30 Eylül 2010 Perşembe

22:00


dünyadaki bütün insanların en az babası kadar acımasız olduğunu düşünürken -kendi- yanaklarını azı dişleri arasına sıkıştırmış yürüyordu.

kendince seksiydi.

istese de kızgın bakamayacak kirpiklere sahipti.

parası çok olan insanlardan babası kadar nefret ediyordu.

üstünde kapşonlu, arkası beyaz ve yıldızlarla kaplı poları vardı ve sol tarafından gözüken beyaz fanila sefaletini gösteriyordu.

kamburfelekti.

altında çakma tozlu adidas eşofmanı ve büyük geldiği için taban koydurduğu yırtık, markasız ayakkabısı ile karanlıkta yürüyor; dudağını öpücük şekline getirip, tiki olan üst dudağını -kendi- koca burnuna değdiriyordu.

karşıdan karşıya geçecekken önce sola, sonra sola ve tekrar sola baktı.

sağ taraftan gelen kalabalık arabanın sarı ışıkları onu durdurdu.

korktu.

kalabalık arabadaki gençsakallızenginşoförçocuk "buyur yol senin" manasında bir hareket yaptı çenesiyle.

ve...

baş parmağı hariç diğer dört parmağını bitiştirerek elini havaya kaldırarak.

ve...

gülümseyerek.

ve...

karşı cins olmayan birine.

tikli olan baktı ve başını "eyvallah" manasına gelecek şekilde sola kıvırdı.

daha önceden yaptığı gibi yürümeye...

kapşonunu takarak devam etti.

29 Eylül 2010 Çarşamba

İngiliz Aksanı vs. Amerikan Aksanı


Ehm Charlie arkadaşımız (aha ilkokuldaki öğretmenlere döndü buster) Amerikan aksanı ile İngiliz aksanını komik bir dille karşılaştırmış. Ben bunu 50.000 izleyicide iken izlemiştim şimdi 2 milyon sınırında. En sonunda dayanamadım paylaştım. :itiraf:

Çok tuhaf şey şu zaman.

He bir de erkek filan ama çok tatlı gülüyor. Öhhö öhh ne diyorum yahu? Yani sempatik, ne bileyim. Kırmızı saç bir de. Aman neyse izleyin işte.

Not: Youtube'dan başka bir yerde bulamadım yani izleyemeyenler, izleyemeyecek.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kısa Kısa #4


-ya bugün öğrendim ki dünya üzerindeki herhangi bir şey sadece bir şey için yaratılmış. şimdi mesela, elinde pas sökücü var diyelim. bunu pas olan yere sürersen pas gidiyor; ama pas olmayan yere "buralara da sürelim ki ileride pas olmasın." zihniyetiyle sürünce dakikasına pas oluyor. tuhaf, tuhaf ama; anladım.

-en iyi arkadaşının, en iyi arkadaşı olmadığını öğrenmenden daha moral bozucu bir şey olamaz sanırım bu dünyada. büyük ihtimal anlamadınız. anlatayım: ali, ahmet'i en iyi arkadaşı olarak görüyor. ahmet'in en iyi arkadaşı ise aybars; aybars'ın da en iyi arkadaşı ahmet. işte ali'nin durumu bunu öğrendiği zaman çok kötü.

-turuncu 5210'um seni hala seviyorum ama çok kullanışsız oldun be abi.

-bütün yazdıklarımı küçük harflerle yazıp dikkat çekme peşindeyim; bu zamana kadar anlamadınızsa daha da gelmeyin buralara, devamını da okumayın. hıh!

-şey mesela dolmuş bir küvet düşünün. böyle köpürmüş filan olsun. ne deniyordu ona "köpük banyosu" mu ne ama küvette yatarak. sonra orda yıkandığınızı düşünün. -ızı ekine dikkat yalnız yanınızda biri daha olacak. ehm ehm iyice "pretty woman"a bağladık. şeyyy, yok bence güzel ya... dolu küvet ne bileyim, çekiyor beni. her defasında doldurmak istiyorum ama hem uzun sürer diye; hem de annemin şarlamasından tırstığım için hep erteliyorum. ekimde kendi evimde inşallah bu hayalimi gerçekleştiricem. ("gerçekleştireceğim" bile yazmıyorum; o kadar, düşünün artık.) bir de sarı oyuncak civcivi olan varsa bir zahmet kargo. pls, öptüm, kib, bye, aeo.

