19 Mart 2011 Cumartesi

Bir Öykü (Otuz Dokuz Yılında - Üç Kardeş)





Ön deyiş

Merhaba blogçular,

Konuşacak bir şey yok. Öykü yazdım. Belki de burada paylaşacağım son öyküm, adını sevdiğim blogum...

"Bu dünyayı kurtaracak tek şey gerçek sevgi."

C.
Buster.



Otuz dokuz yılında - Üç kardeş 


Yıl 1939 iken pek klastım. Şimdiki gibi buruş buruş, yürüyemeyen, altına kaçıran, geniş basenli, baş örtülü, gıdısı sarkmış, kilolu (aşırı kilolu diyelim) kadın değil; gayet gelecek vaat eden, göğüsleri küçük yaşta çıkmaya başlamış, vücut hatları iyice belirginleşmiş, saçları açık ve dalgalı, tahminen 12-13 yaşlarında bir cumhuriyet “kız”ıydım. "Tahminen"di çünkü bizim zamanımızda nüfus kağıtları hemen alınmazdı, doğan kardeşler hep aynı yılda doğarlardı o kağıtlara göre.) Yani sizin anlayacağınız yaşını tam olarak bilemeyen kusursuz bir kızdım. Bizim zamanımızda bu yaşlar çok önemliydi çünkü eve hizmet olsun, evlenecek adamı seçme veya okuyup okuyamama durumları olsun hep bu yaşlarda ev ahalince karara (babaca karara) bağlanırdı. Ben tabiî okumak istiyordum her aklı başında insan gibi. Ayrıca o zamanlar ağabeyimle aramız çok iyiydi.

Ağabey demişken, onun isminin nereden geldiğini söyleyerek başlamak en iyisi. Benim bildiğim, hatırladığım kadarıyla söylemek diyorum yani. (Çünkü yaşlılar pek az şeyi dünmüş gibi hatırlar[lar]; ve unuttukları yerleri de çok iyi hatırlıyormuşçasına veya sanki hâlâ oradalarmışçasına hafif uydurarak anlatırlar.) Neyse, babamın biladerinin Darülfünûn-ı Şahane (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi şimdinin) mezunu olmasından ve o bütün eski dönemlere ait şahane yazarların hepsini bilmesinden mütevellit ağabeyimin adını amcam; onun en çok sevdiği ve bir dönemi değiştirdiğini iddia ettiği yazar olan "Şinasi"nin adını koydurtmuştu babama. Eğer adını Şinasi koyarsa ağabeyimin, onun gibi çok zeki olacağını ileri sürmüştü saf ve terzi (temiz değil, hayır) olan babama; onu inandırabilmek ve kendi istediği ismi koydurtabilmek için. Babam da garibim, hiç evlenmemiş ve doğal olarak çocuğu da olmayan (ama hep olsun istemiş) kardeşini kırmamak için onun bu isteğini kabul etmiş. Yoksa o dönemde Sürmene'den Unkapanı'na geleli daha beşbuçukay olmuş bir aileden Şinasi isminin çıkmasının çok zor olduğunu söyler hep babam bize bir aile ortamında; kestanelerini yer, açılmayanları gördükçe iyi kesemediğim için bana söylenir&sinirlenir ve akabinde iğne batmış ellerini yoğurtlarken.

Her neyse, bu Şinasi (Abi'me böyle diyebilirdim; çok geniş bir adam olmasının yanında benden sadece üç veya dört yaş büyük olması da bunda büyük bir etkendi sanırım.) bir gün eve zil zurna sarhoş geldi. Hem de bir “tikina”nın içinde. Allah, İsa ve Buda sizi inandırsın ben o gün gördüklerimi hâlâ unutamıyorum. Daha Bahriye Mektebi’ne gireli bir sene olmuştu; ancak çabucak diğer arkadaşlarıyla kaynaşmıştı bu sarhoş, bu ayyaş, bu... Vefalı arkadaşları da olmasa evin yolunu bulamayacak bu! Üstelik yaşı ne, başı ne “bu”nun! O kadar tokatlamama rağmen bir türlü ayılamayan kırmızı yanaklı bir gençtir üstelik bu! Sarı bir de. Sarıları bilirsiniz çabuk kızarırlar, zor vazgeçerler; hele erkekleri hiç çekilmez. Üstelik ağızları leş gibi içki (haram) kokuyorsa! Off!

