27 Kasım 2010 Cumartesi

Parkta 12 Gün





1. Gün - 12.00 - Öğlen

Çocuklar okuldan çıkacak. Anne çocukları almaya geldi ve parkın çardağına oturdu. Anne yorgun. Anne gözlük. Pencere mutlu.

2. Gün -02.02- Gece Yarısı

Apaçi müziği eşliğinde gençler dans ediyor. Hepsinin hayali bir gün gündüz kuşağında bir canlı yayında figürlerini sergileyebilmek. Gençler umutlu. Pencere; pencere.

3. Gün -17.04- Akşam

Hava gri. Bakılan pencere bir şey göstermiyor, parkta kimse olmadığından değil. Pencere yalnız.

4. Gün - 20.00- Akşam

Sokağın lambası pencereyi gösteriyor. Pencere turuncu.

5. Gün -01.17- Gece

Az bira şişeli bir kol kalkıyor ve bir duman çıkıyor şapkadan. Sonra bir cam sesi. Pencere keyifli.

6. Gün -14.12- Öğle

Erkek çocuğu kız çocuğunun kulağından aşağıya kum boşaltıyor. Kız çocuğu annesine bağırıyor. Erkek çocuğu, kıza önce tekme sonra tokat atıp kaçıyor; kız oğlanın arkasından tükürüyor ama tükürük kendi montuna düşüyor. Pencere sırıtıyor.

7. Gün -10.10- Sabah

Kız, oğlanın beline elini atmış poposunu sıvazlıyor. Erkek, kolunu omzuna attığı eliyle kadının memesini. Ve işe birlikte geç kalıyorlar. Pencere iç çekiyor.

8. Gün -00.00- Gece

Çöpçü, parkın yanındaki konteynırı arabaya yüklüyor. Sarı eldivenlerini çıkarıp sakalını kaşıyor. Pencere olaylara anlam yüklemeye çalışıyor.

9. Gün -06.30- Sabah

Uzun saçlı kız taksiden iniyor. Para istemiyor taksici. Kız saçlarını düzeltip çantasını omzuna atıyor ve alt dudağını ısırıp, zıplayarak ilerliyor. Pencerenin ağzı açık.

10. Gün -19.05- Akşam

Yeni bir pipo satın almış gözleriyle; kasketli, büyük gözlüklü, kadife ceketli, kumaş pantolonlu, yaşlı, uzun saçlı beyaz adam köpeğiyle ilerliyor salıncakların yanından; ve elindeki topu uzaklara atıp köpeğinin geriye getirmesini bekliyor. Pencerenin gözleri şaşı.

11. Gün -16.16- Akşam Üzeri

Kız, kendini geriye çekiyor. Erkek, kızın gözlerinin önüne kafasını getiriyor. Kız gözlerini kapıyor. Erkek de. Kirpikler titriyor. Gelen öksürük sesi ile irkliyorlar. Sarı şişme mont ile siyah kot kalkıyor. Pencere fal taşı.

12. Gün -14.15- Öğle

Çok şık baylar polislerle birlikte karakola doğru yol alıyorlar. Çok şık baylar sarı-kahve paltolarını yere sürtmemeye çalışıyorlar ve kendileri gibi olmayan mahalle sakinlerine tuhaf tuhaf, -sanki kendileri acınacak durumda değillermiş gibi- acınası gözlerle bakıyorlar. Hiç alışık olmadığı bir kokuyu duymuşçasına suratlarını aynı anda ekşiten adamlar son derece sakinler. Pencer...

26 Kasım 2010 Cuma

Gök Bulut Su



İlk görüşte şiire inanır mısınız? 


gök, bulut, su
senin bardağına koyduğum su
o suyun rengi başkadır

tut ki ığdır düzlerinde bir çadır
sivas yöresinden bir ölüm
ya da kaçak bir bitlis cigara
çünkü o göğün ve bulutun
birlikte uykusudur
seni ilk haziranda görmüştüm
şapka giymemiştin çünkü yazdı
zaten hiç giymezdin belki de
kimin dünyayı görecek hali vardı oysa
sokaklar mavilik demetleri şunlar bunlar
şunlar bunlar diyorsam unutulmaz şeylerdi ha

örneğin çiçekti her şeyin ilk yarısı
ellerim ceplerime gitti durup dururken
yani herkesin aşk aşk dediği buysa
şarkı bile söyleyebilirdim bir tavanarasında
çocuk gözlerindeki şaşkınlığı tadarak
yani ancak günlerce koşarsam duyabilirdim
aramızda ne varsa
kıyıya bile inerdim anlıyor musun bir cuma günü
kıyıya inmeden hiç alışkın olmadan
bütün kurda kuşa börtü böceğe bir bir bakarak
şimdi senin bardağına koyduğum su var ya
bu suyun rengi başkadır
ben ne soğuk demirciyim ne terzi kalfası
ne marangoz ne bir gemi tayfası
istedim olamadım o başka
yani ne bulut ne gök ne çadır ve ölüm
ellerimin rengi biraz kırmızı da
galiba ondan
Turgut Uyar 

21 Kasım 2010 Pazar

Kısa Kısa #7



- bu dünya ne sana ne de bana kalır.

