30 Haziran 2011 Perşembe

Yeşil camlı pembe kask üzerine annesel düşünceler


Babası, yanından geçen sahilin en güzel -kendisi gibi dul- kadınına bakakalmıştı. Bembeyaz elbisesinin içinde gösterişli kollarıyla, kaslı bacaklarıyla, parfümüyle dilinin ucunu alt dudağının üstünden-üst dudağının altından geçirerek yanından süzüldü taa karşı kaldırıma. Peri. Yüz seksen derece kafasını ona döndürerek bakıyordu herkes. Ayaklarında, bileklerine kadar uzanan sandaletler; bileklerinde boncuklar, bileklerinde dövmeler... Herkesin biraz genç hissetmesini sağlıyordu sanki.

Birden -kalp bu ya- dönüp sağına baktı, kızı yerdeydi. Hemen yanına iki aile koşmuş küçük kızı düşmüş olduğu akülü motosikletten kaldırmışlardı. Hatta bir tanesi fazladan ilgilenip kızın ayakkabılarını çözmüş, bir yerinde bir şey var mı diye bakıyordu. Baba, sahilin diğer bir ucunda düşen kızına doğru koştu. Öyle koştu ki gözlerinden birkaç damla yaş yere fil gözyaşı gibi düşüyordu, teriyle beraber. Biraz mahcup, biraz kırılgan, biraz, biraz, biraz...

Altına yeni aldığı kotu unutarak daha da çabuk kızına yetişebilmek için futbolcu misali kayarak geldi son adımda ve kayarken tuttu çocuğu pembe montundan. Kızı üstte, babası altta. Bakamıyordu gözlerine, sadece sarılmıştı. O an dünyada kimse yoktu. Ne o güzel zannedilen boş kız, ne babayı yadırgayan aileler. Kız da babasının boynuna sarıldı...

Baba dünyada kimsenin olmadığı yerden gözünü açtıktan sonra geldiği yeri görünce, terinden de anlaşılacağı üzre, utanmıştı kendinden. Sorun yok demeye getiriyordu kızına sarılırken diğer ailelerinin bakışlarına, bakışlarıyla. Ve çay bahçesindekiler mırıldanıyor, babayı "cık cık cık"lıyordu tam o sırada:

"Kızı yere düşerken neredeydi bu adam?" dedi, dede olmuş erkek.

"Neden bu kadar gecikti kız 'baba' diye ağlarken?" dedi aileler.

"Annesi yok muymuş genelde 'anne' derler bu gibi durumlarda ama..." dedi psikolog kılıklı kadın.

O sırada içten içe baba zaten söylüyordu bunları kendine ve duymuyordu. Duymak istemiyordu. Kızının başını herhangi bir yere vurmadan düşmesine seviniyordu. Düşünmüyordu. Sağlıklıydı ya işte kızı. Pembe kaskı öptü ilk önce. Söylenenlere göre, havada bir tur atan kızının başına bir şey gelmesini engellediği için. Sonra maskenin yeşilimsi camını kaldırıp kızın gözlerine baktı. Kız nedense babası gelmeden önce indirmişti çünkü onu. Görsün istemiyordu onu böyle. Hem kendine, hem babasına kızmıştı belki de.

Gözleri gözlerine değdi tam o sırada gözlerini kaldırınca kız. Kaşı hani nasıl derler dalgalı bir deniz, dokunsan kıyılara vuracaktı. Babasının maviliğinin içinde o kadar şey söylemesine rağmen sadece "Yeniden yapabilirsin!"i okuyordu kız. Motosikletini kaldırdı. Babası eli kadar olan popişine hafif bir çimdik attı. Kız güldü, baba da dudaklarını kaldırdı gözlerini kısarken. Kız, düştüğü tümsekten babasının yardımını istemeden motosikletini karşıya geçirdi. Ve üstüne binip son sürat sahilde tur atmaya başladı. Çay bahçesindekiler şaşkınlık içinde kızı alkışladı. Babası ise toz toprak içinde olmaktan gurur duyuyor gibiydi. Bir anlık yapma ve hiçbir zaman onun olamayacak bir güzelliğin peşinden gitmenin saçmalığını duyumsadı. O andan itibaren içindeki tüm cinselliği öldürdü. Daha önceleri belki baba-babaydı. Ama artık o bir anneydi. Her şeyden önce bir anne. Ve sonra da baba. Anne-baba.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Uzun bir "Kısa Kısa" sanki



