24 Aralık 2010 Cuma

Çiğdem'e Ağıt



(Belki o bu başlığı görse çok kızardı; hem ağıtın anlamını değiştirdiğim, hem de isminden sonra "hocaya" ya da "öğretmene" demediğim için. Ama olsun. "Geçenlerde Turgut Uyar okurken böyle bir başlık atmaya karar verdim," dersem akabinde, sevinirdi eminim.)

İlkokulda -fakir okulumuzda- griye çalan ama siyahımsı, camlı ve içi gözüken, boğuşurken kıçınız yanlışlıkla ona çarptığı zaman hemen "gırç"layan (tekerlekleri yoktu) biricik, cânım bir kitaplığımız vardı. Ve burada meşhur kitapların özetleri yatardı. Tüm dünya klasikleri. Aklınıza ne geliyorsa... Ben tabii o dönemler onların özet olduklarını bilmiyordum; gayet roman okuyan bir tip gibi görüyordum kendimi.

Hepsinin bir numarası vardı ve yoklama sırasına göre "1"den başlayarak dağıtılırdı herkese, her hafta bir tane. Herkesler okumazdı her hafta her hafta tabii, bana da bir tane az gelirdi. Ben de diğer çocuklarla anlaşma yaparak aldım onlarınkini ve her hafta üç-dört kitabım oldu elimde. Bana kitabın özetini onlara anlatmam kaydıyla veriyorlardı ya da zaten okumak onlara hep zül gelmişti, bilemiyorum.

Mutluydum. O dönemler kitaplarla benim aramda "bir aşk" başlamıştı ve adını koyamıyordum. Güzel yazı defterimin arkasına "Yeni Yüz Yıl" ya da "YeniYüzYıl" kitaplarının kitaplık numaralarını, italik ve kendi afili yazı tarzımla yazıyordum. Yanına da hangi kitap olduğunu... Hatta bir tanesini götürmemiştim bile. Beyaz Diş'i. Çok etkilenmiştim. Çok çok.

Gel zaman git zaman büyüdük hocamızın eşi kanser oldu ve okula gelememeye başladı ben ise bir başka okula, sonra da bir başka okula daha gittim. En sonunda Yeşilköy'ün en afili okulunda buldum kendimi. Orta okula geçtiğimizde artık büyümüş ve fazla kitap okumayan biri olmuştum. Tam da o anda geldi Çiğdem Hoca.

Öncelikle okumanın güzel olduğunu anlattı yeniden. Hatırlattı diyelim. Sonra da yazma ile arası olmayan ben gibi öğrencilerine yazmayı öğretti. Çizgisiz kağıda yazmayı, yanlardan boşluk bırakmayı, üstten ve de alttan... Türkçe kelimeler kullanmayı öğretti ve de eksiksiz yazabilmeyi. Hataları bizim sınıftan kişilere sordurdu belki de kendisi söylerse bu kadar etki yapmayacağını biliyordu.

Benim Çiğdem Hoca'yı can evinden vurduğum zaman ise "Can Der ki..."li bir yazı yazmam oldu. Çok hoşuna gitmişti. Yazı o kadar iyi değildi -daha iyilerini zaten yazmıştım- ancak sanırım orta bir çocuğundan öyle bir başlık beklemiyordu, çevre hakkındaki bir kompozisyona. Sevinçliydim.

Çiğdem Hoca 2 ya da 3 sene sınıf öğretmenim oldu ve bu benim şansımdır. Orta ikide yine takdir bastığımda bizimkilere (sınıftakilere) "oley oley oley" diye futbolcuların yaptığı hareketin tek "oley"li kısmını yapmıştım ve bana epey kızmış karnemi vermemişti. Ama o zamanlar derslerim iyi değildi. Yani karnemde 3 vardı sanırım ve 3 alan takdir alamaz diye bir şey vardı. Resim mi neydi 3. Hey gidi günler.

Çiğdem Hoca yazmayı biraz biraz öğretince kitap okutmaya başladı hem de ne kitaplar. Feleğimiz ve düşünce dünyamız şaştı. Okuduğum kitapların özet olduğunu öğrendim mesela. Yıkıldım ama yılmadım. Yanılmıyorsam 3 senede: Sefiller, Çalıkuşu, Simyacı, Şeker Portakalı, Martı, İnci, Fareler ve İnsanlar ve son olarak da -yanılıyor olabilirim- Ezilenler'i okuttu. Hemen hepsi üniversite düzeyindeki bu kitaplar, o zamanlar -en azından- beni çok değiştirdi. Şimdi bir iki cümle kurabiliyorsam, insanlardan biraz daha değişik bakabiliyorsam olaylara ve az biraz da çekingensem hep bu kitaplar sayesinde. Ve unutmadan "Ölü Ozanlar Derneği"ni de o leş bodrum katındaki bilgisayar labaratuvarında o izletmişti ilk ve ben "Kitabını okudum onun!" demiştim de gülmüştü epey mağrur bir ifadeyle. "Affferrin" gülüşüydü bu.

O zamanlar onu pek sevmesem de içten içe sevmişim demek ki dedim bu yazıyı yazarken. Çünkü sınavlarından genelde düşük alırdım; kompozisyonlarımı ise anlamadığından dert yanardım. Ama meğersem hepsi benim iyiliğim içinmiş.

Ve dedim ki sonradan, en sonunda ve hep: Hâlâ "Can-atan"ım.

17 Aralık 2010 Cuma

Kadın vs. Erkek




E: Erkek. Tahminen 25-30 yaşlarında.
K: Kadın. Tahminen 25-30 yaşlarında.
YT: Yaşlı Teyze. Tahminen 60-65 yaşlarında.


--I. BÖLÜM- ERKEK--


YT: Naber evladım nasılsın?.
E: İyi işte Müjgan Teyze ne olsun uğraşıp duruyoruz. Barbaros nasıl? (Barbaros arkadaşı teyzenin oğlu.)

YT: O da iyi okula gidip geliyor master yapıyor ya.
E: Doğru uzun zaman oldu görüşmeyeli. Evet...

YT: ...
E: Heee... Sen nasılsın? Kusura bakma dalgınım bugün Müjgan Teyze, halini hatrını soramadım.

YT: Ne olsun be oğlum yaşlılık biliyorsun işte Fevzi Amcana araba çarptı, ona ilaç aldım çorba kaynatacağım şimdi akşam da Barbaroslar bize gelecek kız arkadaşıyla. Yemek hazırlıyorlar evdekiler Aygül'le beraber. Benim kardeşlerimi de çağırdım Barbaros'un birkaç arkadaşı daha gelecek. Çocukları üst kata koyacağız biz, biz bize gülüp eğleneceğiz.
E: Güzeel.

YT: Sevim ne yaptı evlendi mi?
E: Evlendi.

YT: Çoluk çocuk?
E: Var bir tane.

YT: Allah bağışlasın kaç aylık?
E: Yedi oldu.

YT: Kız mı, erkek mi?
E: Kız kız.

YT: Kızlar en iyisidir. Büyüyünce evde hizmet görür hem babasına, hem annesine. Bak siz ne yapıyorsunuz varsa yoksa okumak. Ama kız çocuk öyle mi?
E: Doğru.

YT: Adı ne?
E: Sevil.
YT: Sevim-Sevil. Ne güzel. İleride karıştıracaklar isimlerini evdekiler.
E: Eh, evet.
YT: Neyse oğlum ben gideyim. Bizimkiler beceremez bensiz yemek işini. Gideyim de yardım edeyim annene babana çok selam söyle. Gelsinler bir gün kahveye de beklerim.
E: Peki. Allahaısmarladık.


--II. BÖLÜM KADIN--


K: Merhaba Müjgan Teyzecim nasılsın? Çok iyi görünüyorsun maşallah formundan hiçbir şey kaybetmemişsin.

YT: İyiyim kızım sen nasılsın ailen nasıl?

K: Ben iyiyim. Vallahi siz de çok iyisiniz ama... Hatta gençlere taş çıkarırsınız! Fevzi Amcanın durumunu duyduk çok üzüldük umarım bir an önce sağlığına kavuşur. Bizimkiler iyi. Sevim hatta doğurdu anne oldu bir görsen nasıl da güzelleşti anlatamam. Yanakları böyle pembe pembe. Kızının da öyle. Yürümeye filan çalışıyor ancak şimdilik emeklemekle yetiniyor. Annesine yakın bir isim koyduk ki onun gibi güzel olsun diye. İsmi Sevil. Babası koydu. Enişte çok iyi ablama bir görsen bir görsen. Bir dediği iki olmuyor evde. Sahi Barbaros ne yaptı? Master yapıyor değil mi? E onun da işi zor. Bir saniye telefon çalıyor Müjgan Teyze.

YT: Tamam kızım.

K: Evden telefon geldi. Benim gitmem gerek Müjgan Teyze. Sonra bir kahve içmeye annemlerle uğrarız bir gün umarım. Kendinize çok dikkat edin. Fevzi amcanın ellerinden öperim. İyi günler.

