31 Ocak 2011 Pazartesi

Bata Çıka Toprak Hikayesi




- Abi lanet olsun bize ha! Şu arabanın bile kapısını açamadık!

- Ya neden öyle diyorsun kızım, çok ses yaptın.

- Bütün o başarısızlığını kendinde değil başkasında arayan insanlar filan gibi konuştun.

- Lanet olsun insanlara! Bak tamam, bu sefer olmamış olabilir ama inan ki...

- Ya ne bu seferi! Bu elimizden kaçırdığımız kaçıncı araba? He, kaçıncı bu! Açlıktan öleceğiz. Bu hafta tek bir radyo bile çalamadık.

- Kızım artık insanlar radyo kullanmıyorlar ki! Eski arabaları da sokağa park ettirmiyorlar, hepsi garaja. Şu yeni belediye başkanı geldiğinden beri canımız biraz sıkılmaya başladı, hepsi bu. Geçecek. Her yere bir alışveriş merkezi diktiler, her sokağa da bir kamera! Bir de sokağa park edenleri de çekiyorlar. Ne yapalım yani?

- Adam geleli daha 2 hafta olmadı hepsini o mu ayarladı yani? Gelsin beni de çeksinler o zaman yeter ben gidiyorum!

- Otur oturduğun yerde asabını bozma adamın akşam akşam.

- Akşam olur, akşamdı. Sabah olurdu, sabahtı. Babamdan beter çabuk bozuluyor asabın. Yeter anlıyor musun, yeter! Ben çok sıkıldım hırsızcılık oyunundan. Parkta cüzdan çalmak bile daha az riskli hem de parası bol.

- Kızım artık kimse parasını cüzdanında saklamıyor. Kredi kartlarını alıp ne yapacağız? Abimin zamanında olsak belki imza ile kandırırdık sonra da keser kurtulurduk ama şimdi her şey sistematik, teknolojik falan filan. Her sikten haberi var yavşakların.

- Denerdik.

- 3 kere yanlış gir gene, doğru kodese. Kaç yaşındasın kaç kere hapse girdin bir hesap et bakalım!

- Muhsin amcam beni seviyor, attırmıyor nezarete bile hiç; sen kendi haline yan! Ayrıca hesap bilmediğimi her zaman yüzüme vurmaktan vazgeç. Salak mıyım ben?

- Değilsin tatlım. Okula başlayınca hepsini öğreneceksin. Senin de dediğin gibi "ayrıca" amcanın polis olması benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sonra daha çok aç kalıp beni ziyarete geliyorsun ve amcana ağlıyorsun. Hem bir daha gelme demedi mi o sana? Öldürürüm ikinizi de diye demedi mi?

Birden silkindi ve elimi omzuna attı.

Benim kahverengi kasketim, onun lacivert beresi vardı. Benim tozlu gömleğim ve yama-paça pantolonum, onun beresinin bir kat daha koyusu kıvamında bahçıvanı vardı. Benim spor ayakkabılarım vardı çorabım yoktu; onun çorabı ve sandaleti vardı. Benim babama da dedemden kalma -yadigar- saatim, onun nereden bulduğunu bilmediğim ve bana da hiçbir zaman söylemediği altın bir bileziği vardı. Benim adım saatin olduğu gibi Yadigâr, onun adı yüzü gibi İpek idi. Ben kasketi çıkarırdım gece yatarken; o saçları çok kısa ve seyrek olduğundan bereyi kafasından hiç çıkarmazdı. Ben çıplak yatardım, o elbiseleriyle. Ben 8'dim; o 6 yaşında bir kızdan beklenmeyecek olgunluktaydı. Ben onu severdim, o beni abisi olarak görürdü.




-son-

22 Ocak 2011 Cumartesi

Kısa Kısa #9



- Roka. Evet onunla başlamak istedim. Ben ne yalan söyleyeyim sevmezdim bu bitkiyi. Acı bir tat verirdi. 2 senedir yemiyordum, o en acı roka deneyimimden beri. Ama şimdi peynirli bir salatanın içinde ve de soslanmış bir şekilde önüme konunca yedim. -Salataya dayanamazdım.- Ve benim için artık dünyanın en mükemmel şeylerinden biri olduğuna karar kıldım. Yazının ana fikri şudur: Daha önceden türlü tiksintilerle yemediğiniz, içmediğiniz şeyleri birkaç sene sonra yiyince veya içince hiç olmadığınız kadar kendinizi mutlu hissediyorsunuz. "Ne malmışım amk!" diyorsunuz. Deneyin bakın yıllardır yemediğiniz şeyleri. Demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. İnsanın damak tadı bile değişiyor yıllar içerisinde. Deneyin yiyin. Kırın zincirleri. Pişman olun yıllarca yemediğinize; ama sonra sevinin bundan sonraki yılları kurtardım en azından diye.

- Bazen neden kafiyeli konuştuğumu ben de tam çözemiyorum.

- :evdeperdeçekiliolmazsarahatedemeyenginllerdenizbiz:

- "Dünya bir film sahnesiyse eğer, elinde patlamış mısır yoksa çekilmez bir hâl alıyor." buster.

- Şu dünyadaki en güzel şeylerden biri de yeni bir defterin ilk sarı sayfasına kalemle yazı yazmak. Yok böyle gizemli, ciks, şükela, müthiş hatta müdhiş bir şey. Evet, söylemiştim bunu daha önce sanırım. Galiba. Belki. Belki de değil.

