkü bana çok yakınlaşmıştı ve bunu istemiyordum; kendimden ben bile korkarken nasıl da korkmuyordu bu kadın?)


"Ben Mark'la, kocam, yani biraz sıradan ve klişe ama (ki klişe şeylerle yaşadığımızı bilmesi çok güzeldi) o çizgi filmin arasında, patlamış mısır kuyruğunda beklerken tanışmıştım, ve şimdi bir baksana bana! Türkiye'deyim, Mark ile birlikte 10 seneyi devirmiş ve biri oğlan (Kiril; onun adı da Makedon besteci Kiril'den geliyor), biri kız (Ana, yani Anastasia) iki de çocuk sahibiyim. Pek de kötü sayılmam ama hâlâ, değil mi?" dedi, leğen kemiklerini tutup, omuzlarını sallayıp, dudaklarını öne çıkartarak.


Tanrım resmen bana asılıyor gibi hissediyordum; benim de üstüm çıplaktı güneşlenme dalgasına (dalgası?); ve meme uçlarımın, karşımda bu dünya güzeli kadın benimle cilveleşirken kalkmasından korkuyordum. Aslında başka şeylerin de kalkmasından korkuyordum. Yani kültürel farklılıklar filan olabilir belki ama bu her yerde bir askıntılıktır bence. Ayrıca "Hey baksana çocuğun bana çirkin ördek dememiş miydi o pek sempatik kızın?" diye geçirdim içimden; ama o da sanki "Penisin boyutunu dış görünüş belirlemiyor seni ufaklık, seni şeker şey!" der 'gibi gibi' gözlerini belertti, kalbimden göbek deliğime doğru mavi gözleriyle beni uzunca süzerken. Nedense o sırada düşündüğüm şey gözlerinin acaba gerçekten mi mavi olduğu yoksa sonradan mı, aman yani denizdeyiz ve bu deniz bulutlarla aynı renkte diye öyle değişken alafrangalıktan mı böyle olduğuydu. Saçmaydı, ama takılmıştı işte. Kaşlarını çok fazla aldığına, burnunun küçüklüğüne, başının hafif dik duruşuna ve boynunun beni öp diye bağırışlarına da takılmıştı. O sırada orta yaşlı bir kadınla seksi düşünemiyordum çünkü yüzü bu kadar yakınımdayken ona bakıp düşünecek çok şey vardı. Yeniden Anastasia'ya ilgim kaymıştı, onunla çocuk olmak, göğe bakmak, bulutlardan çizgi film karakteri veya hayvan bulmaca oynamak istiyordum; bileğimize şekerli bilekliklerden takıp onu yemek, dizimde uyutmak, saçlarıyla oynamak, onu denize atmak, yüzmeyi öğrenmesini seyretmek ve  bütün bir ömrümü onunla geçirmek istiyordum. Ve en fazla da onun, o beni deli eden sesini duymak için "Şu kızını çağırsana buraya artık!" der gibi bakıyordum "Tanrı'nın Hediyesi" anlamına gelen Dorotoye'e. O, Rus asıllıymış; adı ondan böyleymiş; bunu da sohbet sırasında söylemişti. Eeh, siz de, bütün detayları ile Dorotoye'yle neler yaptığımı anlatmamı beklemiyordunuz "herhalde zaten sanırım", değil mi?


-İkinci ve son kısmı yarın ya da öbürsü güne.-
-düzenlemeleri yapıldı saçma türkçe hataları varmış yazıda gene.-

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Kısa Kısa (demin saydım) #13



*Başarı veya başarısızlık, özgüven kaynaklı bir alışkanlık.

*Bir şey -genelde- okunurken anlamlı gelmez. Ancak kim onu bir yere yazar, tırnak içine alır ve size sunarsa... Aa bir de bakarsınız ki size de anlamlı gelmeye başlamış. Önemli olan ondan sonra anlamlı gelmeye başlaması değil maalesef. Ve ondan sonra anlamlı gelen şeyden de pek bir hayır geleceğini sanmayanlardanım.

*Edebiyat, son okuduğum kitaptan sonra tekrar anladım ki ilginç veya anlatılmamış bir şeyi anlatmak değil kesinlikle. O, senaryo ya da tiyatro oyunu oluyor. Edebiyat; saçma, absürd (absürd ile ilginç aynı şey değil) ve sıradanı değişik, basit veya çok naif bir şekilde anlatma sanatı. Evet hepsi farklı kavramlar gibi dursa da tanımı budur. Zaten o yüzden güzel ya!

*Ayrıca naif(L)

*Yüzükleri parmaklarında fazla olan kızlar, yüzükleri olmayan kızlardan hep bir adım önde. Tabii yüzüğün yakışması da önemli. Ayrıca baş parmağa takılan yüzük :kalpkalp: Fazla dedik diye 10 tane de demedik, 4-5-6 en fazla abartmayalım =(



*Kızların ne güzel kulakları kepçe bile olsa sorun değil onlara. Bir de kepçe erkeklerin 18 ya da işte liseyi bitirene kadar çektiklerini düşünsenize =((


*Bence "ihtiyat"ın anlamını bilmiyor çoğu kimse. 


*Saçını kesenlerin %87.9'u ilk kesildiği anda beğenmiyor.

*buster'ın alo deyişine tanım: "A yerinde duramıyo, L kıpır kıpır, O mahçup

Alo!"