3 Aralık 2010 Cuma

Sen Ciddi Anlamda Bir Dehasın

Kısa Kısa #8


- 1960'lı yıllarda 2000'lerde; 1980'li yıllarda 2020'lerde; son olarak 2010'lu yıllarda 2050'de uçan araba çıkacağına inanılıyordu (ve hala inanılıyor 2010'lu yıllar dediğime göre.) Diğerlerinin gerçekleşmediğini düşünürsek 2050'de uçan araba bekleyen bir neslin daha, uçan araba göremeden tarihe karışacağına tanıklık edeceğiz. Ve bu da en iyi ihtimal 2100'den önce uçan araba ve hava yolu ulaşımı olmayacak demektir. İçimizdeki Star Warsçular ve Jetgillercilere duyurulur. (gülücük) (Tabi bu genellemeler yanlış hep.)

- Mesela evde, gün ışığında -hatta karanlıkta bile çoğu zaman- herhangi bir odanın ışığı açılmaz ya da açmaya gerek duymazsınız gece olmadıkça; ancak tuvalete gidiyorsanız o ışık (ya da lamba) mutlaka açılır. Çok acayip geldi bu bana durup dururken.

- Özkan Uğur'la Ağırlığınca Altın.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Parkta 12 Gün





1. Gün - 12.00 - Öğlen

Çocuklar okuldan çıkacak. Anne çocukları almaya geldi ve parkın çardağına oturdu. Anne yorgun. Anne gözlük. Pencere mutlu.

2. Gün -02.02- Gece Yarısı

Apaçi müziği eşliğinde gençler dans ediyor. Hepsinin hayali bir gün gündüz kuşağında bir canlı yayında figürlerini sergileyebilmek. Gençler umutlu. Pencere; pencere.

3. Gün -17.04- Akşam

Hava gri. Bakılan pencere bir şey göstermiyor, parkta kimse olmadığından değil. Pencere yalnız.

4. Gün - 20.00- Akşam

Sokağın lambası pencereyi gösteriyor. Pencere turuncu.

5. Gün -01.17- Gece

Az bira şişeli bir kol kalkıyor ve bir duman çıkıyor şapkadan. Sonra bir cam sesi. Pencere keyifli.

6. Gün -14.12- Öğle

Erkek çocuğu kız çocuğunun kulağından aşağıya kum boşaltıyor. Kız çocuğu annesine bağırıyor. Erkek çocuğu, kıza önce tekme sonra tokat atıp kaçıyor; kız oğlanın arkasından tükürüyor ama tükürük kendi montuna düşüyor. Pencere sırıtıyor.

7. Gün -10.10- Sabah

Kız, oğlanın beline elini atmış poposunu sıvazlıyor. Erkek, kolunu omzuna attığı eliyle kadının memesini. Ve işe birlikte geç kalıyorlar. Pencere iç çekiyor.

8. Gün -00.00- Gece

Çöpçü, parkın yanındaki konteynırı arabaya yüklüyor. Sarı eldivenlerini çıkarıp sakalını kaşıyor. Pencere olaylara anlam yüklemeye çalışıyor.

9. Gün -06.30- Sabah

Uzun saçlı kız taksiden iniyor. Para istemiyor taksici. Kız saçlarını düzeltip çantasını omzuna atıyor ve alt dudağını ısırıp, zıplayarak ilerliyor. Pencerenin ağzı açık.

10. Gün -19.05- Akşam

Yeni bir pipo satın almış gözleriyle; kasketli, büyük gözlüklü, kadife ceketli, kumaş pantolonlu, yaşlı, uzun saçlı beyaz adam köpeğiyle ilerliyor salıncakların yanından; ve elindeki topu uzaklara atıp köpeğinin geriye getirmesini bekliyor. Pencerenin gözleri şaşı.

11. Gün -16.16- Akşam Üzeri

Kız, kendini geriye çekiyor. Erkek, kızın gözlerinin önüne kafasını getiriyor. Kız gözlerini kapıyor. Erkek de. Kirpikler titriyor. Gelen öksürük sesi ile irkliyorlar. Sarı şişme mont ile siyah kot kalkıyor. Pencere fal taşı.

12. Gün -14.15- Öğle

Çok şık baylar polislerle birlikte karakola doğru yol alıyorlar. Çok şık baylar sarı-kahve paltolarını yere sürtmemeye çalışıyorlar ve kendileri gibi olmayan mahalle sakinlerine tuhaf tuhaf, -sanki kendileri acınacak durumda değillermiş gibi- acınası gözlerle bakıyorlar. Hiç alışık olmadığı bir kokuyu duymuşçasına suratlarını aynı anda ekşiten adamlar son derece sakinler. Pencer...

26 Kasım 2010 Cuma

Gök Bulut Su



İlk görüşte şiire inanır mısınız? 


gök, bulut, su
senin bardağına koyduğum su
o suyun rengi başkadır

tut ki ığdır düzlerinde bir çadır
sivas yöresinden bir ölüm
ya da kaçak bir bitlis cigara
çünkü o göğün ve bulutun
birlikte uykusudur
seni ilk haziranda görmüştüm
şapka giymemiştin çünkü yazdı
zaten hiç giymezdin belki de
kimin dünyayı görecek hali vardı oysa
sokaklar mavilik demetleri şunlar bunlar
şunlar bunlar diyorsam unutulmaz şeylerdi ha

örneğin çiçekti her şeyin ilk yarısı
ellerim ceplerime gitti durup dururken
yani herkesin aşk aşk dediği buysa
şarkı bile söyleyebilirdim bir tavanarasında
çocuk gözlerindeki şaşkınlığı tadarak
yani ancak günlerce koşarsam duyabilirdim
aramızda ne varsa
kıyıya bile inerdim anlıyor musun bir cuma günü
kıyıya inmeden hiç alışkın olmadan
bütün kurda kuşa börtü böceğe bir bir bakarak
şimdi senin bardağına koyduğum su var ya
bu suyun rengi başkadır
ben ne soğuk demirciyim ne terzi kalfası
ne marangoz ne bir gemi tayfası
istedim olamadım o başka
yani ne bulut ne gök ne çadır ve ölüm
ellerimin rengi biraz kırmızı da
galiba ondan
Turgut Uyar 

21 Kasım 2010 Pazar

Kısa Kısa #7



- bu dünya ne sana ne de bana kalır.

- günce, günlük yerine kullanacağız demiştik geçen yazıda. bu yazıda da bellek, hafıza yerine. ok mu? dxkzgjfdsghkdfnkhfg "ok" ya... bir de "ok." var. Dünyanın en gereksiz kelimeleri.

- bugün "çocuk" aşkım depreşti. ya bu saatten sonra yıllardır olmayan bir kardeş istiyorum; ya da çocuk. ama ikiz olsun olmuşken. çift yumurta. biri kız, diğeri erkek. oh mis. sev böyle deliler gibi. köpeğinle oynasınlar. ver küçük yaştan enstrümanları eline, kitabı, filmleri... deli olsun sonra çocuk. ya da ressam. ressam olsun ressam.

- gereksiz bilgece konuşma hastalığı azalarak bitsin cidden. "sence dostluk bu mu can?" dedi geçen gün bir arkadaşım. "bu aq ne bekliyorsun?" dedim. bir şey demedi. "neyse," dedi. onu laftan saymıyorum. aptal saptal takıntıları var herkesin vallahi bak. benim de var ama diğer herkesin veya herkesin daha fazla. canımı sıkıyor bu durum çokça.

- mesela arkadaşımın arkadaşı var. dostoyevski'yi seviyor diye tolstoy'a laf atma ihtiyacı duyuyor. hayır sen kimsin de tolstoy'a laf atıyorsun? çok boş insanlar yemin ederim. bir taraftasın diye diğer tarafı sevememe futbol hastalığımızdan geliyor maalesef. tam bir kangren oldu şu futbol. haset filan. neyse. adam tolstoy'un bir kitabını okumuş yerden yere vurma hakkı var elinde. bütün kitapları kesin öyle kötüdür, diğerinin bütün kitaplarını okudu ya. kesin hepsi çok iyidir. malsın lan çocuk. buradan dedim rahatım şimdi. oh.

- mesela bu üsttekinin bir diğer versiyonu kendi dinlediği müzik türünden başka tür müzik dinleyen diğerine laf etmesi. nasıl oralardasın ama diğ mi? evet evet sensin o mal. hayır amaç ne kesinlikle anlamıyorum. bir insan arabesk dinliyorsa, artık benim gibi danduk dundik yabancı müzik dinleyenlerden çekinerek dememeli bunu. ya da boyalı kızların onu müzik sevgisine göre yargılayacağını düşünerek çekinmemeli dinlediği müzikten. yalan söylememeli. neyse o. ama demetçiysen ya da serdarcıysan da bana bulaşma. dfaslgkjhlkhjkghjkllg.

- not: boyalı kızlar bir hiçtir.

