5 Eylül 2018 Çarşamba

Bir Sanatçıyı Sevme Devinimleri


Bir sanatçıyı sevmek, ne acayip diyorum. Esasında sevgi bitmiyor, başka yerlerde başka şekillere bürünüyor, metamorfoz geçiriyor. Bir sanatçıya âşık olmak demiyorum, sakın ha! Bir sanatçıyı sevmek diyorum. Ne acayip! Sırf onları seviyorlar diye aşklara karşılık vermeden, bir mühendisi sevmeden, doktor fantazilerinden, yataklı vagonlardan, tren jetonlarından, kemençeden, mor silgilerden de bahsetmiyorum. Çok zor ve yıpratıcı bir şey diyorum bir sanatçıyı sevmek, a dostlar. İşte bundan söz açmak istiyorum.
Ben de yazmışım aşklarımı Orhan Veli gibi. Ondan mı görüp yazmışım, anımsayamıyorum, aşk resmigeçiti. Olur da anlarlar diye değiştirmişim bile isimlerini. Neyse ki karalamışım yanlarına karakter özelliklerini, bakınca, ancak hatırlıyabiliyorum oldukları kişiyi. Kim görecekse sanki… Kimden neyi sakındığımı bilmeden, istemsizce saklıyorum böyle şeyleri. Bu da bir sorun aslında, idi. Ama daha büyük sorunsa, kimin neyi merak edip etmemesi gerektiğini bilememesi. Bir sanatçıyı sevmek diyorum, ne acayip şey.
Genelde de dış güzelliklerini geçirmişim kâğıda, içe dair bir şey pek de yok notlarımda. Velinin adı Orhan. Birine de bilgili demişim. Onu geçelim. Orhan Veli de geçmişti şiirinde, pişmandır belki. Ya da üzülüyordur. Pişmanız aslında. Üzülüyoruz. Aşkın kendisi, diyorum, âşık olunan kişiden çoğunlukla güzel hem zaten.
Diyor ki bana, Ben âşık olunca kendimi kaybediyorum, hep öyle oldu, hep kötü bitti, hep dengemi bozdular. Seninle öyle olsun istemedim. Geri kaçtım bu yüzden, uçtum. Bunlar biraz da bizi mahveden aslında. Bu çaresizlik, bu korku... Silahı eline alma bir dert, karar anı bir dert, eh, üstüne yüzde yüz eminken de tutukluk yapması aletin… Ayrı bir dert. Hayatlarımız, diyorum, hep böyle. Küçükken geçirdiğim bir kazadan bahsediyorum. Bir sanatçıyı sevmek diyorum, ne acayip bir şey!
Bozuluyorum aslında lakırdılarına da, ses etmiyorum dalga geçmesin diye. Çünkü ben ona bambaşka demişim. Melih Cevdet de üzerine yazmış, meğer ne tuhaf şeymiş kavuşmak! Şimdi ben uzak ülkelerin birinde, çocuk bahçelerine oturmuş, ya da üçüncüsünde bir trenin, limon, üzüm, portakal yerken yanımdakiler, ya da yağmurlu bir gece yarısı, bir garda tren beklediğim zaman, kavuşmayı düşünemeyeceğimden korkuyorum. Tam da bunun çocukluğunda susuyorum işte.
Bir sanatçıyı sevmek ne acayip diyorum; gittikten sonra bile devam edebiliyorsun yaşamaya onu. Tamamlamak gerekse üçlüyü, Horozcu: Bir uykuda buldum onu. Otların yeşilinde duruyordu. Çocuk yüzü gibi az ve acıklı küçük alabildiğine, eskimiş bir yerime bakıyordu. Bir kırlangıç, cıvıltılı, sürtünerek üstünden geçiyordu. Sevdiğim ne türlü, ağladım! Sonra ötekiler gibi kayboldu. Resimleri, şarkıları, yazıları kalıyor sana. Ulaşabiliyorsan. Sevdiğini onu neden bunca, dediğini neden bambaşka, anlayabiliyorsun. Aşklar pişmanlıkla biter genelde ama boşluktur biraz da bir kuşu biçimleyen, bence böyle, seni bilemem. Bir sanatçıyı sevmek, çok zordur, a dostlar!
Bir balinayı biçimleyen de okyanustur.
Hayır hayır, sanatı bilen, sanat üzerine düşünen, iki kalem oynatan +dan ve iki kelam eden +den ve +lerden bahsetmiyorum, kulağının arkasından şiir fışkırtmak benim dediğim. Hiç enstrüman çalmamış ellere-bir şey yapsın diye verilen teneke parçası burada bahis edilen. Ona verdiği biçim, kafasından geçen imgelemler. Çünkü boşluktur şairin biraz da dediği gibi bir balinayı okyanuslayan. Yo hayır, zararı yok anlayan elbette sanattan bir eşin. O da mühim. Öğreniyorsun nice filmler, kitaplar, dergiler. Ama bir erişteyi bile yapıyorsa, en gelişigüzel şekliyle, en sıradan halinin harika şef(y)e dönüşmesinden bahsediyoruz biz burada. En başıboş hikâyelerdeki, en sıradışı olayları yazabilenlerden. Sözgelimi, bir zeytinin ağızda verdiği tadı bil-, çiğneyişini hayalleyebil-me+den; bir portakal suyu aşermenin sabahın kör saatinde, ne derece mühim bir mesele olması enikonu. Ebemkuşağı insanları bunlar.