* Dizüstü bilgisayarları faresiz kullanabilenler bence çok önemli insanlar. Sabırlı ve güvenilir insanlardır onlar. Onlara iyi niyetle yaklaşırsanız her şeyi yaptırabilirsiniz. Öyle olmalı yani.

* "Yalnızlıklar Müzesi" açılsa bence çok gideni ve gideri olur. Ama "yalnızlık" anlatılan değil, "yalnızlıklar"ın anlatılması lazım balmumu heykellerle ve çoğu insana saçma gelebilecek resimlerle, birkaç yazılmış defter, kötü el yazılarıyla ve belki yarım kalmış şişe süt ile vs. ...


* Su içsen çişin gelir uykunu piç eder gece gece,
  su içmesen boğazın kurur ölüyor gibi kalkarsın
  yataktan sabahleyin,
  bu yaz aylarında.

  Leş yaz.

* Donmuş kediden daha çok acı veren bir şey varsa, o da hızla giden orospu çocuğu araba sahibinin karşıdan karşıya çok yavaş geçen zavallı kaplumbağanın kabuğunun üstünden geçip onu öldürmesidir.  

* Şimdi Osmanlı'ya bakıyorsun. Arkadaş Fas'a kadar gitmiş. E, normal bundan sonra yıkılması. İmkanı yok yani. Fas'ta savaş çıksa oradan nasıl haber gelecek 400 sene önce el misal? Senin esas ordun Fas'a gidene kadar savaş biter zaten. Fas'a gitseler balkanlardan, balkanlara gitse İran saldırır. Ne bileyim her yerde ordu olsa gene bir yerde bir patlak olur, hepsi aynı seviyede çok iyi olamaz. E, bir rahat edemeyeceksen ne götüme bokuma işgal ediyorsun her yeri? Git sarayında otur cariyelerle seviş, içkini iç. Sorunun ne arkadaşım?

* Fredo Corleone'u hep sevmişimdir.

* Geçen gün PTT'ye gitmek zorunda kaldım, hay gitmez olaydım. Adama nazikçe, "Bir şey sorabilir miyim?" dedim bilgisayar başındakinin yanındakine. "Sorma bana." dedi(!) "Bilgisayar başındaki biliyor mudur?" dedim. "Ona da sorma çalışıyor o." dedi.(Olayleaar olaylaeaar, sanki kendi cevap veremiyor!) E kime soracağım amına koyim, siz necisiniz orada? "Koymuşlar oraya sizi ki, size soru sorsunlar diye." dedim aynı bu devrik tonda, sonra terlemiş sırtımı onlara dönüp oradan uzaklaştım. 

* Teyzem rahat kadın he. Valla acayip açıksözlü. Ben utanıyorum çekiniyorum onda hiç o yok. Kendimi bir garip hissediyorum. Valla bıraksan dünyayı öper, öyle bir kadın galiba.

* Geçenlerde mafya aradı beni. ( Ciddiyim olm =( ) Adam aradı işte, "Yok ben buster, yanlış oldu sanırım." dedim. "He pardon." dedi kapadı. 1 dakika sonra gene aradı. "Alo." dedim. Kimsin dedi. (-iz yok.) "Gene yanlış oldu galiba." dedim. "Bana bak ben Nevzat, Osman'ı ver bana. Borcu almasını her türlü biliriz. Çağır şunu." dedi. Oha lan dedim içten içe. Yutkundum. "Yanlış oldu gene, kimse yok burada." dedim. "Nası yok ya?" dedi. "Yok işte." dedim. "Numara 0505.... değil mi?" dedi. Yok dedim "Bu 0555...." "Haaa pardon, iyi geceler." dedi ve gitti. Yani özet geç piç derseniz: Yaklaşmayın olm hem mafyanın, hem vereceklilerin numarası var elimde. Hepinizin topuklarına sıktırırım fglhkşjögş.