- mesela "korkunç" mükemmel bir laf. ne bileyim çirkin yerine "korkunç" kullanma çok afili.

- geçen gün medeniyetin beşiği bahçeşehirde, araba farını beyaz yapmış, gene beyaz atlet ve simsiyah gözlükle tam karşısına çömmüş (evet tam anlamı bu), profilden makineye poz veren bir insan evladı gördüm. büyük bir ihtimal facebook profil fotoğrafı yapacak. hayattan o anda soğudum. yeşilköyümü özlediğimi fark ettim. iyi ki de "face"im yok dedim. uzaklaştım.

- he olur da görüşemezsek... iyi akşamlar, iyi geceler, günaydın, iyi öğlenler.

- çay ne olursa olsun candır. ama kahve de iyidir.

- "mutlu olun. ya da acı çekin. ikisi de yaşadığınızı hissettirir." bunu da ben söyledim. yani sanırım.

14 Kasım 2010 Pazar

Annecim Beni Seviyor Musun? & Yaşlı Adamın İlginç Hikayesi ve Bir Kız



Saçları beyaz gibi beyaz, suratı yamalı futbol topunu andıran, gözleri floresan gibi mavi... Alnında çapa izi, dudaklarında bıkkınlık, sakallarında istemsiz bir sıklık... Camdan bakıyordu çocukluğundaki kirpikleri; ve önünde oturan uzun saçlı erkek çocuğuna bakamayacak kadar utanıyordu yaşlılığından ve yalnızlığından elleri...

İlkokul tıraşını 5 senedir olan Leman'ın oğlu, "Annecim beni sevmiyor musun?" deyip haykırmaya ve akabinde ağlamaya başladı fütursuzca. Leman'ın yorgun gözleri metrobüsün ayak takımının yerini işgal ettiğinin farkında olmaksızın kendine-dışarıya bakıyordu ve bir yandan da canından çok sevdiği ama onu erken yaşlandıran oğluna.

"Of!" çekti yaşlı adam kahverengi ceketini enseleyerek, "Bu nasıl dünya, daha yeni gelmiştik dün!" der gibiydi ve o anda ölmeyi düşlüyordu, 10 seneden beri düşlediği gibi kulakları.

"Lemaaaaan!" diye çığlığı bastı. Leman'ın camına vurarak onu uyandırmaya ve kendisine dikkat kesilmesine uğraşıyordu, kemikleriyle. Ağlamaya başladı yeniden. Çok yüksek sesle, bağırarak, "Oturmak istemez misin annecim?" dedi. "Neden oturmak istemiyorsun ki Leman?", "Annecim?", "Lemaaaan!!", "Bak buraya annecim?" dedi annesini çenesinden tutup döndürmeye çalışarak. "Sessiz olur musun, sakin ol!" aldı annesinden ilgi yerine ve arkasında ona gülen uzun saçlı erkek çocuğu görmüyordu gözleri.

Gözlerinin hemen üzerinde olan kaşları, üst dudağının hemen üzerinde olan bıyıkları... "Zaman geri gelse!" çığlıkları engel olamadı gözlerinin kapanmasına ve hayalleri alemine dalmasına...


"Annecim boğazıma vurdular benim hiçbir suçum yoktu ANNECİM. Bana inanmıyor musun annecim? Çok acıyor! Annecim beni neden eskisi gibi sevmiyorsun? Lemaaaan!" dedi ve kafasına vurmaya başladı.


Gözlerini açmamasına imkan yoktu o anda; ellerinin içindeki siyah kirleri ve tırnaklanmış parmaklarını düşünüyordu rüyasında. "Eskiden ne çok gül dikmiştim"lercesine salladı bir saniyeden daha az bir süre kafasını, gözleri kapalı ve elleriyle aortlarını yokladı.


"Benim hiçbir suçum yoktu Annecim. Bana bak. Heey burdayım! Neden bana bakmıyorsun Annecim?" Kadın o an sigarası olmasını düşledi ancak yoktu. Camdan dışarıya bakmayı sürdürdü. "Lemaan bana inanmıyor musun?" dedi iki katı yükseklikte olan oğlu ancak kalbi...

"Eskiden ben çok yakışıklı adamdım köyden geldiğimizde bir matmazel ile tanıştığımızda ona kendi yetiştirdiğim çiçeklerden bir buket yapıp vermiştim cesaret edip. Şimdi bu burnumu sildiğim mendil var ya... İşte ondan hatıra işlemeli bir bez mendil. Yanlarında yeşil danteller ve üstünde bir Çin motifi olan bu mendil..."


Çok yüksek olmayan uysal bir sesle, bu sadece annesinin duyabileceği bir sesti, "Neden beni eskisi kadar sevmiyorsun Leman?" dedi "A" harfinde vurgu yapmayarak. Annesinden ses gelmeyince kendini yerlere atıp ağlamaya başladı. Metrobüs onlara acıyan, aynı sorunda olan akrabaları olan ve çok zor durumlayan  insanlarla doluydu.

"İşte ondan sonra haber alamadım o hanımefendiden. Gerçek bir hanımefendiydi ve hiçbir şey söylememişti bana ne gelirken, ne giderken. Bana hiçbir şey söylemeyen (insan köleliği hayatımda ilk kez) birini görmemi ve ona âşık olmamı mazur görmüştü herhalde." dedi. Ceketinin koparırcasına kabak kafasına çekti. Ve bir devekuşu gibi uyumaya başladı.


Annesinin zorlamasıyla yerden toz içinde kalkması umurunda değildi. Tek ihtiyacı annesiydi. Ona sarıldı. annesi tamam sakin ol yeter dedi. Sanki dudaklarından öpmeye kalktı. Annesinden tamam iyi misin artık aldı. Yaslandığı yerin cam olduğunu ve kendini görebildiğinin farkına varan Leman'ın oğlu pür dikkat kendini incelemeye başladı. Yeşil kısık dolu gözlerini, sarıkahve kaşlarını, tombik yanaklarını, dolgun dudaklarını ve ilkokul tıraşını gördü. Ancak şişme montuna dikkat kesildi. Toz olduğunu ve annesini tersten gördü. Flaş patladı. Ağlamaya ve yeniden ağlamaya başladı.

Camdan dışarıya bakarken ilk defa kendisini de gördü yolculuk boyunca. Aslında üzülecek bir şey yok bakışı attı camdaki yaşlı adama; "O sadece dış görünüş," dedi. Söyledi: "Bu içimdeki yaşatıyor sonuçta!".  Ve ekledi: "Bir uçurtma alacağım bugün!"

"Lemaan beni artık sevmiyor musun?" diye bağırdı ve hıçkırmaya ve hiçbir soğuk havanın onu beyazlatamaycağı şekilde kızarmaya başladı. Annesinin koyu teni içinde olan ruhu "öylesine" bakıyordu boşluğa. Son derece normal karşılamıştı bu durumu. Yanda iki hanımefendi ağlıyordu ve öbür tarafta iki çocuk gülüyordu. İki erkek acıyor ve iki kişi rahatsız oluyordu biri kitaba ve biri müziğe konsantre olamadığı için. Duraklarına gelince indiler. Ve annesinin omzuna kolunu atıp yürümeye devam ettiler. Annesi de belinden sarmıştı oğlunu. İlerlerken annesini çenesinden çevirdi. Bir şey anlatırken gözlerine bakılmasını istiyor gibiydi.

Daha önce hiç ayna görmemiş, 5 yaşındaki esmer ama kahverengi saçlı; abisinin okul pantolonunu giydiği için donu gözüken dilenci kız Kibariye, soğuktan etkilenmemişti sanki. Başında "komü"leri andıran bir şapka vardı sadece küçük kulaklarını koruması için. Çok aşırı süslü kızın aynasından kendini gördüğünde gözlerinin ve kaşlarının güzel, burnunun hokka olduğunu ilk kez fark etti. Mendilini ve sakızını süslü kıza satamadı. Yanından giderken sanki ona bir şey ima edercesine mendili yere, sakızını kendi ağzına attı. Ve bir vapura kaçak olarak bindi.

 

4 Kasım 2010 Perşembe

Kısa Kısa #6


sahneye kadın yüzde 238954453343 daha çok yakışıyor. bazı kadın gibi erkekleri saymazsak öyle yani. hem zaten her işte bazı istisnalar olur. değil mi? değil.

---

oha ya "kasım" gelmiş resmen. evde teknolojik bir şey olmadığı için arada böyle saçma zamanlarda haberim oluyor. en sevdiğim ay. yehuuu!

---

tramvayda o kadın. metroda o kadın. deniz otobüsünde o kadın. vapurda o kadın. şimdilerde metrobüsde o kadın. ve demin duydum artık otobüste de o kadın. ve o kadının sesi. neyseki halkalı-sirkeci tren istasyonunda "o kadın" ve "sesi" yok. şükür: "Beyazıd-GrandBazaar!"