Bir sanatçıyı diyorum, zor bir sevmekle edilgen çatı altında kavuşturabilmek. Bir sanatçıyı diyorum, şairlerle biçimlerken nihayetinde hasretle kavuşarak, gözlerinden isyanla bile öpememekteki hususa gelirsek, kaçırılan kafalardan, alevlerin ortasında geçen şeritlerdeki yaralara, ve de yayalara, ve de eşit olanlara, ve de ölürken cepten çıkarılan notlara, ve de vagonlarda üzüm yesek derken... Derken... Derken… Zaman geçer; vakit alır çoğu şey. Bir sanatçıyı sevmek… Olsa olsa böyle bir şey.

23 Ağustos 2018 Perşembe

DİJİTAL ÇAĞ'IN YONTMA TAŞ DÖNEMİ: MAĞARAYA ÇİZİLEN RESİMLER, HABERLEŞEN VE TÜKETEN İNSANLAR: INSTAGRAM.



Tarihi devirler yazının bulunmasına göre tarih öncesi ve tarihi devirler olarak ikiye ayrılır. Düşününce üst başlığı tarihi çağlar/devirler olan bu şemanın, yazının bulunmasından önceki döneme göre "TARİH ÖNCESİ" denmesine karşın, yazının bulunmasından sonraki döneme tekrardan "TARİH ÇAĞLARI" denmesi biraz abes duruyor.

Aşağıda göreceğiniz tablo aslında biraz eskidi. İnternet'in bulunmasıyla artık DİJİTAL ÇAĞ'a girdik ve bu da tarihi olan çağın artık kapandığının göstergesi. Hani bizler okuldayken (ya da hâlâ öyleyiz ya da şu anda daha yeni okuma-yazma öğrenip de bunları okuyanlara -artık hangi yıldalar veya çağdalarsa- selamlar olsun) de tartışılırdı ya, önümüzdeki çağı ne başlatıp-ne bitirecek, ne kapatacak gibi sorular... Heh işte, artık önümüzdeki çağ yazının bulunuşuna göre olan çağ değil, Internet'in ve Sosyal Medya'nın çıkışına göre olacak olan, hatta olmakta olan çağdır. Facebook, Twitter, Snapchat, Whatsapp derken, günümüzde en yoğun kullanılan Instagram olduğu için, yaşadığımız devri henüz Dijital Çağ'ın Yontma Taş Devri klasmanında görebiliyoruz. Yani, yeni ve çok çok etkili (örneğin ölümsüzlük, hologram olarak hayatın devam etmesi vs.) bir şey daha ortaya çıkacak. Ve bu tarih öncesi dönemlerde olduğu gibi binlerce yıl sürmeyecek ve bundan sonrasına X ÇAĞI derken, X ÇAĞINIDAN ÖNCEKİ ÇAĞLAR klasmanında yer alacak iki devirden biri Facebook iken, öteki de Instagram olacak. Şu şekilde söyleyecekler belki de: Dijital Instagram Çağı.




Şimdi "maden" dönemine bile geçmediğimizi, ta en solda, taş devrinde, mağaralarında takılan insanların bulunduğu çağda olduğumuzu belirtmemiz lazım. Eğer Paleoltik çağ Facebook ise, Mezolitik dönemde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu da en az milattan 8 bin yıl öncesine denk geliyor, -matematiğinize güvenmediğimden değil ama- bu demek oluyor ki 10 bin yıl öncesinden bahsedeceğim. Ve bunlar distopya filan değil, yaşadıklarımız, kazılarda ortaya çıkanlar vs vs. Bizim hayatımız eğer yaşadığımız gerçekse, var isek ve yaşıyor isek zaten, evet, distopya değil. Ya da buna bir tişörtte yazıldığı gibi "Orwell Yeniden Kurgu Olsun" mantığında yaklaşırsak, iyi bir yazarın kurgusunda debelenip duruyoruz da diyebiliriz. Bundan ötesi size kalmış.