* Babanın isminde arkadaşının olduğunu hiç düşündün mü? Çok zor oluyor da ona hitap etmesi =( Kendi adında birine hitap etmekten daha zor. Babana yavşaklık yapıyormuş gibi hissediyorsun bir süre sonra şakalaşırken.


* Karpuz çekirdeksiz olsa, bir ömür yenir.

* Söylenemeyenlerin internet üzerinden ya da mesajla söylenmesi dünyadaki en çürükçül davranış.

* Kapsüllü asinpirineyi tek parmak hareketiyle "tıktıktık"latmadan açabilen adamlar da çok ulvi insanlar.

* Lise yıllığına; kızlara yavşamak, onları kendine bağlamak için onların dediklerini koyan ama en yakınlarından birini (erkek) koymayan ve hâlâ bu piçle görüşüp buluşan, kardeşim ayağına yatan ortak arkadaşlarım var benim.


* Bu "günler"i ne zaman yasaklayacaklar acaba? Annesi olmayan, babası olmayan, sevgilisi olmayanların o günde çektiği depresyonları hiç düşündünüz mü? Amına koduğumun piçleri zengin olacak diye dünyadaki çoğu insana acı çektiriyorlar. Hadi ana-babaları olsa paraları yok belki? Ne bu kapitalistlik anlamış değilim. İlanlara bakıyorum büyük marketlerin filan... Ufacık çocuklara Hd-tv aldırmaya çalışıyorlar sanki kendi parası. Ya da ufacık çocuğa çamaşır makinesi aldırmak... Alamayınca üzülüyor çocuk, alanları gördükçe normal olarak. Tuhaf sistem.

* İki günde, iki lunaparkta, biri 18, biri 22 yaşında iki çocuk öldü. Biri gondoldan ve biri trenden düştü. Bakalım ne olacak bu düşürenlerin cezaları.


* "Hep (hiç) bozukluğu olmayan arkadaş." Tanıdınız değil mi onu? Arkadaş battım ulan! Çocuk ya dar pantolonu sayesinde zengin oldu, ya da bozukluğu olmadığından. Bunun acısını çıkartacağım olm bir gün. 

* Dün akşam odama -ışığı gördüğünden kelli- kelebek girdi. Deli gibi kafasını her yere vurdu, dolaba, televizyona vs. hiç durmadan bir yerlere çarptı. En sonunda soluk soluğa kalmış nefes alıyordu (Bunu çok net gördüm, lambanın üstünde.) Sabah ölmüştür dedim, intihar etti diye hatta üzülerek yattım. Demek o bile farkında bir gün yaşayacağının, dedim. Ama hala burada, yanımda! Bizim evin evcil hayvanı oldu kebeleğimiz. Bir de bir günlük ömrü var derlerdi. Hıh! Canııım.

* Sevgilisi ile arası çok iyi olanlar hep biraz arkadaş kaybetmeyi göze almış kişilerdir.


* İt uçmaz kervan yürür.


* Bence insan söylemeyi unuttuğu kelimelerden dolayı yanlış anlaşılıyor, söylediklerinden dolayı değil. 


* İçimdeki hümanizmanın nefretime baskın olduğu zamanlarda kendime bir anlam veremiyorum. Kimseden nefret edemeyişime de anlam veremiyorum. 


* Yazanın yaşı 5 terk beyler!


* Terlik çok boktan bir şey, alışınca hele, terk edemiyorsun bilader!


* "Bugünün maliye bakanı olarak defterdar..." Amına koyim, çocuk maliye bakanının sanki ne iş yaptığını biliyormuş gibi tanımını da böyle yapıyorlar. Sen dedin mi Maliye Bakanı'nın görevi bu diye? Demedin. E, o zaman... Töbe...