Evde herhangi bir gece, herhangi bir “çıt”ırtı çıkarsam uyanan babam, oğlunun büsbütün çıkardığı bu “patır”tıya uyanmamıştı. Buna şaşkınlığım bugün dahi sürse de ilk göz ağrı oğluna (erkek olduğu için) belki de kıyamamıştı. Belki de Şinasi yapabilirdi bu tür şeyler: Bütün o içki zırvalarını vs. Belki de babam cidden ilk defa bu kadar derin uyuyordu bilemiyorum; günahını da almak istemem boş yere doğrusu!

Erol ise daha küçük. Ne bilsin, ne oluyor ne bitiyor. Tek derdi elindeki torba ve içindeki misketleri. Onlarla birlikte yatıyor ve onlarla birlikte yüzünü yıkıyor ve onlarla birlikte kahvaltı filan edip dışarı onlarla birlikte çıkıyor; güzellerini kaptırıp dandiklerini kazanarak ağlamaklı, boynu bükük ama yarın yeniden deneyecek “şekilde ve şeklinde” eve dönüyor. Tek derdi (evet!) bu olan bir çocuk Erol, o zamanlar. Bebe daha anlayacağınız. Cinsellik filan nedir bilmez!

Neyse, bu çocuk uyuyor. Bir düştü Şinasi, ufaklık Erol’un üstüne. Erol bir “İmdaat!” çığlığı bastı ki kulaklarımızı çınlattı. Bizim Şinasi doğal olarak uyuyor içkiden ötürü ve bir şeyden haberi de yok. Duymuyor bile hiçbir şey. “Şinoooo!” Bakın duymuyor.

Aradan bir iki dakika geçti geçmedi ki merdivenlerin gucurtusu duyulduğunda ve mumun sarı ışığı uzaktan görüldüğünde babamın geldiği anlaşıldı. Kukuletalı beresi ve çizgili pijaması ve bıyığı ile babam uzaktan terlik şıkırtısı ile göründü. Aslında babamı severdim. Hani Karadeniz insanının verdiği sinirlilik onda da olsa da, uyuyan birini –ki bu biri ilk oğluysa, ilk çocuğunu geçtim- kaldırıp da dövmez veya ona nasihat etmezdi. Öyle de insaflı bir adamdı babam! Ama bir sonraki gün canına okurdu. İşte yine öyle insaflı günlerinden birinde (Evet, bazen insaflı olamadığı zamanlar da olmuştur.) Şinasi’yi kendi yatağına omzunda götürdü. Yatağa fırlattı. “Ben bahriyeliyim Baba!” dediğini duyar gibi oldum ancak uzakta olduğum için tam anlayamadım. Babam dişlerini gıcırdattı ve hiçbir şey demeden yukarı, odalarına çıktı. Yani rahmetli anneciğim ile kaldıkları odalarına. Babama göre ruhları hala birleşiyor o odada. Yani bunu o zamanlar, “O” bana söylemiyordu ama sonradan öğrendiklerim buydu abim ve Eröl’den. (Ahah bazen ona Eröl diye takılırdım.) Ve kendi dinlediklerimden derlediğim kadarıyla.

Sabah en erken yatan veya sızan Abim, feci bir baş ağrısıyla ailemizde ilk ve son defa o gün en önce o kalktı ve hiçbir şey yemeden ve yüzünü bile yıkamadan, üstüne haki rengi paltosunu geçirip eczanenin yolunu tuttu, karnesiyle birlikte babamın. Bundan sonrası bende yok ama eve geldiğinde içkili halinden bile daha kırmızı bir suratı vardı: “O ibne Vefalılar beni buraya getirirken bütün paramı –ama hepsini ve hepsini- çalmışlar. Rezil oldum! Benim gibi bir subaya yakışmayacak şekilde hem de parasız kaldım!” O sırada Erol kahvaltı ediyor, ben de babamın yeleğini ütülüyordum. Ama sesleri duymamak için sağır olmak gerekirdi. Babam akşamdan kalma Şinasi’yi yıkamak için kazana, kaynar sular döküyordu kovalarla. Temiz bir insandı babam. Annem öldü öleli daha da önem vermeye başlamıştı bu durumlara. Babam, ben hariç diğer ikisini kendiyle beraber yıkardı. Ben genç kızdım çoktan ama babama bakılırsa -sanırım- bu erkekler hep çocuk kalacaktı.