- Erkeklerin, kadınlardan daha sık çişe gitmesinin nedeni işlerinin kolay olmasından kelli. Kadınların daha uzun kalması da çok çiş tutmalarından kelli sanırım. Hepsinde aynı üşengeçliği gözlemledim evet. Çok tutuyorlar çişi. Sonra anneannem gibi altınıza işersiniz büyünce, söyleyeyim.

- He, kolay dedik ama eğer dışarıda tuvalete girmek zorundaysa erkek, o da ayrı zor. Pisuvar denen bir şey var mesela. Arkasında bir başka erkek, yanında başka işeyen bir erkek ve çok fazla bekleyen erkek varken işemeye çalışan erkeğin dramı gerçekten içler acısıdır.

- Daha önce gene söylemiştim sanırım -2- ama erkekler erkeklere daha çok hayranlık duyar ama kadınlar kadınlara duymaz, kıskanır onlar. Bunun bir araştırılması lazım. Biyolojik bir şey belki de. Ayrıca gene say deseler en az 4 kat daha fazla erkek hayranı vardır bir erkeğin, kadın hayranından çok. Spor, müzik ve sinemayla erkeklerin daha çok ilgili olmasından sanırım hep.

- Bir de şey var sanırım bir kadın hamile olunca ona artık ister istemez hayran kalamıyorsunuz siz erkekler! Natalie Portman'a benim için o şekil bir şey oldu sanırım ("O şekil" de ne iğrenç bir kalıptır yarebbi!). Evet duymadıysanız öğrenin: Benjamin'den hamile Natalie. Erkekler hayran oldukları kadınları arzular sanırım keza kadınlar da. Ama kadın hamile olup bir hayat kurunca o kadın artık arzulanmaz oluyor. "Bacım" oluyor. Ama kadınlar için gene farklı. Her türlü Johnny Depp ile yatmak isterler; isterse Johnny evlenmiş ve baba olmuş olsun. ("Her türlü" de çok iğrenç bir kalıpmış evet.) Bilmem öyle. Of ne bileyim değişik işte durumlar.

- Ttnet sen varya çok mal bir şeysin. Hep düşürüyorsun beni. İçimde patlamadı oh.!'^+'%&%&(&)/(=

- Biraz da acıklı son olsun: Ben şey biriyim. Birine kızarım, sinir olurum. Kızdığım biri mutlaka ama mutlaka haksızdır boşa kızmam ben; sinir de olmam; trip de atmam. Neyse, sonra ona kızarım. Karşımdaki haksızlığını bilir üzülür, ya gülüp geçiştirmeye çalışır ya da kulakları onu ele verir. Sonra ben haksız olandan daha fazla üzülürüm, üzdüm diye birini. Hatta daha daha sonra ben haksız olanın haksızlığını yüzüne vurdum diye daha daha çok üzülürüm, büzülürüm. Buruş buruş olurum. Haksız olanın, haksız olmasını yüzüne vurduğum için gidip ondan özür dilediğim bile görülmüştür. Haksız olanın beni affetmediği de görülmüştür. Hiçbir zaman güçlü olamayacağım sanırım. Keskin çizgileri olmayan bir adamım belki de. Ya da kesin çizgiler... Ya da çizgilerim bile yok belki. Peeh!

15 Ocak 2011 Cumartesi

Üzgünüm ama...


İnci Sözlük cidden "siker" lakabını hak ediyor. Şu anda gülmekten başka bir şey yapamayacak durumdayım. Mekik çekmekten beter oldum. Çakma şiirci kızları, aptalları, malları, salakları, sazanları ve en önemlisi ikiyüzlüleri ortaya çıkardığı için... Çok sağ olasınız gençler, cidden büyüksünüz. Ve de çok akıllı.

http://inci.sozlukspot.com/w/can-y%C3%BCcel-gibi-yazmay%C4%B1-%C3%B6%C4%9Fretiyorum/

8 Ocak 2011 Cumartesi

Helena'ya Tim Burton'ı sormuşlar, O da...


Ayarı vermiş.



Röportajı yapan kadın: Ve evet... Kocan: Tim Burton... Doğrusu gerçek mânâda kocan değil. Umm... Onu ne diye adlandırıyorsun: Hayat arkadaşın, sevgilin (aslında uzun süre aşk yaşadığın kişi diye de çevirebiliriz bunu), erkek arkadaşın vs. ?

Helena Bonham Carter: Bilmiyorum; tatminkâr bir kelimem yok hala onun için doğrusu... "Benim piçlerin babası", belki? Hım, ne dersin?




Böyle soruya böyle cevap afedersin. Ulan kaşar! Sana ne! Ne derse der! Ne diye her röportajında evli olmadığını ima ediyorsunuz ki? Götler! Seni hiçbir zaman -evli olsan dahi- böyle sevecek, böyle sahiplenecek biri yok diye ne laf sokma amacı bu? Öyle kalırsın soğan cücüğü gibi!

1 Ocak 2011 Cumartesi

Sait Faik'in Tapınınırlığı





" Ne bir kadın yüzüme bakar, ne bir portakalın beş kuruştan yirmi beş kuruşa fırlaması beni ilgilendirirdi. Beş kuruşsa yerdim. Yirmi beşse portakala da vedâ! "