---


eski adidas simgesi ya da markası ya da işareti :love: (L)

---

mesela kızı kendi oturduğu şehrin dışında okuyan babadan tırsmam ben. o babanın da en az benim kadar korkuları vardır çünkü. düşünsene ne düşünceler içinde uyuyordur adam: "acaba bugün başına bir şey geldi mi? ya bir şey olur da ben o anda yanında olamazsam? ya kızım ağlarken yanında kimse olmazsa? ya kızımın başına kötü bir şey gelirse?" ne! yoksa fosur fosur uyuyorlar mı? yoksa en fazla bu düşünceleri 1 ay mı sürüyor? ne! yoksa sizi benim düşündüğüm kadar sevmiyorlar mı? hımm. baba olmak zor iş. herkes baba olamıyor ne yazık ki para göndererek iş bitmiyor.

---

yanmış leblebi çekilmiyor ama hafif kavrulurken yanmış fındık... offf orgazmdan zevkli anların en üst basamağına yazılabilir bu. dahabeşdakikaöncekavrulmuşyanmışfındık (L)

---

ya ne kadar boş beleş işlerin peşindeler şu sadece bir akımın peşinden gidenler. ve sırf o tarz kitapları okuyanlar. aynı şey film için de geçerli. ben de yapıyorum "öyle savaşlı filmler sevmem!" diyorum ama saçma yani. çünkü şey var mesela iyi film-kötü film. iyi kitap-kötü kitap. iyi şiir-kötü şiir. garipçileri de seviyorum, ikinci yenicileri de. öleyim mi?

---

turyol iskelerimizden yolcu almakta olan gemi saat 9 a 10 kala hareketle eminönü-karaköy seferini yapacaktır. önce eminönü, sonra karaköy.

ulan şunu söyleyeceğine şu vapurlarını bir yenile yeter artık. söylemeyeyim, söylemeyeyim diyorum ama her insanın da bir sabrı var. şöyle bağlayalım: turyol isklelerinden yolcu almakta olan gemi ile 20 dakika sizi hafif çapta sağır edebilir ve çok sessiz bir ortamda yanınızdaki ile -istemeden de olsa- bağırarak konuşmanıza neden olabilir. aman diyeyim!

27 Ekim 2010 Çarşamba

Before The Flood & Sihir


Mesela şöyle bir albüm kapağına sahip plak geldi dün. "1974-Fransa" baskısı.

"Sihir"ini ise: "Konser sırasında çakmak ve kibritleri havaya kaldırılması ilk kez bu turne sırasında gerçekleşir ve günümüze değin sevimli bir gelenek olarak sürer." diyerek özetlemiş Gökalp Baykal. Kapağın bu fotoğraf seçilmesinin de hikayesidir bu aynı zamanda.

Kendi fikrimi söylemek gerekirse, belki de gördüğüm en güzel kapaklardan biri. Artık siz de bu geleneğin ne zaman başladığını bilerek filan kaldırırsınız çakmaklarınızı. Alın size bu yazının -ve "ama..."yı takip etmenin- artısı (!) Hadi yine iyisiniz he..

Sıra geldi " '66 " ya. Onu da bir gün param olduğunda almak ümidiyle..

Günün mottosu:

"Para hiçbir şeydir önemli olan çok şey var; başında 'daha' yok."

24 Ekim 2010 Pazar

Dünyanın En Kırmızı Yanaklı İnsanı



 Biraz daha şişmanladım son zamanlarda. Bembeyaz saçımın örgüsünü bir hemşire açıyor şimdi. Halbuki bastonla yürümeye başlayalı daha şunun şurasında 5 sene olmuştu. Nereden geldi bu düşüş?

---

 Saçım kadar beyaz olmayan bir hastanedeyim; hava gri, pek daral geldi. Boynumu açıyorlar neyse ki. Çok sıkmıştı şu baş örtüsü, hemşire onu da açtı. Elleri ne kadar da güzel. Erkek hemşire de yeni görüyorum. Ahir ömrümüzde bu da varmış, kadın doktor çok görmüştüm ama... Bu zaten 3. kalp teklemesi. Yoksa 4 müydü?

---

 Çok üzdüler beni ya da benim üzülmeye çok elverişli bir bünyem vardı, bilemedim.

Yemek yedirmiyorlar artık. Gene o makineyi bağladılar.

---

 Adım atmaya korkar oldum, çocukken koşar oynardım. İp atlayan ben miydim? Torunumla sek sek, saklambaç, basket oynayan? Kardeşi yok diye ona kardeş olan? İnsanlar arasında kendisine güvenmesini sağlayan ben miydim? Ne olursa olsun insanları sevmesini aşılayan? Biraz saflık mı bulaştırdım yoksa ona...

---

 Bana ağlamasına dayanamam, yanımda üzgün durmasına hiç dayanamam. Anne-babası kavgalıyken gelir benim "meme"mde ağlardı. ("Göğüs" ya da "koyun" hiç dedirtemedik buna; yanınızda bir gün derse şaşırmayın yani.) Göbeğimi kollarıyla sıkar öylece içine ata ata ağlardı. Gözyaşlarını içine ata ata ağlayan bir onu gördüm. Çok hisli çocuktu. Küçükken "Zeytin, zeytin!" diye dolap tırmalayanın bugünkü gözü yaşlı halini görmek çok acı. Son bir can havliyle soluma döneyim de görmey...

---

 Ona öğütlemiştim ben ölürsem ağlamaması gerektiğini bundan 11 sene önce, o zamanlar da geçiştirmişti bu konuyu. İnsanlar nedense "dürüst" olamıyor şu ölüme karşı; zaten kim kime dürüst olmuş, kim hiç yalan söylememiş ki bu hayatta? Çevremdekilerin bana Adile Naşit muamelesi yapması benim çok iyi biri olduğumu göstermez ki? Hem 76 yaşındaki bir insanın ölmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?

---

 Söylenmemiş kelimeler var daha ama vakit az, zaman değişiyor. Dünyanın en kırmızı yanaklı insanı -öyle derdi bana- sanırım yavaş yavaş demir alıyor. Son söyleyeceğim şudur ki...

---

 Sana sorgusuz sualsiz güvenen ve seni sen olduğun için seven birini bulursan evlen, aksi taktirde evlenmesine ön-ayak olduğum annenin evliliği gibi mutsuz bir evlilik sürersin.

---

 Ama ne yapayım üç çocuğumdan ikisi zaten evlenmedi. Biri yuva kursun, mutlu olsun dedim; o da mutlu olamadı, çok. Hayattaki en büyük hatam mıydı? Belki. O da beni affetsin. Göremedim onu aranızda nerede ki? Son bir "elveda"yı hak ettim bence anne olarak. Affetmedi mi beni? Canı sağ olsun.

---

 Torun, torun. Erken yaşlandım. Tavlanın, iskâmbilin kumardan sayılmayacağını sen söyledin. Günahı boynuna. Şaka şaka. Gel son bir öpeyim. Gelemezsin ama değil mi? Ben de öpemem zaten içimden konuşuyorum. Gözlerim eskisi gibi yeşil bakamıyor.

---

 Kocama kavuşuyorum 21 sene sonra, sevinmeli miyim?

---

 Seni kimse üzmesin. Hoşça kal anneannesinin kuzusu!

23 Ekim 2010 Cumartesi

-Altyazılı- Günün Fotoğrafları

asajkdhafjfgsdgdşfhlöfghşfgh Bob'ı çok özlemişim bu belli. 3 fotoğraf var biri gülmekten ölmelik (tipe ve duruşa gel). Biri düşündürücü ve biri de üzücü. Öyle du bakalım.


"Eğer başka bir yerde olsaydık senin o lanet burnuna yumruğu çakmıştım."



"Seni sorgulamıyorum çünkü (senden) bir cevap beklemiyorum."



"(Karşılıklı oturup) konuşabileceğime inandığım bir ya da iki kişi var."

21 Ekim 2010 Perşembe

bazenbirkitaptayazansadebircümlebileokitabısevmeniziçinyeterlidir


" Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hâlâ öyle! "

Barış Bıçakçı'nın bu yorumuna bir de şunu ekleyelim "kitap"ın yanına, anlatım bozukluğu yapmamaya çalışarak: "... ve izlemek için film" diyelim . Heh, işte oldu mu size Can. Ne kitap, ne de film önermemi istemeyin benden, kalbimi de istiyorsunuz çünkü! Bundandır bütün bu önerememezliğim. Ve paylaşamamazlığım.

7 Ekim 2010 Perşembe

Kısa Kısa #5


- bazı adamlar yaşlandıkça yakışıklaşıyor ama yaşlandıkça güzelleşen bir kadın henüz görmedim.

- siyah&dar&deri pantol almadan ve bir gün onunla gezemeden bu dünyadan göçersem cidden gözüm açık giderim.

- ben dede olunca torunumu okuldan almak istiyorum dedim, bir ilkokulun önünden dedesi ile geçen kız çocuğunu görünce. yokuş aşağı elele tutuşmuş, koşarak iniyorlardı. ama sonra korktum. ya benim zamanımda böyle şeyler olmazsa. yokuşlar filan? ya servisler olursa? ya dede olamazsam? "neyse, çok yaşlanmamış olmadan ölürüm işte." dedim. ama sonra da "ya hiç evlenemezsem; ya hiç çocuğum olmazsa; ya onun çocuğu olmazsa?" dedim ve derin düşüncelere daldım.

