31 Temmuz 2010 Cumartesi

Border vs. Golden


2 günden beri "Merik" ile Golden almayı konuşuyoruz. (Tabi benim param olmadığı için seneye erteliyorum; org alacağım yeni bir tane ve bir de ceket... Ne garip ama değil mi?) O alırsa bu sene bilemem de... Ben de kendi evime tamamen çıkınca seneye alacağım artık yeter. Kendimi "öpücem" yoksa.

Bugün de "Cabbar" dedi ki :

"allahın aptalı ya ben öldürürm bunu 2 günde "

Yukarıda gördüğünüz "Border Collie" cinsi için dedi, evet. Ama evde yaşayamıyorlarmış üzüldü filan... Ben Golden alacağım diye tutturdum seneye. 500$ imiş en fazla; durun bakalım belki birilerinin köpeği yavrular da seneye onu beleşe getirip tatile gideriz kuçu kuçumla ehuehe. Geçen sene böyle bir teklif olmuştu nasıl geri çevirdim hala bilemiyorum. Evimiz yoktu o zamanlar gerçi hala yok ama olacak gibi. Bakalım. Kısfmet.

Al bu golden'ı öyle bak dur bütün gün. Seyret. Sevmeye bile kıyama.

Köpek ya...

Ne bileyim bildiğin seviyorum işte.

Benden daha insan.



30 Temmuz 2010 Cuma

Kısa Kısa #2 (Inception)


-Hayatım boyunca ilk defa bir filme tek başıma gittim. Eğlenceli sayılırdı. Kendi kendinle konuşmak sıkıcı olsa da güzeldi. Genelde DVD'lerimi tek başıma izlemeyi severim ama sinemaya tek gitmek daha önce cesaret edemediğim bir şeydi. Değişikti. Bundan sonra daha sık gideceğim zaten birlikte gidebileceğim kimse de ortalıkta gözükmüyor.

-Sinema demişken saçma sapan konuşan, geç kalan, sürekli hareket eden, sinemayı izlemek dışında her şeyi yapmak için gelmiş olan insanlara (gençlere) rağmen süper bir yermiş orası. Yeniden anladım.

-He bir de bu film kesinlikle sinemada seyredilmeli. Zaten sesleri -soundtrackleri midir nedir her neyse- çıkarırsak çok da sevdim diyemeyeceğim.

-Yok yok görüntüler de iyiydi, kurgu filan da ama. Ne bileyim bir şey eksik gibiydi. Hani "Filmi", "Sinema" yapan şey. Adı ne bilemiyorum ama o duygu geçmedi bana izlerken.

-Bütün bunlara rağmen 2 saati geçik bir filmi sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.

-Di Caprio Shutter Island'da daha iyi idi. Marion ise gene güzeldi.

-Evet, Nolan seni çok severim bilirsin. Hatta doğum gününmüş bugün kutlu olsun; ama bu filmi sev(e)medim pek. Kıllık olsun diye demiyorum IMDB'deki 90.000 küsür insana; bir zamanlar ben de onların içindeydim; ama sadece beklentilerimi aşamadı. Ya da ben çok yükseltip gittim.

-Rüyalara acayip anlam yükleyen biri olarak bu filme biteceğimi sandım, yanıldım. Bence Prestij veya Memento daha iyiydi. Ya da ben bu tarz (Inception tarzı) filmleri sevmiyorum.

-Sonu beni nedense şaşırtmadı bu sefer. Neden bilmiyorum. Hani artık sonunu anlayabiliyor muyum hikayelerin yoksa başka bir şey mi var bilemiyorum. Şaşırtmadı bu sefer Nolan. Şaşırtmayarak şaşırttı diyeyim o zaman.

-Ben sevmediysem siz kesin seversiniz okurlarcım. Filmler de müzikler gibi; çoğunluğun sevdiğini seveceksiniz diye bir kaide yok. Herkes farklı müzik türlerini farklı nedenlerden dolayı sevebilir de, sevmeyebilir de. Sinema da aynı şey. Ama ben işte sevemedim ne bileyim. (Anladık ulan orasını!!!).

-Biri beni "kick"sin.

Not: Zaten bu filmi çok sevseydim bencilliğimden gelip de buraya iki satır bir şey bile yazmazdım; kendime saklardım. Bir kişi bile az görse iyidir benim için derdim eheheh.

Çok bencil bu buster.


28 Temmuz 2010 Çarşamba

Rûya


Salondayız.

Salon çok buğulu: Çok sigara içilmiş, çok alkollü, çok soluk, çok soğuk.
Kuzenin çocuğu doğmuş: Çok tatlı, çok tombik, çok güzel, çok sempatik.