Bu yontma taş devri dediğimiz -belki de demediğimiz- dönem insanların yerleşik hayata geçişin ilk müjdecisi. (Artık hepimizin birer mağarası var, yehuuuuuuuuuuuuuu! naraları atılan dönem) Mağarası olmayanları dışladığımız, ve en güzel kimin mağarası var yarışına girdiğimiz dönem olarak da adlandırabiliriz. Tüketiciyiz. Hiçbir şey üretmiyoruz, üretmeye çalışanlardan bir şeyler araklıyoruz, gülüp eğleniyoruz, hayatta kalıyoruz. Hayvan vs. artık ne varsa onu yiyoruz, ateşle de yeni yeni haşır neşir olmuşuz ve şeklen değişiyoruz. Eh, tabii ki de dil olmadığından ya da ortak bir dil olduğundan milletin mağaralarına çizdiği resimlerle anlaştığı ve birbirine haber verdiği bir dönemdeyiz.

Şimdilerde de durum pek farklı değil. Sözgelimi, sosyal medya baskısı yüzünden -sayesinde- bilmediğiniz yahut haberinizin olmadığı ve belki de ilgilenmediğiniz hatta ilgilenmek istemediğiniz şeyleri duymadığınızda size verilen aman ha nasıl olur da bunu bilmezsin, bundan haberin olmaz bakışlarını hemencecik üzerinizde hissedebileceğiniz, hemencecik öğrenmenizin adeta gereklilik haline geldiği o ortak jargonlardan söz ediyorum. (Dedeye sahip çıkma, yawru, virüs olabilir mi, su veren itfaiyenin hortumu vb vb.) Ya da artık bu da dile giriyor diyorsanız belirli durumları ifade etmek için kullanılan emojiler, yahut gifler, konuşmadan şekil vererek derdini anlatma ihtiyacını gideriyor diyebiliriz. Ve sizi belki şaşırtacaktır -ki hâlâ şaşırabiliyorsanız şanslısınız demektir- beni şaşırtmayan bir durum elbette ki uzakdoğuda yaşayan bir arkadaşımın anlatısından geliyor. Eğer Kore'de İngilizce bilmeyen biri varsa, abece'si de farklı olduğu için sizle emojileri kullanarak anlaşıyorlarmış. Bu yolla tabirimi maruz görün ama kız düşüren bile varmış. Yani google translate bile hak getire durum var. Tıpkı 1.5 yaşından önceki çocuk gibi. Düşününce çok da garip değil: "Aşağıda 10'da yemek yiyeceğiz"in prepositions'ında hata olmaksızın, kelime yahut dilbilgisi hatası yapmadan, şekillerle ifade artık edilebiliyor, hem de yazma derdinden kurtulmuş oluyoruz. Bir önceki cümledeki "artık" kelimesinin tatlılığı konusuna minik bir vurgu yapmak gerçekten boynumuzun borcu diyebilirim. Cümleye dönüp bakmak gerek.





Peki bu insanlar yazıyı bulmak, dili düzene sokmak için neden bunca çalıştı ve çabaladı, bunca gayret, kurallar, gramere harcanan zamanlar niyeydi, yani ezici bir çoğunluğun (indirme sayısına baktığımızda 2016'daki bir habere göre sadece android'de 1 milyar indirilmeyi geçmiş, eh bu hesapların aktif olarak da kullanılma durumları da göz önüne alındığında, bu iki sene içinde neredeyse 1 milyar aktif kullanıcısı olan bir uygulamadan bahsediyoruz. Örneğin, hadi orası da olmaz da durumu göstersin diye yazıyorum, karakter sınırı olan ama yine de genellikle fotoğraf üzerine keps şeklinde paylaşımların daha da sıkça döndüğü Twitter'ın kullanım oranı 300 milyonlarda, ki daha da eski olduğunu unutmamak lazım.) bundan memnun olduğunu varsayarsak?