- günce, günlük yerine kullanacağız demiştik geçen yazıda. bu yazıda da bellek, hafıza yerine. ok mu? dxkzgjfdsghkdfnkhfg "ok" ya... bir de "ok." var. Dünyanın en gereksiz kelimeleri.

- bugün "çocuk" aşkım depreşti. ya bu saatten sonra yıllardır olmayan bir kardeş istiyorum; ya da çocuk. ama ikiz olsun olmuşken. çift yumurta. biri kız, diğeri erkek. oh mis. sev böyle deliler gibi. köpeğinle oynasınlar. ver küçük yaştan enstrümanları eline, kitabı, filmleri... deli olsun sonra çocuk. ya da ressam. ressam olsun ressam.

- gereksiz bilgece konuşma hastalığı azalarak bitsin cidden. "sence dostluk bu mu can?" dedi geçen gün bir arkadaşım. "bu aq ne bekliyorsun?" dedim. bir şey demedi. "neyse," dedi. onu laftan saymıyorum. aptal saptal takıntıları var herkesin vallahi bak. benim de var ama diğer herkesin veya herkesin daha fazla. canımı sıkıyor bu durum çokça.

- mesela arkadaşımın arkadaşı var. dostoyevski'yi seviyor diye tolstoy'a laf atma ihtiyacı duyuyor. hayır sen kimsin de tolstoy'a laf atıyorsun? çok boş insanlar yemin ederim. bir taraftasın diye diğer tarafı sevememe futbol hastalığımızdan geliyor maalesef. tam bir kangren oldu şu futbol. haset filan. neyse. adam tolstoy'un bir kitabını okumuş yerden yere vurma hakkı var elinde. bütün kitapları kesin öyle kötüdür, diğerinin bütün kitaplarını okudu ya. kesin hepsi çok iyidir. malsın lan çocuk. buradan dedim rahatım şimdi. oh.

- mesela bu üsttekinin bir diğer versiyonu kendi dinlediği müzik türünden başka tür müzik dinleyen diğerine laf etmesi. nasıl oralardasın ama diğ mi? evet evet sensin o mal. hayır amaç ne kesinlikle anlamıyorum. bir insan arabesk dinliyorsa, artık benim gibi danduk dundik yabancı müzik dinleyenlerden çekinerek dememeli bunu. ya da boyalı kızların onu müzik sevgisine göre yargılayacağını düşünerek çekinmemeli dinlediği müzikten. yalan söylememeli. neyse o. ama demetçiysen ya da serdarcıysan da bana bulaşma. dfaslgkjhlkhjkghjkllg.

- not: boyalı kızlar bir hiçtir.

- mesela "korkunç" mükemmel bir laf. ne bileyim çirkin yerine "korkunç" kullanma çok afili.

- geçen gün medeniyetin beşiği bahçeşehirde, araba farını beyaz yapmış, gene beyaz atlet ve simsiyah gözlükle tam karşısına çömmüş (evet tam anlamı bu), profilden makineye poz veren bir insan evladı gördüm. büyük bir ihtimal facebook profil fotoğrafı yapacak. hayattan o anda soğudum. yeşilköyümü özlediğimi fark ettim. iyi ki de "face"im yok dedim. uzaklaştım.

- he olur da görüşemezsek... iyi akşamlar, iyi geceler, günaydın, iyi öğlenler.

- çay ne olursa olsun candır. ama kahve de iyidir.

- "mutlu olun. ya da acı çekin. ikisi de yaşadığınızı hissettirir." bunu da ben söyledim. yani sanırım.

14 Kasım 2010 Pazar

Annecim Beni Seviyor Musun? & Yaşlı Adamın İlginç Hikayesi ve Bir Kız



Saçları beyaz gibi beyaz, suratı yamalı futbol topunu andıran, gözleri floresan gibi mavi... Alnında çapa izi, dudaklarında bıkkınlık, sakallarında istemsiz bir sıklık... Camdan bakıyordu çocukluğundaki kirpikleri; ve önünde oturan uzun saçlı erkek çocuğuna bakamayacak kadar utanıyordu yaşlılığından ve yalnızlığından elleri...