Parasını çaldıran kızarmış surat ağabeyime iki tokat da arada babam çaktı ve kazana saçından tutarak soktu. Parayı sokakta bulmuyor ki babam! Haklı da! Erol da misketleriyle girmek isteyince onun da bacağına bir cimcirik attı. Erol ağlamaya başladı. Erol, sıcak suya girince daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Erol gözüne sabun kaçınca daha daha çok ağladı beş bin desibel filandı sesi. Sonra nedense birden (ağlamaktan sıkılmış olacak ki) sustu ve sıcak suyun keyfini çıkarmaya başladı. Şinasi ile birbirlerine köpük üflüyorlardı. Ben acaba once kimin ağzına veya gözüne su kaçacak diye beklerken kapı çaldı: “Kızım baban evde mi?” Nereden de anlamıştı hemen kızı olduğumu babamın, diye düşündüm içimden. Halbuki ben “genç kız” olmamış mıydım?

“Babaaa!” diye bağırdım. Babam neredeyse tamamen kurulanmış ancak aşağıya havlu ile inmek misafire karşı ayıp olur diye beni yanına çağırmıştı. Babamın kıllarını inceliyordum. “Sor bakalım ne istiyormuş.” dedi. Babamın kıllarını incelemeyi bırakıp sordum. “Babama bir takım lazım da Hüseyin Bey, memlekete cenazeye gidiyoruz aynı zamanda düğün de var. Ben dedim cenazenin kırkı çıkmadan düğün olur mu diye ama amcaoğluna dinletemedim. İlla evlenecek.” Babam: “Geliyorum Recep Bey beş dakika içerde bekleyin.” dedi. Benim anladığım şey ise şuydu: “Eğer gerçek bir doktor veya iyi bir terziyseniz sizin hafta sonu tatiliniz yoktur.”

Babam giderken yanağımı sıkar gibi bir makas aldı benden. Hafif sıktı ama okşayıcı bir makastı bu. Temiz ve de narin. Ne de olsa işi makaslamaktı babamın. Sanırım ona aşıktım, daha doğrusu hareketlerine. Aslında Şinasi’ye de aşıktım ve Erol’un o mimiklerine de. “Ben gelene kadar sen bunları hizaya sokarsın değil mi akıllı kızım? Üşütmesinler şimdi bir de doktora para vermeyelim.” dedi. Evet anlamına gelen başımı öne eğme hareketini ona karşı yaptım. Sanki birazdan karate yapacak bir Japon’u anımsatıyordu bana o hareketim.

Sarhoş ağabeyim gene yırtmıştı bir-iki tokatla. Şimdi de yemek yemek için üstünü değiştirmeye odasına gitmişti. Erol babamın gitmesini fırsat bilerek bilyelerini de kazana attı ve orada onlarla oynamaya başladı. Ve onları da kendi gibi yalapşap yıkamaya... “Bu çocuk kazanın soğuduğunu bilmiyor mu, hissetmiyor mu en azından?” diye düşündüm, sonra onun daha bir çocuk olduğu gerçeği yüzüme vuruldu kendi tarafımdan. Ben ise tahta merdivenlere çökmüş iki gözüm iki çeşme... Nedenini bilmeden ve filmlerdeki gibi hiç hıçkırmadan, gözüme sanki soğan dokunmuşçasına ağlıyor ve babamın eve gelirken bana elma şekeri getirmesini arzu ediyordum.  

C.

1 yorum:

  1. Öyle akıcı ki.Takılp duraksamadım bir yerinde.Ve de güzel...

    YanıtlaSil