- heee bak msndeki şaşırma ifadesini biliyorsun di miğğ? öyle yapıp kaşını kaldırınca alnında çizikler oluşuyor benden söylemesi. geçen baktım iki tane çiziğim var. ama az. kanımca 2 sene ota boka şaşırıp alnımı kırıştırmazsam; o çizikler geçer. daha gencim ama dünya şaşırtıcı sürprizlerle dolu. aman bu son cümlenin üstünü çiz. çok dandik bir film klişesi oldu.

- şimdi alnı kırışık filan dedim de ben mesela bazı adamları alnı kırışık olmaksızın hayal edemiyorum. ne bileyim bir erol günaydını düşünsene hiç kırışık yok, şaşırma ifadesi yok. ne yapayım öyle adamı ben be?

- babayın.

30 Eylül 2010 Perşembe

22:00


dünyadaki bütün insanların en az babası kadar acımasız olduğunu düşünürken -kendi- yanaklarını azı dişleri arasına sıkıştırmış yürüyordu.

kendince seksiydi.

istese de kızgın bakamayacak kirpiklere sahipti.

parası çok olan insanlardan babası kadar nefret ediyordu.

üstünde kapşonlu, arkası beyaz ve yıldızlarla kaplı poları vardı ve sol tarafından gözüken beyaz fanila sefaletini gösteriyordu.

kamburfelekti.

altında çakma tozlu adidas eşofmanı ve büyük geldiği için taban koydurduğu yırtık, markasız ayakkabısı ile karanlıkta yürüyor; dudağını öpücük şekline getirip, tiki olan üst dudağını -kendi- koca burnuna değdiriyordu.

karşıdan karşıya geçecekken önce sola, sonra sola ve tekrar sola baktı.

sağ taraftan gelen kalabalık arabanın sarı ışıkları onu durdurdu.

korktu.

kalabalık arabadaki gençsakallızenginşoförçocuk "buyur yol senin" manasında bir hareket yaptı çenesiyle.

ve...

baş parmağı hariç diğer dört parmağını bitiştirerek elini havaya kaldırarak.

ve...

gülümseyerek.

ve...

karşı cins olmayan birine.

tikli olan baktı ve başını "eyvallah" manasına gelecek şekilde sola kıvırdı.

daha önceden yaptığı gibi yürümeye...

kapşonunu takarak devam etti.

29 Eylül 2010 Çarşamba

İngiliz Aksanı vs. Amerikan Aksanı


Ehm Charlie arkadaşımız (aha ilkokuldaki öğretmenlere döndü buster) Amerikan aksanı ile İngiliz aksanını komik bir dille karşılaştırmış. Ben bunu 50.000 izleyicide iken izlemiştim şimdi 2 milyon sınırında. En sonunda dayanamadım paylaştım. :itiraf:

Çok tuhaf şey şu zaman.

He bir de erkek filan ama çok tatlı gülüyor. Öhhö öhh ne diyorum yahu? Yani sempatik, ne bileyim. Kırmızı saç bir de. Aman neyse izleyin işte.

Not: Youtube'dan başka bir yerde bulamadım yani izleyemeyenler, izleyemeyecek.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kısa Kısa #4


-ya bugün öğrendim ki dünya üzerindeki herhangi bir şey sadece bir şey için yaratılmış. şimdi mesela, elinde pas sökücü var diyelim. bunu pas olan yere sürersen pas gidiyor; ama pas olmayan yere "buralara da sürelim ki ileride pas olmasın." zihniyetiyle sürünce dakikasına pas oluyor. tuhaf, tuhaf ama; anladım.

-en iyi arkadaşının, en iyi arkadaşı olmadığını öğrenmenden daha moral bozucu bir şey olamaz sanırım bu dünyada. büyük ihtimal anlamadınız. anlatayım: ali, ahmet'i en iyi arkadaşı olarak görüyor. ahmet'in en iyi arkadaşı ise aybars; aybars'ın da en iyi arkadaşı ahmet. işte ali'nin durumu bunu öğrendiği zaman çok kötü.

-turuncu 5210'um seni hala seviyorum ama çok kullanışsız oldun be abi.

-bütün yazdıklarımı küçük harflerle yazıp dikkat çekme peşindeyim; bu zamana kadar anlamadınızsa daha da gelmeyin buralara, devamını da okumayın. hıh!

-şey mesela dolmuş bir küvet düşünün. böyle köpürmüş filan olsun. ne deniyordu ona "köpük banyosu" mu ne ama küvette yatarak. sonra orda yıkandığınızı düşünün. -ızı ekine dikkat yalnız yanınızda biri daha olacak. ehm ehm iyice "pretty woman"a bağladık. şeyyy, yok bence güzel ya... dolu küvet ne bileyim, çekiyor beni. her defasında doldurmak istiyorum ama hem uzun sürer diye; hem de annemin şarlamasından tırstığım için hep erteliyorum. ekimde kendi evimde inşallah bu hayalimi gerçekleştiricem. ("gerçekleştireceğim" bile yazmıyorum; o kadar, düşünün artık.) bir de sarı oyuncak civcivi olan varsa bir zahmet kargo. pls, öptüm, kib, bye, aeo.

-küvet dedim de şey vardı. pikaçum vardı benim amipken. yıkanırken o delikten düşmüştü. sanırım kinderden filan çıkmıştı. ufacıktı. üzülmüştüm. ama az.

-ah be ya ne dedim az önce. kinder ya. hatta: kinder (L) (bilmeyenler için onu yapınca kalp işareti çıkıyor heh; dünyadan haberiniz yok bikerem.)

-şey mesela. bir yemektesiniz davet filan etmişler sizi. bir sürü zırva. ve çorbayı höpürdeterek içenin sadece babanız olduğunu fark ettiğinizde yıkılıyorsunuz. bir ter basıyor ister istemez. ama sonra geçiyor.

-halamın kocası accayip zengin bir herif. fabrikaları var. her gün işe takım elbisesiyle filan gidiyor. hatta bir dolap dolusu kravatı ve takım elbisesi var sanırsam. (görmedim ama öyle hayal ediyorum.) ancak eve geldiğinde üzerine her gün ama her gün hardal sarısı tişortunu, altına da yıkanmaktan çekmiş ve rengi solmuş -normalde siyah olan ama şimdilerde koyu lacivertimsi gözüken- eşofmanını giyiyor ve bakıyor keyfine. gayet yolda görsen afedersin çöpçü bile demezsin o seviyeye düşüyor, o seviyedeki adam. her gelişinde mi aynı iki parçayı giyer? giyiyor işte. yapıyor bunu. şaşırıyorum. evde sanırım rahatlıyor bilemiyorum. evet bilemiyorum. o kadar şaşkınım ki bunu fark ettiğime hala kendime gelemedim. biri iki vur bana salih abi!!

-şeye de uyuz oldum. tan'a. güzelim zeki müren'in şarkısını bu meşhur etti resmen yeni jenerasyona. tan'dan dinliyorlar. şey ben veda ederken zeki müren versiyonunu koyayım da "ah bu şarkıların gözü kör olsun" diyelim.

-ciao.


10 Eylül 2010 Cuma

Bir Kadından Ne Beklersin?




Sana ilham vermesini mi? Seni etkilemesini mi? Seni tesiri altına almasını mı? (İngilizcede "influence" diye geçer ama bence Türkçede pek karşılığı yok o kelimenin.) Sana hayal gücü imkanı sağlamasını mı? Yoksa seni sonsuza kadar sevmesini mi?


Hiç huyum değildir, bilen bilir. Çok sevdiğim filmleri ne konu ederim blogumda, ne de kimseyle paylaşırım; ama bu çok sevdiğim bir film değil; karakter.

Geçen gün Arda ile "En etkileyici kadın karakterler"i tartışıyorduk. O işte Marla Singer, Mia Wallace ve en çok da Grace Stalker'ı sevdiğini söyledi. Ben ise o an sustum. Neden sustum bilmiyorum ama öylece sustum işte. Bir an söylemek istemedim ya da söyleyemedim o an en sevdiğim kadın karakteri. Buradan söylemek istiyorum şimdi herkese: Maria Elena.

Biliyorum, birçoğunuz bilmiyorsunuz bu ismi. Hatta duymadınız veya en iyi ihtimal hatırlamıyorsunuz. Ya da benim kadar etkilenmediniz. Ama ben etkilendim işte ne bileyim. Woody Allen filmleri bana hep sıkıcı ve sıradan gelir; ama bu başkaydı daha doğrusu Penélope Cruz bambaşka yapmıştı -sigara tutuşuna kurban olduğum-. 