İlkokul tıraşını 5 senedir olan Leman'ın oğlu, "Annecim beni sevmiyor musun?" deyip haykırmaya ve akabinde ağlamaya başladı fütursuzca. Leman'ın yorgun gözleri metrobüsün ayak takımının yerini işgal ettiğinin farkında olmaksızın kendine-dışarıya bakıyordu ve bir yandan da canından çok sevdiği ama onu erken yaşlandıran oğluna.

"Of!" çekti yaşlı adam kahverengi ceketini enseleyerek, "Bu nasıl dünya, daha yeni gelmiştik dün!" der gibiydi ve o anda ölmeyi düşlüyordu, 10 seneden beri düşlediği gibi kulakları.

"Lemaaaaan!" diye çığlığı bastı. Leman'ın camına vurarak onu uyandırmaya ve kendisine dikkat kesilmesine uğraşıyordu, kemikleriyle. Ağlamaya başladı yeniden. Çok yüksek sesle, bağırarak, "Oturmak istemez misin annecim?" dedi. "Neden oturmak istemiyorsun ki Leman?", "Annecim?", "Lemaaaan!!", "Bak buraya annecim?" dedi annesini çenesinden tutup döndürmeye çalışarak. "Sessiz olur musun, sakin ol!" aldı annesinden ilgi yerine ve arkasında ona gülen uzun saçlı erkek çocuğu görmüyordu gözleri.

Gözlerinin hemen üzerinde olan kaşları, üst dudağının hemen üzerinde olan bıyıkları... "Zaman geri gelse!" çığlıkları engel olamadı gözlerinin kapanmasına ve hayalleri alemine dalmasına...


"Annecim boğazıma vurdular benim hiçbir suçum yoktu ANNECİM. Bana inanmıyor musun annecim? Çok acıyor! Annecim beni neden eskisi gibi sevmiyorsun? Lemaaaan!" dedi ve kafasına vurmaya başladı.


Gözlerini açmamasına imkan yoktu o anda; ellerinin içindeki siyah kirleri ve tırnaklanmış parmaklarını düşünüyordu rüyasında. "Eskiden ne çok gül dikmiştim"lercesine salladı bir saniyeden daha az bir süre kafasını, gözleri kapalı ve elleriyle aortlarını yokladı.


"Benim hiçbir suçum yoktu Annecim. Bana bak. Heey burdayım! Neden bana bakmıyorsun Annecim?" Kadın o an sigarası olmasını düşledi ancak yoktu. Camdan dışarıya bakmayı sürdürdü. "Lemaan bana inanmıyor musun?" dedi iki katı yükseklikte olan oğlu ancak kalbi...

"Eskiden ben çok yakışıklı adamdım köyden geldiğimizde bir matmazel ile tanıştığımızda ona kendi yetiştirdiğim çiçeklerden bir buket yapıp vermiştim cesaret edip. Şimdi bu burnumu sildiğim mendil var ya... İşte ondan hatıra işlemeli bir bez mendil. Yanlarında yeşil danteller ve üstünde bir Çin motifi olan bu mendil..."


Çok yüksek olmayan uysal bir sesle, bu sadece annesinin duyabileceği bir sesti, "Neden beni eskisi kadar sevmiyorsun Leman?" dedi "A" harfinde vurgu yapmayarak. Annesinden ses gelmeyince kendini yerlere atıp ağlamaya başladı. Metrobüs onlara acıyan, aynı sorunda olan akrabaları olan ve çok zor durumlayan  insanlarla doluydu.

"İşte ondan sonra haber alamadım o hanımefendiden. Gerçek bir hanımefendiydi ve hiçbir şey söylememişti bana ne gelirken, ne giderken. Bana hiçbir şey söylemeyen (insan köleliği hayatımda ilk kez) birini görmemi ve ona âşık olmamı mazur görmüştü herhalde." dedi. Ceketinin koparırcasına kabak kafasına çekti. Ve bir devekuşu gibi uyumaya başladı.


Annesinin zorlamasıyla yerden toz içinde kalkması umurunda değildi. Tek ihtiyacı annesiydi. Ona sarıldı. annesi tamam sakin ol yeter dedi. Sanki dudaklarından öpmeye kalktı. Annesinden tamam iyi misin artık aldı. Yaslandığı yerin cam olduğunu ve kendini görebildiğinin farkına varan Leman'ın oğlu pür dikkat kendini incelemeye başladı. Yeşil kısık dolu gözlerini, sarıkahve kaşlarını, tombik yanaklarını, dolgun dudaklarını ve ilkokul tıraşını gördü. Ancak şişme montuna dikkat kesildi. Toz olduğunu ve annesini tersten gördü. Flaş patladı. Ağlamaya ve yeniden ağlamaya başladı.

Camdan dışarıya bakarken ilk defa kendisini de gördü yolculuk boyunca. Aslında üzülecek bir şey yok bakışı attı camdaki yaşlı adama; "O sadece dış görünüş," dedi. Söyledi: "Bu içimdeki yaşatıyor sonuçta!".  Ve ekledi: "Bir uçurtma alacağım bugün!"