Kız çocuğu.

"Herkese bir" gülücükler atıyor; "herkese bir" mavi boncuk dağıtıyor. Ben ileride çok canlar yakacak, diye espri yapıyorum; "grandler" çok tuhaf bakıyor, annesinden "Aaaheea" diye tepkiyle karışık bir gülüş...

Camın kenarında kalorifer peteğine yapışmış durumda olan espritüel kuzene veriyor çocuğu, baba kuzen. Grandler: "Hâlâ çocuk bu çocuk. Buna çocuk verilir mi; düşürür bu şimdi." bakışı atıyorlar o sırada, garip bir şekilde hissediyorum.

Kalorifer petekli kuzen "hoppidi hoppidi" yaparken birden çocuk elinden kayıyor, düşmüyor; ama bunu diğerlerine anlatamaz. Grandler "demedim mi ben" bakışı atıyorlar o sırada hissediyorum. Ama umrumda değil tek amaç çocuğu yakalamak. Kız çocuğu yere düşerken umulmadık bir biçimde salonun parkesi açılıyor.

Yemyeşil bir yer. Çok derin.

Uçarak peşinden atlıyor düşüren kuzen. Uçuyorlar. Dünyanın hiç görmediği 7 harikası altlarından geçiyor.

Yemyeşil yer rengârenk bir yere dönüşüyor, kırmızı ağırlıklı. Bir keman giriyor. Bir tahta ev düşüyor yanlarından. Bir çuval düşüyor. Noel kutlanıyor. Bir çanta dolusu para düşüyor. Bir hayâl. Bir bebek düşüyor.

Geyiklere sarılmak istiyor kuzen yapamıyor, kız çocuğu hala gülüyor. Kırmızıların ağırlıkta olduğu yerden, yemyeşil düzlük bir yere giriyoruz; kuzen çocuğu yakalayamıyor.

Düşüren kuzen hiçbir acı hissetmiyor acaba kız çocuğu hala yaşıyor mudur, diye kendi kendine soruyor.

Yemyeşil yer birden milyonlarca kuzeninin kızının oyuncaklarından oluşan bir yere dönüşüyor. Ama oyuncakların hepsi kendisi: Aynı boyda, aynı kiloda, aynı.

Düşüren kuzen her elini attığında değişik bir tane eline geldiğini anlıyor. Aslında biri ağlıyor, biri gülüyor, biri göz kırpıyor, biri su içiyor vs.

Gerçeğini aramak bir ömür sürüyor, düşüren kuzenin saçları ağarıyor. Konuşmayı unutuyor. Ardından pek tabii ki: Ağlamayı, gülmeyi, göz kırpmayı ve su içmeyi.

Hayatının tek amacı yaşadığına inandığı milyonlarca oyuncak bebeğin arasından gerçeğini bulmak.

Aniden...

Arkasından dev bir suratın ve "gözüken" iki tane gözün ona baktığını fark ediyor. Bir camekanın içindeki "düşüren kuzen" aynı yerde dönüp durduğunu anlıyor.

Bebek yaşamıyor.

Yemyeşil yer birdenbire gri oluyor; siyahtan bile daha soğuk bir renk olan griye...

Herkes birden yukarı doğru yükselmeye başlıyor. Her şey birden terse dönüyor. Herkes yukarı çıkıyor herkes...

Yukarı...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Hatırlayan Var Mı?




Heyt bre, ne biçim başlık oldu bu öyle? Sanki böyle bir filmin ana cümlesi olur ya güzel insanlar onun gibi. Buyrun hayal edelim:

#Dınını#

" Ğhaaatırlllaayannn vaağğğrr mıııhhh?"

#Dang#

17 Ağustos.

#Nırınınım#

Sinemalarda.

Neyse ki öyle bir şey değil; şu çizgi filmi hatırladınız mı diye soracaktım biraz nostalji olsun diye.

Not: Üstüne tıklarsan büyüyor canım türkiyem eheuehe.

Not-2: Bu "çizgi"ler için ayrıca Mathilda'ya çok teşekkür ederim.

23 Temmuz 2010 Cuma

Sanatçılar Doğuyor #5




Neler oluyor yahu! Daha en son yazı doğum günleri üzerineydi!! Gene bir doğum günü yazısı ile karşınızdayım. Gene "özel" bir günü, birkaç "özel" insanın ve biz sevenleri için. Hatırlatmakta yarar var; ben çok severim özellikle bir tanesini. Eke eke.