Zaten ülkemizde gösterime girdiği sırada hep şey diye lanse edildi Vicky Cristina Barcelona: "İki süper kadın öpüşüyor." Bu kadar sığdık işte. Bu kadar tuhaftık. Bu kadar azgındık. 1 dakika bile sürmeyen bir sahneyi bu kadar abarttık filmin önüne geçirdik. Gerçi film güzel değil; ben sizin yerinizde olsam 55. dakikadan sonra izlemeye başlarım çünkü Vicky karakteri çok ama çok gereksizdi.

Herneyse ben birkaç alıntı ile bitireyim neden bu kadar çok etkilendiğimi bu kadından biraz fikir vermesi açısından. Kalın&siyah&yatık olanlar Maria Elena arkadaşlar.


-Bana öyle geliyor ki sen ve Juan Antonio birbirinize hâlâ aşıksınız. Sizi birlikte görünce anladım (diyor Cristina)
-Aşkımız sonsuza kadar sürecek. Sonsuza dek, ama yürümüyor işte. Tam da bu yüzden hep romantik kalacak... Çünkü hep yarım kalacak. 


-Bana sanat okulunda ne demişlerdi? Dahi olduğumu, değil mi?
-Her zaman yeteneğini destekledim.
-Yetenek değil. Yetenekten bahseden kim. Dahi dedim. Dahi! (Ki burada bir "genius" deyişi vardır ki ölürsünüz bitersiniz; şahsen ben bittim.)


-Bir keresinden beni jiletle öldürüyordun!
-Kıskandım... Senin için deliriyordum.. Sen beni aldattın!
-Asla!
-Evet, evet. Agustino'nun karısıyla. Gözlerinle. Gözlerinle. 

-Hepsi kafasında. Çok gergin. Umursamaz gibi görünüyor, hiçbir şeyin önemi yok... Hayat kısa, bir anlamı yok, falan filan. Ama tüm korkusu kafasının içine gidiyor. 

-Dinledim ve mutlu oldum. (Artık onun olmayan kocasının eskisi gibi şehvetli oluşunun nedeninin Cristina sayesinde olduğunu ona söylerken; ve o mutlu diye mutlu olduğunu ifade ederken.)


-Biliyorum buraya geldim; ama sonsuza dek böyle yaşayamayacağımı biliyorum. (Burada 3'ünün sevgili olmasını sonsuza dek süremeyeceğini söyleyip gitmeye hazırlanıyor Cristina.)

-Sana dedim mi, demedim mi? (Juan'a dönüp soruyor Maria.)

-Tamam (dedi Maria'ya Juan.) Ne istiyorsun? (dedi Cristina'ya)

-Farklı bir şey istiyorum.

-Ne gibi?

-Bilmiyorum ama bu değil.

-Ortada bir cevap yok Cristina.

-Juan Antonio anlamıyor musun? İstediği şeyi elde etti; başka bir şey istiyor. Tatmin olmuyor. Hastalık gibi bir şey. Hiçbir şey hiçbir zaman onu tatmin etmeyecek. (İspanyolca.)

-Bu kadar sinirlenme lütfen İngilizce konuşur musun? Seni anlayamıyorum.

-Hiçbir şey hiçbir zaman bu kızı tatmin etmeye yetmeyecek.

-İngilizce konuş da anlayabilsin. (dedi Juan Antonio.)

-Bizi kullanacağını biliyordum. Bizi kullanacağını biliyordum. Ve kullandın da. Biliyordum. Biliyordum. Biliyordum! (Ve ağlıyordu Maria, çünkü Cristina'ya da aşık olmuştu tıpkı eski kocası gibi.)

-Maria ingilizce konuş bizi anlayamıyor. Tamam mı?

-İşte senin yaşadığın bu, kronik tatminsizlik. Kronik tatminsizlik. Büyük hastalık. Büyük hastalık... (Dedi İngilizce.)

-Hayır öyle değil Maria Elena. (dedi Juan.)

-Tabii ki öyle. Seni ne kadar çok sevdiğimizi biliyor musun?

-Evet, ben de ikinizi çok seviyorum.

-Hayır sevmiyorsun! Hayır sevmiyorsun!

-Bununla ne alakası var?

-Seni şımarık küçük pislik! Biliyordum biliyordum! (Burada İspanyolcaya dönüyor gene =) )

-Hayır sadece doğru kişiyi bulamadı. Bulduğunda bu huzur, mutluluk arayışı da sona erecek. (dedi Juan.)

-Hayır, öyle değil. (Yavrum Maria sen bir tanesin.)

-Tamam neyse. Sorun yok.


-Sevmek-
-Bitti-

6 Eylül 2010 Pazartesi

Tellak



1:26 ile 1:30 arasındaki Şener Şen var ya... Hayattır; hayat. Bir dönemin gençliğidir. Hakan'dır. Şu mimiği göremeden ölenler için cidden üzünülür. Ahhh, çok sevdiğim iki adam ah...

13 Ağustos 2010 Cuma

Neden "forumsipiring"im yok?



Ya dünyanın en gereksiz uğraşı, cidden bak. Mesela benim de formspringim vardı kızlar peşimi bırakmıyordu filan. Hahayt çok havalıyım, çok seksiyim, çok yakışıklıyım triplerindeydim; ben de senin gibi sorulan soruların hepsini "respond"layıp artist artist cevap veriyordum. Kuul filan gözüküyor sanıyordum. Zaten amacı en az kelimede en "artiz" cevapları vermek olan ego tatmini bir yer formspring diyordum... Ama ne kadar mal bir şey olduğumu anladım daha sonra, çok sonra..

Mesela diyor ki formspring kullanan kızımız "Anonim kullananlara bu sorunun cevabını vermek zorunda değilim." E be akıllı kızım "respond"lama o zaman soruyu!! Her şey senin elinde. Kime bu şovun yani? Madem adam gibi cevap vermeyeceksin yayınlama çok mu zor? Yook "Ama bak o kadar güzel bir kızım ki herkes tarafından arzulanıyorum.." diye kendi egonu kabartacaksan o başka tabii.

Bir başka neden de şuduğğrr: Mesela hemen herkesin mail adresi var blog camiasında mailine atarım direkt ne soracaksam ya da mailime isterim cevap versin diye; şov yapmanın alemi yok ulu orta. Ya da bana her cevap verişinde "Acaba beni seivyöoğr muğ?" diye düşünmek istemem -ki zaten çoğu kız da böyle cevaplar verir; bir yandan kızar gibi, bir yandan da seni istiyorum hani kimse olmazsa iyi gidersin yoklukta der gibi konuşurlar-. (He yok ben de öyle cevaplar veriyordum oradan biliyorum.)

Veya "Aşık mısın?" diye formspringden sormam ya da sorulmaz ne bileyim. Veya değilsen bile o soru yayınlanmaz çünkü çekersin daha çok bir "hayır"ınla abazanları. Zaten de kimsenin "Evet!!" diyecek hali yoktur orada. Çok az kadın der bunu. Kendisine ve sevdiğine güvenen kadın. 

E zaten sen kendi arkadaşının yüzüne (ya da msnde, ya da telefonda) "Tanga giyiyor musun?" diye soracak cesaretin yoksa o zaman o da respondlar rezil eder seni kimse görmese bile sen utanırsın kendinden.

He kimse için mi kullanışlı değil? Tabii ki hayır. Mesela atıyorum mailine atılan aynı tipte soruları her bir insana tek tek açıklayamayacak kadar yoğunsan -yani ünlü isen- ve herkes tarafından tanınıyorsan güzel bir şey bu formspring. Gerisi zaman kaybı. Messi filansan kullanışlı. Çünkü herkes seni biraz daha tanımak ne yer ne içer bilmek isteyecek ve devamlı aynı şeyleri soracak; sen de ulu orta söylersin ki bir daha aynı soruyu sormasınlar diye.

Ama sen ünlü değilsen ve her detayını, önüne gelen ve tanımadığın her allahın kuluna söylüyorsan nerede kaldı bir insanı tanıyabilmenin gizemi? 


10 Ağustos 2010 Salı

Mutluluğun Fotoğrafı


"Bir insanı ne mutlu eder ki; ya da ne etmez bu kadar kolay?"

Bob Dylan'ın 2. albümü olan (2. albüm ama Dylan'ın kendi yazdığı şarkıları söylemeye başladığı ilk albüm. Yani maneviyâtı büyük, değerli.) " The Freewheelin' " albümünün kapağı bu. O zamanki güzeller güzeli sevgilisi Suze Rotolo ile birlikteler. Çok mutlular. Çok güzeller. Ve çok şanslı gibiler. Sanki hiç kimsenin bulamadığı bir şeyi bulmuş gibiler. Mutluluğun fotoğrafını çekmişler.