"Lemaan beni artık sevmiyor musun?" diye bağırdı ve hıçkırmaya ve hiçbir soğuk havanın onu beyazlatamaycağı şekilde kızarmaya başladı. Annesinin koyu teni içinde olan ruhu "öylesine" bakıyordu boşluğa. Son derece normal karşılamıştı bu durumu. Yanda iki hanımefendi ağlıyordu ve öbür tarafta iki çocuk gülüyordu. İki erkek acıyor ve iki kişi rahatsız oluyordu biri kitaba ve biri müziğe konsantre olamadığı için. Duraklarına gelince indiler. Ve annesinin omzuna kolunu atıp yürümeye devam ettiler. Annesi de belinden sarmıştı oğlunu. İlerlerken annesini çenesinden çevirdi. Bir şey anlatırken gözlerine bakılmasını istiyor gibiydi.

Daha önce hiç ayna görmemiş, 5 yaşındaki esmer ama kahverengi saçlı; abisinin okul pantolonunu giydiği için donu gözüken dilenci kız Kibariye, soğuktan etkilenmemişti sanki. Başında "komü"leri andıran bir şapka vardı sadece küçük kulaklarını koruması için. Çok aşırı süslü kızın aynasından kendini gördüğünde gözlerinin ve kaşlarının güzel, burnunun hokka olduğunu ilk kez fark etti. Mendilini ve sakızını süslü kıza satamadı. Yanından giderken sanki ona bir şey ima edercesine mendili yere, sakızını kendi ağzına attı. Ve bir vapura kaçak olarak bindi.

 

4 Kasım 2010 Perşembe

Kısa Kısa #6


sahneye kadın yüzde 238954453343 daha çok yakışıyor. bazı kadın gibi erkekleri saymazsak öyle yani. hem zaten her işte bazı istisnalar olur. değil mi? değil.

---

oha ya "kasım" gelmiş resmen. evde teknolojik bir şey olmadığı için arada böyle saçma zamanlarda haberim oluyor. en sevdiğim ay. yehuuu!

---

tramvayda o kadın. metroda o kadın. deniz otobüsünde o kadın. vapurda o kadın. şimdilerde metrobüsde o kadın. ve demin duydum artık otobüste de o kadın. ve o kadının sesi. neyseki halkalı-sirkeci tren istasyonunda "o kadın" ve "sesi" yok. şükür: "Beyazıd-GrandBazaar!"

---


eski adidas simgesi ya da markası ya da işareti :love: (L)

---

mesela kızı kendi oturduğu şehrin dışında okuyan babadan tırsmam ben. o babanın da en az benim kadar korkuları vardır çünkü. düşünsene ne düşünceler içinde uyuyordur adam: "acaba bugün başına bir şey geldi mi? ya bir şey olur da ben o anda yanında olamazsam? ya kızım ağlarken yanında kimse olmazsa? ya kızımın başına kötü bir şey gelirse?" ne! yoksa fosur fosur uyuyorlar mı? yoksa en fazla bu düşünceleri 1 ay mı sürüyor? ne! yoksa sizi benim düşündüğüm kadar sevmiyorlar mı? hımm. baba olmak zor iş. herkes baba olamıyor ne yazık ki para göndererek iş bitmiyor.

---

yanmış leblebi çekilmiyor ama hafif kavrulurken yanmış fındık... offf orgazmdan zevkli anların en üst basamağına yazılabilir bu. dahabeşdakikaöncekavrulmuşyanmışfındık (L)

---

ya ne kadar boş beleş işlerin peşindeler şu sadece bir akımın peşinden gidenler. ve sırf o tarz kitapları okuyanlar. aynı şey film için de geçerli. ben de yapıyorum "öyle savaşlı filmler sevmem!" diyorum ama saçma yani. çünkü şey var mesela iyi film-kötü film. iyi kitap-kötü kitap. iyi şiir-kötü şiir. garipçileri de seviyorum, ikinci yenicileri de. öleyim mi?

---

turyol iskelerimizden yolcu almakta olan gemi saat 9 a 10 kala hareketle eminönü-karaköy seferini yapacaktır. önce eminönü, sonra karaköy.

ulan şunu söyleyeceğine şu vapurlarını bir yenile yeter artık. söylemeyeyim, söylemeyeyim diyorum ama her insanın da bir sabrı var. şöyle bağlayalım: turyol isklelerinden yolcu almakta olan gemi ile 20 dakika sizi hafif çapta sağır edebilir ve çok sessiz bir ortamda yanınızdaki ile -istemeden de olsa- bağırarak konuşmanıza neden olabilir. aman diyeyim!