1) Philip Seymour Hoffman

Yukarıdaki yakışıklı olur kendileri. Yahu 43 yaşına girmiş Seymour'um bir tanem yahu!!! 43! 43 güzel rakam da daha yaşlı göstermesi kötü bir durum. Lanet! Biraz kilo ver adamım. Süper bir herifisin. Yerim seni. Jack goes Boating'de yönetmen koltuğuna da oturdu kendisi. Hadi hayırlısı.


2) Woody Harrelson



Natürel doğan, İhtiyarlar yer bırakmayan, 7 yaşam olan, Beyazlar da becerir dedirten bir adam bir yerde Woody. Ben en çok bir playboy dergicisinin hayatını oynadığı filmde sevmiştim onu. The people vs. Larry Flynt da. Zaten en iyi performansı da odur sanırın. Evet sanırın. Sanırım da neymiş! Mavi gözlerine kurban senin bre. 49 olmuş o da ama maşallahı var. Ne demekse o.


3) Daniel Radcliffe



Harry Potter gibi bir efsaneyi canlandırıyor herif bir yerde. 3 kitabını zamanında okumuş biri olarak yazmam gerekirdi. Nasıl merak edip diğerlerini okumadığımı hiçbir Harry fanı anlamadı; doğrusunu söylemek gerekirse ben de anlamadım. Sanırım ilgim kayboldu. Evet bu kadar basit olsa gerek. Ben bu herifi aslında sevmiyorum gibi. Ukala gibi böyle ne bileyim. Bir Woody'ye bak, bir Seymour'a bak bir de buna bak. Ama sevenleri vardır diye düşünerek koyuyorum ve de susuyorum. Öhm. Geçelim mi? Geçtik.

Evet 3'lü fotoyu Emma için koydum kız Fransız bir yerde. Ne var? Hep erkek mi seveceğiz? Amma da güldüm. Sana mı soracağım gülmeyi? Hım?

Saplıcakla kalın efem. Böyle birine saplanın kalın, sap olmayın.


20 Temmuz 2010 Salı

Bir Zamanların Güne Başlama Şarkısı Olarak "Tunak Tunak Tun"


Cidden bunu görmeden ölen biri için de üzülürüm. Sevgili Arda'nın kulakları çınlasın.

Bir zamanlar hem videoya gülmek, hem de şarkının coşkusu ile sabah sabah mutlu olmak için dinlerdim bu "eser"i. Heeey gidi yıllar beya. Bak "beya" filan bile demeye başladım. Eskiden "beya" mı diyordun. Hayır da öyle çıktı işte ağzımdan.

Not: Ben Turuncu'ya biterdim. Ehueheh. Eke eke. Keh keh.




6 Temmuz 2010 Salı

Bir "Oscar Konuşması" Nasıl Olmalı?


Boş zamanlarımda deli gibi "Oscar speech" yazıp; "Kim neler demiş acebeaaağğ" diyerek hemen herkesi izliyorum youtube'dan hayran farkı gözetmeksizin (Ne demekse bu?). Sanki çok heyecanlı bir dizinin, çok heyecanlı bir finalini her 10 dakikada bir yeniden yaşamak (izlemek kelimesini reddediyorum) gibi geliyor bana bu konuşmalar; çoğu zaman çok saçma olsa da.

Ne bileyim hayranı olduğum insanların o halleri, tavırları... Yani siz "Artık bunlar doymuştur yahu; hiçbir şey bunları bu kadar çok sevindiremez!" demişken... "Bunları" diyerek "onlara" biraz haset etmişken... Bir "heykelcik"e nasıl da sevindiklerini görmek; biz onları bu kadar "imkansız" gibi görürüken onların bir "Oscar Adaylığı"na bile böylesine delirdiklerini görmek... Ufak heyecanları, esprileri, dil sürçmeleri, saçmalamalarını görmek...

Sanki onlar mutluluktan havalar uçunca ben de seviniyorum onlarla birlikte; biraz da üzülüyorum tabi kazanamayan adayların "O hak etmişti ama ben de alabilirdim alkışları"nı gördükçe. Zaten de hak edenlerin genelde alamadığı bir sistem bu ne yazık ki. Ve kriterleri sadece "yapılmayacak şeyleri yapanı ödüllendirmek"ten oluşuyor; çok çok iyi oyunculukları saymazsak. İşte Dustin Hoffman da anlayana hafif eleştiriler yapıyor güldürerek, düşündürerek ve aslında "adayların" hiçbirini geçmediğine inanıyor veya onların kaybetmediğine. Ve bu sektörün bir aile olduğunu ve bir sürü çalışanın olduğunu herkesin bir "emek" sarf ettiğini filan anlatıyor. Belki izlemek istersiniz. Kim bilir?