* Gerçek sevgi köpeklerinki. 
Bazı sahipler hak etmiyor köpeklerini.


* Mesela dünyada şöyle bir şey var, özellikle arkadaş konuşmalarından sonra çok olur bu durum: 


"Daha önceden izlemediği ve birkaç gün önce başka bir arkadaş ortamında adını duyduğu filmleri gizli gizli izlemek, o arkadaş ortamında 'izlemedim' demeye utanmak; ancak başka bir arkadaş ortamına gelince 'Hee o film mi? Gene izledim, gene etkilendim valla çok süper film' ayağına yatmak."


Tanıdınız değil mi bu tipleri? Siz var yaa sırıtıtıtıt. =)


* Bu dünyada hâlâ yaşıyor olmak için çok şanslı olmamız lazım. Her nefes alışımız sanki mucize gibi, özellikle de uyurken.


* Bu ülkenin insanları öyle duyarsız, öyle duyarsız ki... Kansız adeta: Ambulans geçmek zorunda, tek gidiş yolu var. Önde düğün arabası, korna çalarak yavaş yavaş gidiyor. Onun önündeki kadın şoför ise mor cep telefonuyla konuşuyor. Yani birinin ölüp ölmemesi hastaneye yetişemeden, umurunda değil kimsenin. Değişik.

Bu kızla net evlenirim arkadaş. Geçen gün youtube'da gezinirken buldum. Yani teklif etsin şu dakika evlenirim. O nası güzel ses ya, o nası güzel oda. O dudak hareketi, bağırışlar genizden, sesin tonu... Vay be! Bu kız bana şarkı söylesin öyle yaşlanayım bari =( Yaşı biraz küçük ama büyüdükçe kapanır o ara bence =( Ünlü olursan beni unutma sarı kız, kimse dinlemezken seni ben dinliyorum bak =( Ama sanırım seni paylaşabildiğime göre çok da sevmemişim ya da birleşmemizin imkansızlığını biliyorum. (Ben ikisini koyuyorum şarkılarından, diğerlerini de beğenirseniz dinlersiniz.)


Not: Olm kız solak gitarist çıktı bir de şfgldöglhşfjşöghjlş. Tam bir Paul.


Kız solak değilmiş beyler =(


Bu şarkı ile sesini sevdim.1:40'den sonrasına dikkat.



Bu şarkı ile de nasıl Paul McCartney'e aşık olduysam aynı bu kıza da aşık oldum. Sondaki hu,hu,huuularına =(



5 Haziran 2011 Pazar

Kısa Kısa Hanııııııııımmm


*Mesela bizim burda bir kedi var; gece ama her gece ağıt yakıyor. "Ama..." (blogun reklamını yapıyor beyler) nasıl anlatamam. Yemin ederim yüreğimi dağlıyor. Ağlayasın geliyor ister istemez. Zaten üzgünüm. Gelmeyin lan üstüme şglfgöhjşfgighkhj

*Bence mesela Türkçe iyi şarkı söyleyemeyen biri, hatta sesi kötü olan biri Hintçe, İtalyanca, Afrikanca(!) acayip şarkı söyleyebilir. Çok iddialıyım bu konuda. Ya da Fransızca, ya da İngilizce. Bence kötü ses yok. Konuştuğun ülkenin sesine uymayan ses var. Ya da konuştuğun ülkenin müzik kültürüne uymayan ses. Ne bileyim öyle. Bunu fark ettik geçen, kendimle ben. Bunu daha önce yazmış mıydım?

*Her yazarın kendine has takıntıları oluyor ya da yönetmenlerin. Aha bak bunu o yazmış ya da bunu o çekmiş dedirten... Sanırım benimki de: "Dik yokuşun başındaki ev." Evet bu. Geçen baktım her yazıda bir yokuş çıkıyoruz. Yokuş, "hayat" sanırım. Ağır ağır çıkıyoruz bu merdivenlerden...