-küvet dedim de şey vardı. pikaçum vardı benim amipken. yıkanırken o delikten düşmüştü. sanırım kinderden filan çıkmıştı. ufacıktı. üzülmüştüm. ama az.

-ah be ya ne dedim az önce. kinder ya. hatta: kinder (L) (bilmeyenler için onu yapınca kalp işareti çıkıyor heh; dünyadan haberiniz yok bikerem.)

-şey mesela. bir yemektesiniz davet filan etmişler sizi. bir sürü zırva. ve çorbayı höpürdeterek içenin sadece babanız olduğunu fark ettiğinizde yıkılıyorsunuz. bir ter basıyor ister istemez. ama sonra geçiyor.

-halamın kocası accayip zengin bir herif. fabrikaları var. her gün işe takım elbisesiyle filan gidiyor. hatta bir dolap dolusu kravatı ve takım elbisesi var sanırsam. (görmedim ama öyle hayal ediyorum.) ancak eve geldiğinde üzerine her gün ama her gün hardal sarısı tişortunu, altına da yıkanmaktan çekmiş ve rengi solmuş -normalde siyah olan ama şimdilerde koyu lacivertimsi gözüken- eşofmanını giyiyor ve bakıyor keyfine. gayet yolda görsen afedersin çöpçü bile demezsin o seviyeye düşüyor, o seviyedeki adam. her gelişinde mi aynı iki parçayı giyer? giyiyor işte. yapıyor bunu. şaşırıyorum. evde sanırım rahatlıyor bilemiyorum. evet bilemiyorum. o kadar şaşkınım ki bunu fark ettiğime hala kendime gelemedim. biri iki vur bana salih abi!!

-şeye de uyuz oldum. tan'a. güzelim zeki müren'in şarkısını bu meşhur etti resmen yeni jenerasyona. tan'dan dinliyorlar. şey ben veda ederken zeki müren versiyonunu koyayım da "ah bu şarkıların gözü kör olsun" diyelim.

-ciao.


10 Eylül 2010 Cuma

Bir Kadından Ne Beklersin?




Sana ilham vermesini mi? Seni etkilemesini mi? Seni tesiri altına almasını mı? (İngilizcede "influence" diye geçer ama bence Türkçede pek karşılığı yok o kelimenin.) Sana hayal gücü imkanı sağlamasını mı? Yoksa seni sonsuza kadar sevmesini mi?


Hiç huyum değildir, bilen bilir. Çok sevdiğim filmleri ne konu ederim blogumda, ne de kimseyle paylaşırım; ama bu çok sevdiğim bir film değil; karakter.

Geçen gün Arda ile "En etkileyici kadın karakterler"i tartışıyorduk. O işte Marla Singer, Mia Wallace ve en çok da Grace Stalker'ı sevdiğini söyledi. Ben ise o an sustum. Neden sustum bilmiyorum ama öylece sustum işte. Bir an söylemek istemedim ya da söyleyemedim o an en sevdiğim kadın karakteri. Buradan söylemek istiyorum şimdi herkese: Maria Elena.

Biliyorum, birçoğunuz bilmiyorsunuz bu ismi. Hatta duymadınız veya en iyi ihtimal hatırlamıyorsunuz. Ya da benim kadar etkilenmediniz. Ama ben etkilendim işte ne bileyim. Woody Allen filmleri bana hep sıkıcı ve sıradan gelir; ama bu başkaydı daha doğrusu Penélope Cruz bambaşka yapmıştı -sigara tutuşuna kurban olduğum-. 

Zaten ülkemizde gösterime girdiği sırada hep şey diye lanse edildi Vicky Cristina Barcelona: "İki süper kadın öpüşüyor." Bu kadar sığdık işte. Bu kadar tuhaftık. Bu kadar azgındık. 1 dakika bile sürmeyen bir sahneyi bu kadar abarttık filmin önüne geçirdik. Gerçi film güzel değil; ben sizin yerinizde olsam 55. dakikadan sonra izlemeye başlarım çünkü Vicky karakteri çok ama çok gereksizdi.

Herneyse ben birkaç alıntı ile bitireyim neden bu kadar çok etkilendiğimi bu kadından biraz fikir vermesi açısından. Kalın&siyah&yatık olanlar Maria Elena arkadaşlar.