Bob da "hiç düşünmeden" koymuş albüm kapağına "kızı" ile kendisini. Evet okuyucu asıl meselem bu benim. Ben neden ileriyi veya olacakları düşünmeden bir şey yapamıyorum; cesaretim mi yok acaba, yoksa kendime güvenim mi? Ben Bob olsam şöyle düşünürdüm koymadan önce (ki koyamazdım bunları düşündükten sonra büyük ihtimal):

"Ulan bu kız bugün var yarın yok. Ya gerçekten beni sevmiyorsa, ya paramın peşindeyse? 22 yaş yeni bitmiş, salak filanımdır zaten ben bu yaşlarda; bir de Suze ile birlikte kapak olursak asıl kitleyi oluşturan kadın hayranlarım bana küsecekler. Satışlarım belki azalacak. Hem ileride başka bir sevgilim olursa bu kapağı gösterip 'Suze'u mu daha çok sevdin, beni mi?' filan diyecek. Tepemin olmayan tasını attıracak. Onu bırak evlendim diyelim bir gün geç geldim eve misal. Hemmmen 'Suze ile miydin?' gibi sorularla da karşılaşacağım. Ya da 'Onu kapağa koydun beni de koy; yoksa beni onun kadar sevmiyor musun?'ları dinleyeceğim.

Kız da zor durumda kalır zaten benden sonraki kıskanç erkek arkadaşlarına karşı. Ayrıldıktan sonra tabii. Benden kesin ayrılacak demiyorum ama yani hangi sevgi sonsuza kadar sürmüş ki? Ya da pişman olunmayacak sevgi yaşanmış mı ki bugüne kadar? Çok az...

Albümü koymuşum, sonu gelmeyen turlara çıkıyorum, her an çalışıyorum. Kim katlanır ki bana? Daktilom ile daha çok vakit geçiriyorum Suze'a oranlarsak; o zaman daktilo ile mi fotoğrafımı koymalıydım bu kapağa? Hem daha çok düşünür gibi, 'eli işte, gözü de işte' gibi olurdum, olmaz mıydı?

Yoksa magazinciler mi istemişti bu durumun böyle yapılmasını? Yoksa prodüktörüm mü demişti böyle yapalım daha çok dikkat çeker diye?

Fotoğrafa bakıyorum da... Ne bileyim mutluyuz yaa... Ama ya biterse; ya işler hayâllerimizdeki gibi yürümezse? Korkuyorum be iç ses, korkuyorum. Hayıır ben Bob Dylan'ım küstahım korkamam. Ama Bob bile olsan insansın. Hayıııır, ben tanrıyım; hayır ondan da öteyim: Asiyim ben.

Ama gene de iyi ki koymuşum yahu ne yaşadıysak da yaşadık saklayacak halimiz yok ya? Ama ya ileride başka seveceğin kız sırf Suze ile fotoğrafınız yüzünden seni terk ederse ne olacak, hep senden şüphe ederse, onu onun kadar sevmediğini düşünürse? Yahu basit. O zaman beni sevmiyormuş der keyfime bakarım işte. Daha iyi gerçek yüzünü görmüş oluruz. Öyle mi diyorsun? Evet canım.

Peki öyleyse koymuyorum."

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Günün Sözü (Al Pacino)


"Gaylerden, biseksüellerden, lezbiyenlerden korkan ve onlara garezi olan insanları anlayamıyorum...
Bu tip görüşlere bir türlü akıl sır erdiremiyorum.
Bana kalırsa bu "şey" kimi sevdiğinizle alâkalı değil
Bir kadın, bir erkek, neye sahipseniz artık...
Bu sizin sevme olgunuz, sevme keyfiyetinizle alâkalı.
Gerçekten önemli olan tek şey bu."

Al PACINO

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Border vs. Golden


2 günden beri "Merik" ile Golden almayı konuşuyoruz. (Tabi benim param olmadığı için seneye erteliyorum; org alacağım yeni bir tane ve bir de ceket... Ne garip ama değil mi?) O alırsa bu sene bilemem de... Ben de kendi evime tamamen çıkınca seneye alacağım artık yeter. Kendimi "öpücem" yoksa.

Bugün de "Cabbar" dedi ki :

"allahın aptalı ya ben öldürürm bunu 2 günde "

Yukarıda gördüğünüz "Border Collie" cinsi için dedi, evet. Ama evde yaşayamıyorlarmış üzüldü filan... Ben Golden alacağım diye tutturdum seneye. 500$ imiş en fazla; durun bakalım belki birilerinin köpeği yavrular da seneye onu beleşe getirip tatile gideriz kuçu kuçumla ehuehe. Geçen sene böyle bir teklif olmuştu nasıl geri çevirdim hala bilemiyorum. Evimiz yoktu o zamanlar gerçi hala yok ama olacak gibi. Bakalım. Kısfmet.

Al bu golden'ı öyle bak dur bütün gün. Seyret. Sevmeye bile kıyama.

Köpek ya...

Ne bileyim bildiğin seviyorum işte.

Benden daha insan.



30 Temmuz 2010 Cuma

Kısa Kısa #2 (Inception)


-Hayatım boyunca ilk defa bir filme tek başıma gittim. Eğlenceli sayılırdı. Kendi kendinle konuşmak sıkıcı olsa da güzeldi. Genelde DVD'lerimi tek başıma izlemeyi severim ama sinemaya tek gitmek daha önce cesaret edemediğim bir şeydi. Değişikti. Bundan sonra daha sık gideceğim zaten birlikte gidebileceğim kimse de ortalıkta gözükmüyor.

-Sinema demişken saçma sapan konuşan, geç kalan, sürekli hareket eden, sinemayı izlemek dışında her şeyi yapmak için gelmiş olan insanlara (gençlere) rağmen süper bir yermiş orası. Yeniden anladım.

-He bir de bu film kesinlikle sinemada seyredilmeli. Zaten sesleri -soundtrackleri midir nedir her neyse- çıkarırsak çok da sevdim diyemeyeceğim.

-Yok yok görüntüler de iyiydi, kurgu filan da ama. Ne bileyim bir şey eksik gibiydi. Hani "Filmi", "Sinema" yapan şey. Adı ne bilemiyorum ama o duygu geçmedi bana izlerken.

-Bütün bunlara rağmen 2 saati geçik bir filmi sıkılmadan izleyebiliyorsunuz.

-Di Caprio Shutter Island'da daha iyi idi. Marion ise gene güzeldi.

-Evet, Nolan seni çok severim bilirsin. Hatta doğum gününmüş bugün kutlu olsun; ama bu filmi sev(e)medim pek. Kıllık olsun diye demiyorum IMDB'deki 90.000 küsür insana; bir zamanlar ben de onların içindeydim; ama sadece beklentilerimi aşamadı. Ya da ben çok yükseltip gittim.

-Rüyalara acayip anlam yükleyen biri olarak bu filme biteceğimi sandım, yanıldım. Bence Prestij veya Memento daha iyiydi. Ya da ben bu tarz (Inception tarzı) filmleri sevmiyorum.

-Sonu beni nedense şaşırtmadı bu sefer. Neden bilmiyorum. Hani artık sonunu anlayabiliyor muyum hikayelerin yoksa başka bir şey mi var bilemiyorum. Şaşırtmadı bu sefer Nolan. Şaşırtmayarak şaşırttı diyeyim o zaman.

-Ben sevmediysem siz kesin seversiniz okurlarcım. Filmler de müzikler gibi; çoğunluğun sevdiğini seveceksiniz diye bir kaide yok. Herkes farklı müzik türlerini farklı nedenlerden dolayı sevebilir de, sevmeyebilir de. Sinema da aynı şey. Ama ben işte sevemedim ne bileyim. (Anladık ulan orasını!!!).

-Biri beni "kick"sin.

Not: Zaten bu filmi çok sevseydim bencilliğimden gelip de buraya iki satır bir şey bile yazmazdım; kendime saklardım. Bir kişi bile az görse iyidir benim için derdim eheheh.

Çok bencil bu buster.


28 Temmuz 2010 Çarşamba

Rûya


Salondayız.

Salon çok buğulu: Çok sigara içilmiş, çok alkollü, çok soluk, çok soğuk.
Kuzenin çocuğu doğmuş: Çok tatlı, çok tombik, çok güzel, çok sempatik.

Kız çocuğu.

"Herkese bir" gülücükler atıyor; "herkese bir" mavi boncuk dağıtıyor. Ben ileride çok canlar yakacak, diye espri yapıyorum; "grandler" çok tuhaf bakıyor, annesinden "Aaaheea" diye tepkiyle karışık bir gülüş...

Camın kenarında kalorifer peteğine yapışmış durumda olan espritüel kuzene veriyor çocuğu, baba kuzen. Grandler: "Hâlâ çocuk bu çocuk. Buna çocuk verilir mi; düşürür bu şimdi." bakışı atıyorlar o sırada, garip bir şekilde hissediyorum.

Kalorifer petekli kuzen "hoppidi hoppidi" yaparken birden çocuk elinden kayıyor, düşmüyor; ama bunu diğerlerine anlatamaz. Grandler "demedim mi ben" bakışı atıyorlar o sırada hissediyorum. Ama umrumda değil tek amaç çocuğu yakalamak. Kız çocuğu yere düşerken umulmadık bir biçimde salonun parkesi açılıyor.