Saatlerimi kitap okuyarak geçiremeyen ben, bir şekilde amcamın karısının çocuğunun hikâyelerini izler (Kİ BURASI DA AYRI ÖNEMLİ SEVGİLİ OKURUM LÜTFEN DİKKAR; ARTIK "STORY" YANİ "HİKÂYE" İZLENEN BİR ŞEY, SİZ BEN BU CÜMLEYİ YAZARKEN KULAĞINIZ ALIŞTIĞINDAN -ÇOK DA VAHİM BİR ŞEYDİR BU- BELKİ DURUMUN VAHAMETİNİN FARKINDA DEĞİLSİNİZ AMA HİKÂYELER, ÖYKÜLER ARTIK OKUNMUYOR, KISA KISA İZLENİYOR, KISA KISA İZLENEN ÖYKÜLERİMİZ VAR BİZİM, DAHA NE DİYEYİM Kİ), eski sevgilimin benden sonraki sevgilisinin yeni sevgilisinin bacaklarını kesebiliyorken, olmadı "keşfet"ederken (Kİ BUNLARI BEN KEŞFETMİYORUM ZATEN KEŞFEDİLMİŞ OLANLARIN SÜZGEÇTEN GEÇİRİLMİŞ VERSİYONLARINI AŞAĞIYA İNDİRİYORUM SEVGİLİ OKURUM) saatlerimin çoğunu hiç yorulmaksızın harcayabiliyorken, kitapların çoğunun satın alınıp okunmama nedeninin bu platformda paylaşılma hevesi, kendini kültürlü gibi pazarlama sanrısı olduğu çok açıkken, kimse içeriğini bilmez ama kapağını bilirken, herkes iç mimar, dekorasyon uzmanı, çok iyi fotoşopçu ve fotoğrafçı iken ben, neden dilde ısrar edeyim, ediyorum? Bu insanlar neden bunu kabullenemiyor bilmiyorum. Konuşmaya mecali olmayanların, olmayacakların, iki satır okuyamayacakların, düzenli ve sürekli asalaklaştırma merkeziyle hayatımızı elimizde tutanların, hiç merak etmezken, elimde somut bir fotoğraf albümüyle çıkagelsem "beğen"meyeceklerin, önemsemeyeceklerin, yorum yapmayacakların, dijital olanı sadece beni tanıyan başkaları da görebilecek-OLUR DA BEN DA ONA İADE-İ ZİYARET YAPARIM diye kendini gösterme çabası içerisine girmesinin anlamı nedir? Fotoğrafta beni beğenir, bana yorum yaparken bile kendini gösterme çabasıdır bu. Şu dediklerimi gerçek hayatta dinlemeyecek olup, yazılı halde önüne sunulunca okuyacak olanlar da aynı şekilde: "Bak, sana önem veriyorum ve yazını okudum ve gelip gerçek hayatta yüz yüze seninle bu konuyu tartışacağız, bak ben ne kadar da ilgili ve ne kadar da iyi bir insanım, hayatında benim gibi birileri olduğu için kendini şanslı saymalısın" sanrısından başka nedir, NEDİR Kİ?




Şuradaki mavili amca ile çubuklu anne mesela, kuşak farkından mı yoksa başka bir şeyden mi bilemiyorum, bu böyledir de diyemem, kestirip atamam (çünkü benle babam olsa örneğin, elinde telefon olan babam olabilirdi) doğrusu bu, maçı izleyin, sevinci paylaşın vb. şeyler de demiyorum ama herkesin yaptığını yapmıyorLAR. Burası oldukça mühim. Aynı onlar gibi değilLER, meselenin dışında bir uyumsuz ama insani olan belki de bu. Ve dahası canlı, ve dahası orada. Elinde belki belge yok ama, orada. Onlar orada değil. Orada olmak bizim işimiz, "orada" olmak değil. Sanırım mesele, biraz da bu.

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Notlar, Şarkılar, Arkadaşlar - Kısa Kısa #23



*Bazı notlar alıyorum, bu da yeni bir öykü yazacağımın habercisi. Buraya koyacağım kimilerini ki unutmayayım veya -nin ise ne kadar anlamsız olduklarını baktıkça hatırlayayım diye.
Birini şiir gibi almışım, pikniklerden bahsediyorum sanırım:

"Bizde örtüyü ben getirirdim
Anca saça atılan renk olabildim
Gerisi unutuldu gitti"

Yeşil bir not, kırmızı üzerine.

*Genelde aldığım notların, neyi hatırlatması gerektiğini unutuyorum, bu bazen sakladığım eşyalarda da vuku buluyor: Bunun için düzenli yazmaya ihtiyaç var. Öteki notlarıma bakınca bunu fark ettim.