-Bana öyle geliyor ki sen ve Juan Antonio birbirinize hâlâ aşıksınız. Sizi birlikte görünce anladım (diyor Cristina)
-Aşkımız sonsuza kadar sürecek. Sonsuza dek, ama yürümüyor işte. Tam da bu yüzden hep romantik kalacak... Çünkü hep yarım kalacak. 


-Bana sanat okulunda ne demişlerdi? Dahi olduğumu, değil mi?
-Her zaman yeteneğini destekledim.
-Yetenek değil. Yetenekten bahseden kim. Dahi dedim. Dahi! (Ki burada bir "genius" deyişi vardır ki ölürsünüz bitersiniz; şahsen ben bittim.)


-Bir keresinden beni jiletle öldürüyordun!
-Kıskandım... Senin için deliriyordum.. Sen beni aldattın!
-Asla!
-Evet, evet. Agustino'nun karısıyla. Gözlerinle. Gözlerinle. 

-Hepsi kafasında. Çok gergin. Umursamaz gibi görünüyor, hiçbir şeyin önemi yok... Hayat kısa, bir anlamı yok, falan filan. Ama tüm korkusu kafasının içine gidiyor. 

-Dinledim ve mutlu oldum. (Artık onun olmayan kocasının eskisi gibi şehvetli oluşunun nedeninin Cristina sayesinde olduğunu ona söylerken; ve o mutlu diye mutlu olduğunu ifade ederken.)


-Biliyorum buraya geldim; ama sonsuza dek böyle yaşayamayacağımı biliyorum. (Burada 3'ünün sevgili olmasını sonsuza dek süremeyeceğini söyleyip gitmeye hazırlanıyor Cristina.)

-Sana dedim mi, demedim mi? (Juan'a dönüp soruyor Maria.)

-Tamam (dedi Maria'ya Juan.) Ne istiyorsun? (dedi Cristina'ya)

-Farklı bir şey istiyorum.

-Ne gibi?

-Bilmiyorum ama bu değil.

-Ortada bir cevap yok Cristina.

-Juan Antonio anlamıyor musun? İstediği şeyi elde etti; başka bir şey istiyor. Tatmin olmuyor. Hastalık gibi bir şey. Hiçbir şey hiçbir zaman onu tatmin etmeyecek. (İspanyolca.)

-Bu kadar sinirlenme lütfen İngilizce konuşur musun? Seni anlayamıyorum.

-Hiçbir şey hiçbir zaman bu kızı tatmin etmeye yetmeyecek.

-İngilizce konuş da anlayabilsin. (dedi Juan Antonio.)

-Bizi kullanacağını biliyordum. Bizi kullanacağını biliyordum. Ve kullandın da. Biliyordum. Biliyordum. Biliyordum! (Ve ağlıyordu Maria, çünkü Cristina'ya da aşık olmuştu tıpkı eski kocası gibi.)

-Maria ingilizce konuş bizi anlayamıyor. Tamam mı?

-İşte senin yaşadığın bu, kronik tatminsizlik. Kronik tatminsizlik. Büyük hastalık. Büyük hastalık... (Dedi İngilizce.)

-Hayır öyle değil Maria Elena. (dedi Juan.)

-Tabii ki öyle. Seni ne kadar çok sevdiğimizi biliyor musun?

-Evet, ben de ikinizi çok seviyorum.

-Hayır sevmiyorsun! Hayır sevmiyorsun!

-Bununla ne alakası var?

-Seni şımarık küçük pislik! Biliyordum biliyordum! (Burada İspanyolcaya dönüyor gene =) )

-Hayır sadece doğru kişiyi bulamadı. Bulduğunda bu huzur, mutluluk arayışı da sona erecek. (dedi Juan.)

-Hayır, öyle değil. (Yavrum Maria sen bir tanesin.)

-Tamam neyse. Sorun yok.


-Sevmek-
-Bitti-

6 Eylül 2010 Pazartesi

Tellak



1:26 ile 1:30 arasındaki Şener Şen var ya... Hayattır; hayat. Bir dönemin gençliğidir. Hakan'dır. Şu mimiği göremeden ölenler için cidden üzünülür. Ahhh, çok sevdiğim iki adam ah...