*Daha benim annem zor bilgisayarı, interneti vs. kullanıyor. (Şimdi bak nereden nereye geleceğim.) Geçen gün gördüm en az 70 yaşında adam gitarı mükemmel çalıyor (süperyahşimükemmel antika da bir gitarı vardı) ve üstüne üstlük bunu "upload" ediyor youtube'a. Gelen yorumlara "İçelim bir gün senin bu yorumun şerefine!" filan diye cevaplar atıyor. Çok mükemmel değil mi sence de? Ne bileyim değişeme ayak uydurmuş eski insanlar. Süperler. Şu adamla sohbet etmek için ölürüm (gerçek anlam değil!) mesela. Böyle gençyaşlısı olunca çok seviniyorum. Mesela sen hocam (siz göremiyorsunuz ama olsun), asıl genç kızlara. Yemin ederim benim dönemimdeki bir sürü zırtapoza basarsın bu halinle...

*Ben kimseyi unutamam ama durduk yerde de hatırlamam. Görünce de ayrılamam.

*Şunu duyup duygusallaşmıyorsa biri, bizden değildir.

*Bence ben hep hamile kadın tadında duygusal biriyim. Sürekli hamile düşünsenize. Onunla hayat ne zor olurdu...

*Küçük bir çocuk, veya çocuğun, öldüğünde onunla tekrar buluşabilmenin yolu cennette karşılaşma ihtimâlinizdir. Bu yüzden inanırsın. Ya da küçük bir çocuk, veya çocuğun, öldüğünde onu buncacık yaşında daha hiçbir şey görmeden alıkoyandan nefret edersin. Böyle bir düzen olamaz der, bir Allah varsa eğer bunu yapamaz der, bu suçsuzu beni cezalandırmak için kullanamaz dersin. Ve inanmazsın.

*İkisi de tuhaf bence. Benim çocuğum ölse hem inanırım hem de içten içe nefret ederim. Nereden girdiysek bu konuya... Eric'in başından çıkıyor hep bunlar.

*Şey geçen gün Orhan Veli şeysi yazdıydık ya... Şeyi unutmuşuz... Şey... Eee bak aşağıya, adı da gene muzip, muzır: Kuyruklu Şiir.

"Uyuşamayız, yollarımız ayrı; 
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi; 
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta; 
Benimki aslan ağzında; 
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik. 

Ama seninki de kolay değil, kardeşim; 
Kolay değil hani, 
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü."

*Eskiden birkaç arkadaşım vardı. Onlardan mailler beklerdim, yorumlar... Onlarla konuşmak istedim ama her geçen gün onlar benden, ben onlardan uzaklaştım. Artık maskeli balodaki sahte yüzleri daha net seçebiliyorum. Hiçbiriniz iyi birer insan değilsiniz, belki de zaten değildiniz. ...ki en kötüsü de bu ya.

*Şunu izleyin de nasıl oyuncu olunuyor görün. Ne Baba film be gfşldghöfşhfhf. Yayınlanmamış olması da enteresan, bunca zaman. Al Pacino ile Samuel Fuller oturmuşlarrrrr, deneme çekimi yapıyorlar, sigara içiyorlar, birbirleriyleeee gözleriyle konuşuyorlar, bıyık altı gülümsüyorlar (bu çok uzar)... Bunu gören buster aklından geçiriyor: "Benim de Sam gibi bir arkadaşım olsa, benim de bir cigaram, benim de elimde senaryom olsa" diyor, "Ben niye kimseyle bir şey yapamıyorum" diyor. "Anne beni neden zamanında bir oyunculuk okuluna göndermedin diyor, bizde niye o zamanlar para ve daha önemlisi akıl yoktu?" diyor...


3 Haziran 2011 Cuma

"Orhan Veli'nin Yanlışı"na 'Ağıt'



Yapma be Cemalim yapma. Cidden kanattın içimi. Zaten hüzünlü bir gün. Olmadı bu.

Orhan Veli veya Tevfik Fikret'e bir garezin mi varmış bilmiyorum ama... Yakışmamış.


(Ben sadece Orhan Veli'ye değineceğim; daha çok bildiğim için.)