*"Dağıtır gecelerim sarışınlığını."

*İstanbul'a döndüğümden beri hemen hep aynı şeyleri giyip dışarıya çıkıyorum bu takıntı mıdır?
İstanbul'a döndüğümden beri hemen hep farklı insanlarla buluştuğumdan hemen hep aynı şeyleri giyebiliyorum.
İstanbul'a döndüğümden beri hemen hep aynı şeyleri giymeyi ve hemen hep başka insanlarla buluşmayı seviyorum.

*Bu buluşmalardan birinde -hatta belki de görüşme treninin ilk vagonu kendisidir, ki bu da birkaç hafta önceye tekabül ediyor- bi' arkadaşımla buluştuk. Yine aynı şeyleri mi giymiştim çok hatırlamıyorum. Nasıl oldu bilmem -bunun küçük bi' kardeşi var diye belki de- yeni jenerasyonun her şeyi biraz bilip, hiçbir şeyi tam manasıyla bilememesi üzerine laflamıştık. Onların tam tersi olduğumu söylemiştim. Sadece bildiğim konulardan konuştuğum için bilge bir insan bile görülebiliyorum kimilerince diye de eklemiş idim. Oysa ekonomi konuşsak sözgelimi, sıkılırım bile. Hukuk konuşsak, inanmam. Gerçi bahanelerim varmış -oh, ne iyi. Sonra, o kadar çok ve aynı şeylerin üzerinde ve üzerine dolaylı şekillerde, o kadar saatlerce konuştuk ki, yatma zamanı gelmiş, -idi. Hafta içi böyle zorluklarla doluydu. Unutmuşum. (Eh, bana kolay tabii ki unutmak.)
Efendime söyleyeyim, bu yutıb jenerasyonu hakkında atıp tuttuktan sonra bir başka arkadaşımla buluştum. Artık ertesi günü müydü, yoksa birkaç gün veya hafta sonrası mıydı, yine tam hatırlayamıyorum. (Notlarda bunlar yazmıyor.) Bana birkaç saat sonrası gibi gelmişti o an, yani o sözleri ağzından dökerken suratının aldığı hâli gözümle görebildiğim o an. Bu sefer, o sevdiğim şeyleri giyinmiştim fikrimce.
Herkesin -ama en çok kendimin- yaptığı işi eleştirdiğim bir gündü, sıradandı anlayacağınız. Düşünen herkesin söyleyebileceği şeyleri sıralıyordum peş peşe. Aslında HER şeyin gereksiz pahalı olduğu için, gereksiz HERkese fazla maaş ödendiğinden, yani bu koca fabrikalarda, koca sözümona "center"larda, oradan oraya gezip-boy gösterenlerin veya hiçbir şekilde çalışmayıp, olsa olsa ayın belki 5 günü çalışan bir işçi için ödenen -atıyorum- 3 bin lira ne kadar fazla ya da normal standartlarda ise, işte domatesin de buna bağlı olarak aslında pahalı olmadığından söz ediyordum. "Hiçbir işe yaramayıp, ya da çokçok çok basit bir iş yapıp, bunu sanki inanılmaz zor bir işmişçesine satanlara bu kadar para ödeniyorsa, o domates 20 lira bile olsa bana normal gelir"den vs. bahsediyordum yani. Temelde sorun, gerçekten "iş" yapan insana çok az para ödenmesidir diyordum. Bir amele sözgelimi, yevmiye ile çalışırken, parfümüne ve üstbaşına çok özen gösteren berikine ötekinin kazandığının 5 katı para verilmesinin ASLINDA temel sorun olduğundan, aracının aracısının gününü gün etmesinin, o kazandığı paranın bana gereksiz ve fazla gelmesinden bahis etmekte idim. Sonra birden olay birebir aktarıyorum şöyle gelişti:

"Ya, sen ne kadar bilmediğin şeyler hakkında konuşuyorsun ya, her şeyi ne kadar küçümsüyor, ne kadar kolay atıp tutabiliyorsun ya..."