*Küçükken vardı daha çok hani: "Sorduk mu?" Hayattan soğutur durduk yere. Kötü bir çocukluk geçirmenize neden olur. Ergenlikten kolay kolay çıkamazsınız "Sorduk mu?" ile =(((

*Eğer arabayla geri geri bir sokaktan çıkıyor veya çıkmaya çalışıyorsanız tam en uca en yaklaştığınız anda, mutlaka ama mutlaka bir araba gelir tam arkanıza yapışır sizin çıktığınız sokağa inatla girmek için ve iki adım da geri gitmez öyle bekler. "Ters yön arkadaşım!" bakışlarını ve ellerini üzerinize salar. Murphy'yi de kanunlarını da sevmiyorum =((


*Ben ehliyetim olmasına rağmen araba kullanamam. Yukarıdaki gözlemdi sadece. Ne biçim de kandırdım. Meee!


*Bir Vosvos'um olsa ama her türlü kullanırdım. Boyardım da =((


*Makyaj yapmayı sevmeyen kızlar sakallı erkek seviyormuş.

*Dünyada rakun diye bir hayvan var yazının fotoğrafından da görebileceğiniz üzre. Dünyayı sevmek için bir neden daha! Ağzını yüzünü yerim ulan senin ben! Annem az-biraz da fareye benziyor diye sevmedi ama olsun =( Ben gene de yerim!


*Siz arabası olan burjuvalar bilmezsiniz ama Migros ve Carrefour arabaları var beleş. Neyse, beleş olması konumuz değil. Şoförleri konumuz. Evet, eğer daha önce bindiyseniz o arabalara, kaptan denen şoförlerin git gide kadınlaştığını, hepsinden daha iyi dedikodu yaptığını, hatta fal bile baktığını -araba hareket etmeden önce, cigaralar içilirken- görebilirsiniz.


*Bir kadın merdivenleri çıkamıyordu, yaşlıca. Bir adam da ona yardım etti. Kadın teşekkür etti. Buraya kadar her şey normal. Anormal olan dinci, mümin, müslim kardeşlerimizden biri  şöyle bir şey dedi adam için: "Vay namıssızzzz!" Bu ülke... Çok zor ülke.


*5 kardeş olsak mutlu olabilirdim ancak. Evet. Bir abim, bir ablam, bir küçük kız, bir de küçük erkek kardeşim olsaydı =((Neşeli Günler gibi =((


*Migros arabasındayken küçük kız (7-8) ile daha küçük erkek kardeşi (4-5) renk bulmaca oynuyorlardı. Renk bulmaca: Yoldan geçerken, pencereden bakıp diğerinin söylediği renkte bir şey görmeye çalışmaca 5 saniye içinde. Burama ağlama geldi yeminle =((


*Amma da ağlak suratım. Yeminle lafından da nefret ederim aslında.


*Gene migros arabasında (Arkadaş demek ki bu arabaya binmesem yazı çıkmayacakmış.) yanımda babasının kucağında oturan 3 yaşındaki çocuk trafik sıkışınca veya tıkanınca "HasBinallaaaaahhh!" dedi. Önce şok geçirdim, sonra bastım kahkahayı.

*Dişi sivrisinekler kan emiyormuş ya, üremek için zart zurt. Düşündüm de (Sen düşünemezsin, takkk!), demek ki dünyada ben olmasam sinek popülasyonu epey bir azalacak! Arkadaş, kırmızı yapmadığınız yer bırakmadınız lan! Nasıl bir kaşar sineksiniz öyle! Yeter bre! Uyuz gibi kaşınıyorum sizin yüzünüzden! Kocanız yok mu olmmm? 

*Gül kokusunu bilenler için söylüyorum: Kokusu geçmeyen güller gibi. (Virgülü hiçbir yere koymayıp o işi okuyucuya bırakmak.) (
Virgülü koyacağınız yere göre değişen cümleler kurmak.)

*Edebiyatı çok iyi bilen, çok çok sevdiğim, son birkaç gündür görüşemediğim ve büyük ihtimal görüşemeyeceğim bir insan yazmıştı bunu:


"Düşündüm, her kendimi yalnız bıraktığımda meşgul ettim aklımı."


Burada altı çizilecek kelime yalnızlığı kendimizin seçtiği konusudur. İnsan kendini yalnız "bırakır". Hatta kendiyle olmasına rağmen yalnız olamaz vs.

*Ekşi'de troll olsaydım eğer şöyle bir başlık açardım: "Chuck Palahniuk abartılmış tırt bir yazardır."

*Seni anlıyorum ama yaptıklarına anlam veremiyorum.

*Ben sadece Roy abi'yi dinlemek&izlemek için şarkıyı açtım. "Thumbs up"çı abimiz ise noktayı koymuş paylaşalım:

"50 yıl önce: Güzel Kadın.
2010: Seksi Orospu."


*Pek bir şeye inanmam hayatta ama B. B. King gibi bir gerçek var. Suratı aynı benim istediğim surat çalarken, parmak ve el kombinasyonu da aynı istediğimden =(( :




Bana Eric Clapton'ın gitarından alın bence, o nası güzel renkler ya =(( BB ile "Like my back ain't got no bones" derken kalça hareketini yapmak :kalp:(L) Gelse de ölmeden buraya yapsa =(( Ki, ülkede blues festivali yapıyorlar güya ama blues'un babası yok, nası iş anlamadım ki =((


Ayrıca videonun en çok beğenilen yorumunda yazan şeyi de yazalım: "1:45'e dikkat edin. B.B. 'Ooo, bu çocuğun da bazı hünerleri var heee!' diyor sanki." 


Bu arada diğer zenci abimiz Buddy Guy. O da tabir yerinde ise "sert"tir. Diğer beyaz ise Jimmie Vaughan. Ben pek bilmem onu =((