Hani benim şiirlerini, mektuplarını zevkle okuduğum adam bunları yazmamalıydı bence. Hani, "Cemal'im sen bu şekilde şiirlerini bu kadar rahatça yazabiliyorsan, en azından, bunda en büyük pay Orhan Veli'nin idi, unuttun mu canım," demek isterdim, şu yazıyı gördükten sonra yanımda olsa. Saygı olmalıydı en azından. (Sanki saygısızlık yapmıyormuş gibi yapıp saygısızlık yapmak da en çok canımı sıkan şey.)

Ben bugüne kadar çok saçma yazı okudum Orhan Veli hakkında ama bu kadarını görmemiştim. Ölüşüne bile kulp takmış usta. "Ölmeden şiirini oturtmak görevi değil mi?" gibisinden bir şey demiş "Kanık" için. Peh! Adam sanki bilerek mi öldü, düşmüş kuyuya. Yani sen en iyi şiirlerini 20'li yaşlarında yazdın diye, en iyi şiirlerini o yaşlarda mı yazmak zorunda ki herkes? Bütün edebiyat dünyasındaki adamların en iyi eserleri hemen ölmeden öncekilerken, bu ne demek? Çok zoruma gitti be Cemal. Ne bileyim üzüldüm. (Takmış da eski şiirle ne alıp veremediği var mevzusuna ben şimdi aşağıya takmadığı şiirleri de koyacağım.)

Orhan Veli gerek çevirileri, gerek sevdiğimiz İkinci Yeni akımının oluşmasına verdiği katkı, gerek La Fontaine'leri, gerek Nasreddin Hocaları ile büyük bir adamdır. Şiirlerinden sadece iki tanesini söylemiş "eh güzel işte" diye. E tabi kendi şiirindeki gibi imgeler ararsan olmaz. O düzen içinde bakmak gerek.

Hani anlayabiliyorum, sonuçta ikisinin akımı -örnek aldıkları, etkilendikleri kişiler aynı olsa bile- çok çok farklı yönde. Ama Orhan Veli hiç yapılmadık bir şeyi yapmaya çalışıyordu o sıralar. Hani o yapılmamıştı. Yürek isteyen bir işti. Belki yaşasaydı şiirinin ne yöne gideceğini hiçbirimiz kestiremeyiz ama o "duru hikâye şiirleri" bile çok şey anlatır. Ki zaten benim övgülerime ihtiyacı yok; ama ne bileyim Cemal Süreya'nın bu söylediklerine çok üzüldüğüm için belki biraz duygusal yaklaşıyorum. 

Bana göre bir akımın peşinden körü körüne gitmek çok saçma. Hep söyledim, söylüyorum, söyleyeceğim. Biraz öyle yapmış sanki Bay Süreya. Melih Cevdet ve Oktay Rifat'ı överek de "Aslında ben onların akımını değil Orhan Veli'nin şiirlerini eleştiriyorum" demek istemiş. Üzüldüm be Cemal...

Cidden üzüldüm. Yani hani kalbimdeki yerin "çıt" etti.

Yazı ile ilgili olarak da son olarak şunu söyleyeyim (birkaç şiirini koyacağım sonra): Ben seni seviyorum Orhan Veli, şiirlerini de. Bana göre ikisini de kazandın. En azından 36 yaş için. 
---

Adamım Sait Faik kendisi için şöyle bir şey demiş:

"İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli"

---

*Mesela şu var: Değil. Bana göre mükemmel bir şiir.

*Anlatamıyorum ve Bedava ve Hürriyete Doğru çok bilindiği için yazmıyorum ama onların da üstüne tıklarsanız göreceksiniz. Dalgacı Mahmut ve İstanbul Şiirleri güzelmiş bir tek diyor bir de. Peeh. 


*Mesela: 


Davet


"Bekliyorum
öyle bir havada gel ki
vazgeçmek mümkün olmasın"
 

Ayrılış

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlıyamam



---


*Mesela: Şöyle bir ayarı vardır Ahmet Haşim'e, ki bu ayar onun felsefesine göre şiiridir. Her şey şiirdir çünkü Orhan Veli için, Cemal Süreya için öyle olmayabilir. öyle değil diye de eleştirmek... Garip.