Ve buna benzer yalar ile bağlanan, aslında tatlı gözükmeye çalışıp, biraz biraz taşlayan bir kişiliğe büründü karşımdaki, ondan öncesi güzeldi oysa. O daha birkaç saat önce eleştirdiğim (benim zaman algıma göre) yutıb jenerasyonundan farkın yok diyordu bana yani. Eh, ben de bildiğim en iyi şeyi yaptım ve ruhen oradan uçtum. Kendimi bu şekilde olmadığıma dair ifade edemezdim, anlayamazdı, anlamayacaktı. Bunca konuşmamdan çıkardığı onun işine saygısızlık ettiğimdi. Üzüldüm. Öğrendim ki, insanların ailesi ve işi hakkında yalnızca kendileri atıp tutabilir. İnsanlar sevdiklerini öylesine gözü kara sevmeye, sanki kusursuzlarmışcasına sevmeye alışmışlardır ki, azıcık bile eleştirilmesi, bitirir onları. Ve sizi de.

*Bu ilk buluştuğum arkadaş, bu blogu bildiğini bildiğim üç beş kişiden biri. Mızlı'dan sonraki ilk öykü okuyucum ya da Mızlı ve Arda ve Ünal'dan sonra. Eskiden öykü hayatımın çokça içinde olduğu, şimdilerde ise olamadığı için üzüldüğünden okumuyormuş. (Ben de ona anlatırken bazı olayları, burada bahsi geçen seneler içinde, o gün sanki ilk defa duyuyormuşçasına tepki verdiğinde azıcık şaşırmıştım, meğer nedeni buymuş.) Çünkü bu öykücülük olaylarının (bu kadar mı küçümsemek uğraştığı şeyi yareppimciğim) ta en başından beri kendisi de vardı. Sonra ben neye darılıp da ona öykülerimi göndermemeye başlamıştım tam bilmiyorum -kesin gereksiz bir şeydi- ama artık benim öykülerim hakkında düşüncelerine mi inancım kalmamıştı, yoksa onun edebiyat bilgisine mi ihtiyacım bunu da pek kestiremiyorum şu ara; ancak bildiğim tek şey, ona artık öykü göndermeyeceğim, aslında yalnızca ona değil, kimseye öykü göndermeyeceğimdi. Bunu da bir öykü hariç tamamen başardık. Şimdilerde yenisi çıkacak diyorlar, vallahi basar mı o dergi bilmem. Ben yeniden öykü yazma güdüsünün geldiğine bakarım, ki bu çok mühim.

*Yine bu üstteki arkadaşla konuşuyoruz. Bir arkadaşımla iddiaya girdim diyorum, baya içkisine esasında, şöyle diyor:

"Aaa, sen böyle gözü kara hareketler yapar mıydın ya, hayret."

Ya gerçekten ben kendimi hiç tanımıyorum ya bu insanlar beni hiç tanımıyor. Evvela, o anda yanımda olsa, veya bu olay birkaç sene önce olsa, omuzlarından tutup sarsar ve sarsma işlemi devam ederken şunları derdim heceleyerek: "YA BEN Mİ HİÇ GÖZÜ KARA HAREKETLER YAPMAM YA, BEN Mİ?" Ama diyemedim elbette. Benim bütün hayatım gözü kara hareketler yapmamdan ötürü ilerleyemedi be, sen ne konuşuyorsun dillidüdük diye de eklerdim bilebelki. Ayrıca ne zamandır içkisine iddiaya girmek göz kara hareket oluyormuş ya. Neyse. Okumuyormuş ya, artık salla salla dur arkasından kkkkk.

*"Ben, seni herkeslerden, daha daha iyi tanırım.
Hem ben, sana herkeslerden daha daha iyi bakarım.
Daha daha iyi bakarım."

*Musticiğim seni de özledik.

*O konuşma bana üstteki şarkıyı, bu şarkı da yutıb'a Sezen'in Seni Yerler'ini çağrıştırıyor imiş. Bence yutıbın bilinçakışı daha anlaşılır. Benimki biraz...
Leş.

*Artık açık ilişki yaşayacakmış haspam. Örnek verdiği kişiler Kristeva ile Sollers. Kitabını okumuş, işte evlilik böyle olmalıymış. Diyemedim ki, sen bir boksun onlar nere, senin salak sevgilin ile sen nere... Çocuğun da o halde bir (1) annesi olmasın, insanın bir (1) karısı yahut kocası olmuyorsa; hepsi emzirsin, hepsi yedirsin, hepsi oynasın, her gün başka birinin yanında uyansın, ve hepsine aşık veya hepsinden tiksinen bir (1) çocuk dünyaya gelsin ve bu dünyada büyüsün, hepsi hemen her şeyi yapsın. Neden bir tane olsun ki, niye birine bağlı yetişelim ki, bu hakkı çocuktan niye alıyoruz hem, biz kim oluyoruz ki alt tarafı seviştik ve çocuk belirdi, ne bu yani? Böyle uzatıp, bunun yanlış olduğuna onu inandırmak istemedim. Asalak gibi yaşasın dedim, bununla ise arkadaşlığımı kestim. İkinci bir emre kadar. O salak sevgilisinden ayrılana değgin. Edebiyat bilen (hadi bilen demeyelim de -ı takip eden) arkadaşlarla da bundan görüşmüyorum.