Sakinliğine, konuşmana, artistliğine, karizmana kurban be Dustin'im!


(Youtube'u açılmayanlar için bir güzellik yapıp videoyu ilerleyen saatlerden "blogger"dan izlenir hale getireceğim. Ne oluyor yahu bana bencilliklerimden arındım mı ne? Neyse bu da başka bir yazı konusu, değil mi?)

Not: Sen ne güzel bir insansın Meryl Streep. Sen nasıl şeker bir adamsın Jack Lemmon? O nasıl bir espiridir (doğum kontrolü yapmamaları vs.) Dustin Hoffman; nasıl daha birkaç dakika önce kazandığın Oscar'a, "Bu bir sembol." deme "kuul"luğudur? O nasıl bir annenin konuşma sonundaki haklı gözyaşlarıdır, Dustin Hoffman'ın annesi?

(Deli gibi videoyu izletmeye çalışan genç buster'ın son hamleleri)



2 Temmuz 2010 Cuma

-Gerçekten? -Gerçekten.



Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla mektuplaşırken aklıma takıldı gene laflar, cümleler falan filanlar.

Mesela diyoruz ki: "Seni gerçekten seviyorum."

"Bu oyunu gerçekten seviyorum."

"Buranın dondurmasına gerçekten bitiyorum."

"Vallahi çok beğendim. Gerçekten çok beğendim. Aaaaağğ!"

Peki o "gerçekten"in oralarda ne işi var diye sordum kendi kendime bu tür cümleleri okurken. "Seviyorum" veya "Bitiyorum" veya "Beğendim"lerin -veya ne derseniz işte- içi bu kadar boşaltılmış mıydı yani? Ki "anlam" olarak birbirlerinin bir üst basamağı gibi gösterilen bu kelimelerin... Olabilir miydi böyle bir şey? Her yerde bir "gerçekten" vurgusu. Neden, hiç anlamıyorum.

"Seni seviyorum!"
"Gerçekten mi?"

Ne bileyim, saçma. Demek ki o kadar çok kişiye -çok gereksizce- "Seni seviyorummm!!" diyoruz ki; karşımızdaki insan ister istemez "Gerçek anlamda mı sevmek?" diye soruyor. Ya da o kadar çok "rol" yapıyoruz ki hediyeyi alan kişinin "Gerçekten!" vurgusuna bakıyoruz. Mesela "Gerçekten sevdim" yerine, "Sevdim" derse bir şey eksik oluyor; "sanki o kadar da çok sevmemiş" havası esiyor ortamda. Hatta buz gibi oluyor bulunduğunuz yer; ama biliyorsunuz ki bir "gerçekten" ile hayatınızı tatlıya bağlayabilir(!)

Bu "Gerçekten mi?" cidden garip -kaçıncı "garip" sayamadım-. Yani -gene kaçıncı "yani" onu da bilmiyorum- sanki biz öyle insanlarız ki ya sürekli "şaka" yapıyor veyahut sürekli "yalan" söylüyoruz.

"Gerçekten mi diyorsun?"

Sadece bir "vurgu" değil artık benim için "gerçekten"; bir yalan tetektörüğğ(!)

---

He, bir de gene mektupta şey dikkatimi çekti: "Doğrusunu söylemek gerekirse..." diye başlayan cümleler. Yani bu şey demek bence: "Biz o kadar şeyi söyledik ama onların hepsini bir kenara bırak, yalandı onlar ve sana şimdi doğrusunu söylüyorum." Ne? O demek değil mi yani bu cümlemsi şeyler? Yoksa ben mi hep yanlış anlıyor veya kelimelere takılıyorum? Ve evet, eğer daha önce söylediklerin yalan değilse ya bu kelimenin kullanımını yanlış ya da... Ne bileyim ya da...

İtiraf: Evet mektupta bu kelimeleri kullanan bendim. Kendi cümlelerime takıldım. Garip ama gerçek.

Sevgilerle kucaklarım.
Buster.

Not: O değil de (Bak bu da ayrı bir yazı konusu "O değil de"ymiş) fotoğrafı bu sefer çok pis alakalı (sanki "çok pis" demesem "alakalı" kendi anlamını yeterince veremeyecekmiş gibi) seçtim; alakayı bulana "Cicoz" alacağım.

:"Fırat" mode on:

Yeaaa, Cicoz'u da bilmezsiniz siz =)