Eskiler Alıyorum


Yıldız yapıyorum
Musikî ruhun gıdasıdır
Musikîye bayılıyorum


Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikîler alıyorum


Bir de rakı şişesinde balık olsam

---

Mesela: Ekşi sözlüğü hepiniz bilirsiniz. Biri şöyle demiş bu şiir için. Haklı da. "Bu"dur Orhan Veli. Esprilidir başlıkları bile.

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye


II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.


III

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
"Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı."



---


*Mesela şunu kim yazabilirdi ki? (Manifesto gibi şiir)

Dağ Başı


Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne haltedeceksin


---


Mesela: Yorum gerektirmez.


Aşk Resmi Geçidi
Birincisi o incecik, o dal gibi kız,
Şimdi galiba bir tüccar karısı.
Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir.
Ama yine de görmeyi çok isterim,
Kolay mı? İlk göz ağrısı.


İkincisi Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense bugünmüş gibi utanırım
O mektupları hatırladıkça.


.............. çıkar
.............. dururduk mahallede
......................... halde
............ yan yana yazılırdı duvarlara
................... yangın yerlerinde.


Dördüncüsü azgın bir kadın,
Açık saçık şeyler anlatırdı bana.
Bir gün de önümde soyunuverdi
Yıllar geçti aradan, unutamadım,
Kaç defa rüyama girdi.


Beşinciyi geçip altıncıya geldim.
Onun adı da Nurinnisa.
Ah güzelim
Ah esmerim
Ah
Canımın içi Nurinnisa.


Yedincisi, Aliye, kibar bir kadın.
Ama ben pek varamadım tadına.
Bütün kibar kadınlar gibi
Küpe fiyatına, kürk fiyatına.


Sekizinci de o bokun soyu.
Elin karısında namus ara,
Kendinde arandı mı küplere bin.
Üstelik .......
Yalanın düzenin bini bir para.


Ayten'di dokuzuncunun adı.
İş başında şunun bunun esiri,
Ama bardan çıktı mı,
Kiminle isterse onunla yatar.


Onuncusu akıllı çıktı
....... gitti .........
Ama haksız da değildi hani.
Sevişmek zenginlerin harcıymış
İşsizlerin harcıymış.
İki gönül bir olunca
Samanlik seyranmış ama,
İki çıplak da, olsa olsa,
Bir hamama yakışırmış.


İşine bağlı bir kadındı on birinci,
Hoş, olmasın da ne yapsın,
Bir zalimin yanında gündelikçi.
.........leksandra
Geceleri odama gelir,
Sabahlara kadar kalır.
Konyak içer sarhoş olur,
Sabahı da işbaşı yapardı şafakla.


Gelelim sonuncuya.
Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlık budalası,
Ne malda mülkte gözü var.
Hür olsak der,
Eşit olsak der.
İnsanları sevmesini bilir
Yaşamayı sevdiği kadar.


*Meselalar:
Bir Duyma da Gör 

Bir duyma da gürültüsünü
Dallarda çıtıradayarak açılan fıstıkların,
Gör bak ne oluyorsun.
Bir duyma da gör şu yağan yağmuru;
Çalan şanı, konuşan insanı.
Bir duyma da kokusunu yosunların,
İstakozun, karidesin,
Denizden esen rüzgârın...



Tren Sesi

Garîbim;
Ne bir güzel var avutacak gönlümü,
Bu şehirde,
Ne de bir tanıdık çehre;
Bir tren sesi duymaya göreyim,
İki gözüm,
İki çeşme



Gülümsüyorum


Sokakta giderken,kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım anlarda
İnsanların beni deli zannedeceğini düşünüp
Gülümsüyorum...



Not: Unuttuklarımızı da ekleriz artık. Böyle Şeyler işte Cemal'im. Üzüldüm sadece.