*Sanırım hiç arkadaşım kalmayacak sonunda.

*Şu yukarıdaki salaklıkla, erkek çocuğa cinsiyet ayrımı olmadığını öğretmek adına etek giydirip okula gönderen salak kuzeyli ebeveynler ve şu ara trans bebek üretmekle meşgul Barbie yönetcileri kafası yarışır. Dünyanın çivisini filan bu işleri bırakalım, düpedüz boku çıktı artık kabullenelim.

*Eskiden bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum diyenlere gülüp geçiyordum, şimdilerde onlara hak vermeye başladım sanırım.

*Zaman geçmiyor, zaman yalan mı?

Yine karşılaşırız dünya küçük, aşkın büyük.

Bana bunları o ellerle mi yazdın

Voltalar atıyorlar, içimde pişmanlıklar.

Adı biraz ergence olsa da (gerçi bu albüm çıktığında Yaşar 26 yaşındaymış, eh bu yaştan küçükken yazılan hemen her şeyde de birtakım ergenliklerle birlikte büyük şairanelikler de mevcuttur -hele hele 90'lı yıllarda) yukarıda yazdığımız gibi gibi gibi gibi sözleri olan şu şarkıyı yalnızca -neredeyse gün be gün tutkum haline gelen kadın sesinden, bir kadın vokalden dinlemek isterdim ama bunca "büyük" laflar, zannediyorum hiçbir kadının kullanmak istemeyeceği, kullanamayacağı sözler olduğu için olsa gerek, şarkının adının yanına yutıbda cover yazınca bulabildiğim tek kadın sesini içeren video'ya yine Yaşar'ın kendisi de dahildi. Sadece Demet'ten dinlemeyi ise çok çok isterim.



*Yukarıda birtakım cinsiyetçilikler mevcut.

*Kendime not, kaybetme diye yazıyor, böyle altı çizili. Buraya yazayım da kaybetmeyeyim bari, keh keh:

"COŞKULU.
ENERJİK
DİNAMİK.
CANLI."

*Başka bir not:

"-Ellerim yamuk.
-Peki, ayakların nasıl?"

Yine hangi fantazyanın esiri iken yazdım acaba.

*Size önceleri anlattığım, nerede anlattığımı hatırlamadığım, bir başka arkadaşımın dediği gibi sisteme dahil olarak, bir şeyler yapalım dedik, para kazanırız hem vs. O da olmadı. Sorular çalışmadığımız yerlerden geldi. Zaten şansına bu kadar güvenmek bütün bu olanlara rağmen hayatındaki,
Biraz da ahmâklıktı be'olm.

*Şansını fazla zorladın, ben de insanım sonuçtaaaağğğğ.




*Burada "ben de delirebilirdim" diyor ya, sonra Candan'ın hemen "gözün aydın, ben de delirdim bak en sonunda" lafı geliyor kulağıma, peşisıra. Niye bilmem.

*Aybüke Yalçın ve Necmettin Yılmaz'ı katledenlere hümanist yaklaşamam. Aybüke için bir senedir üzülüyorum. Necmettinciğim arada kaynıyor sanırım. Buraya yazdım unutmamak için. Daha doğrusu notlarımda vardı ve buraya geçirdim. Aybüke'yi unutma diyorum kendime sürekli.
Ne devlet ama, öğretmenlerini bile koruyamıyor.

*Diğer not:

"Gerçeğin yüzü buruşturması."

Bunu o deli hocamın derslerinden birinde yazmıştım gibi hatırlıyorum.
Hangi psikanalist demiş, onu araştırmak için. Ama internete yazınca bir şey elde edemedim.
Üzerinde Adorno'dan bir alıntı var, ama bu lafı Adorno'nun edeceğini sanmam; hem Adorno psikanalist de değil.
Neyse.

*Birine de saçma sapan "Erotizm" yazmışım, sağ alt çaprazına da "Fuşya" kelimesi, mini-mini. Ne demek ulan bu!

*Başkası: "Şüphe duymadan inanmak putperestliktir."