Yemyeşil bir yer. Çok derin.

Uçarak peşinden atlıyor düşüren kuzen. Uçuyorlar. Dünyanın hiç görmediği 7 harikası altlarından geçiyor.

Yemyeşil yer rengârenk bir yere dönüşüyor, kırmızı ağırlıklı. Bir keman giriyor. Bir tahta ev düşüyor yanlarından. Bir çuval düşüyor. Noel kutlanıyor. Bir çanta dolusu para düşüyor. Bir hayâl. Bir bebek düşüyor.

Geyiklere sarılmak istiyor kuzen yapamıyor, kız çocuğu hala gülüyor. Kırmızıların ağırlıkta olduğu yerden, yemyeşil düzlük bir yere giriyoruz; kuzen çocuğu yakalayamıyor.

Düşüren kuzen hiçbir acı hissetmiyor acaba kız çocuğu hala yaşıyor mudur, diye kendi kendine soruyor.

Yemyeşil yer birden milyonlarca kuzeninin kızının oyuncaklarından oluşan bir yere dönüşüyor. Ama oyuncakların hepsi kendisi: Aynı boyda, aynı kiloda, aynı.

Düşüren kuzen her elini attığında değişik bir tane eline geldiğini anlıyor. Aslında biri ağlıyor, biri gülüyor, biri göz kırpıyor, biri su içiyor vs.

Gerçeğini aramak bir ömür sürüyor, düşüren kuzenin saçları ağarıyor. Konuşmayı unutuyor. Ardından pek tabii ki: Ağlamayı, gülmeyi, göz kırpmayı ve su içmeyi.

Hayatının tek amacı yaşadığına inandığı milyonlarca oyuncak bebeğin arasından gerçeğini bulmak.

Aniden...

Arkasından dev bir suratın ve "gözüken" iki tane gözün ona baktığını fark ediyor. Bir camekanın içindeki "düşüren kuzen" aynı yerde dönüp durduğunu anlıyor.

Bebek yaşamıyor.

Yemyeşil yer birdenbire gri oluyor; siyahtan bile daha soğuk bir renk olan griye...

Herkes birden yukarı doğru yükselmeye başlıyor. Her şey birden terse dönüyor. Herkes yukarı çıkıyor herkes...

Yukarı...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Hatırlayan Var Mı?




Heyt bre, ne biçim başlık oldu bu öyle? Sanki böyle bir filmin ana cümlesi olur ya güzel insanlar onun gibi. Buyrun hayal edelim:

#Dınını#

" Ğhaaatırlllaayannn vaağğğrr mıııhhh?"

#Dang#

17 Ağustos.

#Nırınınım#

Sinemalarda.

Neyse ki öyle bir şey değil; şu çizgi filmi hatırladınız mı diye soracaktım biraz nostalji olsun diye.

Not: Üstüne tıklarsan büyüyor canım türkiyem eheuehe.

Not-2: Bu "çizgi"ler için ayrıca Mathilda'ya çok teşekkür ederim.

23 Temmuz 2010 Cuma

Sanatçılar Doğuyor #5




Neler oluyor yahu! Daha en son yazı doğum günleri üzerineydi!! Gene bir doğum günü yazısı ile karşınızdayım. Gene "özel" bir günü, birkaç "özel" insanın ve biz sevenleri için. Hatırlatmakta yarar var; ben çok severim özellikle bir tanesini. Eke eke.

1) Philip Seymour Hoffman

Yukarıdaki yakışıklı olur kendileri. Yahu 43 yaşına girmiş Seymour'um bir tanem yahu!!! 43! 43 güzel rakam da daha yaşlı göstermesi kötü bir durum. Lanet! Biraz kilo ver adamım. Süper bir herifisin. Yerim seni. Jack goes Boating'de yönetmen koltuğuna da oturdu kendisi. Hadi hayırlısı.


2) Woody Harrelson



Natürel doğan, İhtiyarlar yer bırakmayan, 7 yaşam olan, Beyazlar da becerir dedirten bir adam bir yerde Woody. Ben en çok bir playboy dergicisinin hayatını oynadığı filmde sevmiştim onu. The people vs. Larry Flynt da. Zaten en iyi performansı da odur sanırın. Evet sanırın. Sanırım da neymiş! Mavi gözlerine kurban senin bre. 49 olmuş o da ama maşallahı var. Ne demekse o.


3) Daniel Radcliffe



Harry Potter gibi bir efsaneyi canlandırıyor herif bir yerde. 3 kitabını zamanında okumuş biri olarak yazmam gerekirdi. Nasıl merak edip diğerlerini okumadığımı hiçbir Harry fanı anlamadı; doğrusunu söylemek gerekirse ben de anlamadım. Sanırım ilgim kayboldu. Evet bu kadar basit olsa gerek. Ben bu herifi aslında sevmiyorum gibi. Ukala gibi böyle ne bileyim. Bir Woody'ye bak, bir Seymour'a bak bir de buna bak. Ama sevenleri vardır diye düşünerek koyuyorum ve de susuyorum. Öhm. Geçelim mi? Geçtik.

Evet 3'lü fotoyu Emma için koydum kız Fransız bir yerde. Ne var? Hep erkek mi seveceğiz? Amma da güldüm. Sana mı soracağım gülmeyi? Hım?

Saplıcakla kalın efem. Böyle birine saplanın kalın, sap olmayın.


20 Temmuz 2010 Salı

Bir Zamanların Güne Başlama Şarkısı Olarak "Tunak Tunak Tun"


Cidden bunu görmeden ölen biri için de üzülürüm. Sevgili Arda'nın kulakları çınlasın.

Bir zamanlar hem videoya gülmek, hem de şarkının coşkusu ile sabah sabah mutlu olmak için dinlerdim bu "eser"i. Heeey gidi yıllar beya. Bak "beya" filan bile demeye başladım. Eskiden "beya" mı diyordun. Hayır da öyle çıktı işte ağzımdan.

Not: Ben Turuncu'ya biterdim. Ehueheh. Eke eke. Keh keh.




6 Temmuz 2010 Salı

Bir "Oscar Konuşması" Nasıl Olmalı?


Boş zamanlarımda deli gibi "Oscar speech" yazıp; "Kim neler demiş acebeaaağğ" diyerek hemen herkesi izliyorum youtube'dan hayran farkı gözetmeksizin (Ne demekse bu?). Sanki çok heyecanlı bir dizinin, çok heyecanlı bir finalini her 10 dakikada bir yeniden yaşamak (izlemek kelimesini reddediyorum) gibi geliyor bana bu konuşmalar; çoğu zaman çok saçma olsa da.

Ne bileyim hayranı olduğum insanların o halleri, tavırları... Yani siz "Artık bunlar doymuştur yahu; hiçbir şey bunları bu kadar çok sevindiremez!" demişken... "Bunları" diyerek "onlara" biraz haset etmişken... Bir "heykelcik"e nasıl da sevindiklerini görmek; biz onları bu kadar "imkansız" gibi görürüken onların bir "Oscar Adaylığı"na bile böylesine delirdiklerini görmek... Ufak heyecanları, esprileri, dil sürçmeleri, saçmalamalarını görmek...

Sanki onlar mutluluktan havalar uçunca ben de seviniyorum onlarla birlikte; biraz da üzülüyorum tabi kazanamayan adayların "O hak etmişti ama ben de alabilirdim alkışları"nı gördükçe. Zaten de hak edenlerin genelde alamadığı bir sistem bu ne yazık ki. Ve kriterleri sadece "yapılmayacak şeyleri yapanı ödüllendirmek"ten oluşuyor; çok çok iyi oyunculukları saymazsak. İşte Dustin Hoffman da anlayana hafif eleştiriler yapıyor güldürerek, düşündürerek ve aslında "adayların" hiçbirini geçmediğine inanıyor veya onların kaybetmediğine. Ve bu sektörün bir aile olduğunu ve bir sürü çalışanın olduğunu herkesin bir "emek" sarf ettiğini filan anlatıyor. Belki izlemek istersiniz. Kim bilir?

Sakinliğine, konuşmana, artistliğine, karizmana kurban be Dustin'im!


(Youtube'u açılmayanlar için bir güzellik yapıp videoyu ilerleyen saatlerden "blogger"dan izlenir hale getireceğim. Ne oluyor yahu bana bencilliklerimden arındım mı ne? Neyse bu da başka bir yazı konusu, değil mi?)

Not: Sen ne güzel bir insansın Meryl Streep. Sen nasıl şeker bir adamsın Jack Lemmon? O nasıl bir espiridir (doğum kontrolü yapmamaları vs.) Dustin Hoffman; nasıl daha birkaç dakika önce kazandığın Oscar'a, "Bu bir sembol." deme "kuul"luğudur? O nasıl bir annenin konuşma sonundaki haklı gözyaşlarıdır, Dustin Hoffman'ın annesi?

(Deli gibi videoyu izletmeye çalışan genç buster'ın son hamleleri)

video