*Artık bunları ne yapacaksam... Yaşlı zümreden topladıklarım, kafada yaşlı birini yazma da var demek:

"Ayı idi, uyu idi, erim idi ya,
Çalı idi, çırpı idi, evim idi ya!"

"Tuttuğumu koparırdım eskiden, şimdi tutamıyorum bile!"

"Gönül dost ister, kahve bahane!"

*Hep ünlemli cümleler.

*Mor dükkanında Mustafa abiyi gördüm, bıyık altından beni görünce gülümserdi. Ben migros ineğine sarılırdım, sıcakta da olsa sarılmaktan hiç sıkılmazdı. Göbeğini kavrayamayacak, boynuna erişemeyecek kadar küçük olduğum zamanlardı. Girişte her daim beni beklerdi. Milkacığım.

*Bu biraz kendime yazdığım geçiş yazısı gibi oldu. Bir sonraki yazıda Leylâ Erbil ağırlıklı edebiyattan bahsetmeyi umuyorum. Ancak takipçiler bilir ki, hep böyle şeyleri umar bu Martin, ama bahsetmez kimi zaman.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Son Bir Mor Tombala Yemeği



6 sene sonra okumak istediğim şu cılız kitabı elime alıyorum. Okuyorum. Okudum hatta.
Ne de çok şey değişmiş, ben okumayı öğrenmişim bu süre zarfında. Diyorum. Hatta dedim.
Bu sıska kitabı benden önce de kimileri okumuş, altını çizmiş. Eğer altı çizili kitap bulursam ben de çiziyorum. Yanına-köşesine, çiçekler, kelebekler, kalpler, bebekler hatta yıldızlar bile koyuyorum. Ama çizili değilse de çizmek istemiyorum. Birinin ilki olmak gibi. İşte orada anlıyorum okumayı öğrendiğimi. Bir kitap ne kadar güzel okunabilirse, o kitabın hakkı ne kadar verilebilirse işte o kadar güzel okuyor ve o kadar hakkını veriyorum. Benden daha fazla ilgi ile onu okuyabilecek birinin imkânsız olacağına neredeyse onu inandırmak istercesine, her şeyiyle onu okuyorum. Salt bana verileni okuyorum, yazar benden önce nerelerdeymiş, aman da aman özel hayatı nasılmış değil, verileni okuyor, silineni anlıyor, yazılmayanda kendisini buluyorum.
Benden önce kitap başkasına hediye alınmış. Üzerine çok güzel bir atıf yazmış hediyeyi veren. Kim bilir ne duygularla almıştı, kim bilir ne duygularla yazmıştı ve kim bilir ne duygularla vermişti bunu. Ah benim güzelim... Hediye verilen ise satmış kitabı. Sonra, ben almışım. İthaf o kadar güzel ve o kadar güzel bir el yazısı ile yazılmış ki... Bu kadar güzel yazamayacağım tamam eyvallah da, böylesi afili r'lere, a'lara, 4'lere, k'lere ne gerek vardı şimdi? Kimden yüz buluyorlardı? El yazılarını veya böylesini birkaç seneye göremeyeceğim için üzülür halde buluyorum kendimi. Hatta buldum.
Kahroluyorum. Kahroldum hatta.
İnsanlar benim duygularımı abartılı buluyor, korkuyor.
El yazısı hüznü kaplamış içimi. Anneannemlerde, o koca bayram yemeği yenen masanın üzeri meyhane örtüsü ile serili. Ben varım diye. Leke tutmaz, keşke tutsa dersin ama tutmaz işte.. Fi-fiiift, silinir gider... Onun üzerinde ilk harita-metoduma yazıyorum, inci gibi, kırmızı kalemim de var. Johann, herkesinki Faber. Kıç tarafına doğru beyaz şeritler var benimkinde. O kadar güzel yazmaya çalışırken defterin kenarlarını öldürüyorum. Öldürüyorum, öldürüyorum. O deftere neler yazıyorum güzel yazmaya çalışarak bilmiyorum, sadece güzel yazmaya mı çalışıyorum? Soruyorum, kimse hatırlamıyor. Soruyorum, ölmüşler. Bir resimde yaşıyorlar. Fotoğraf değil, bir resim. Mor bir koltuğun üstünde, mor bir gecede, tombala oynamışlar. Son tombala yemeği. Ben gene yokum. Ben ner'deyim? Ortadaki ölmüş. Beyaz. Üzerinde kendine ördüğü takımı var, sadece şık olmak istediği günlerde giydiği. Biri daha ölmüş. Hiç önemsemediğinden, daha doğrusu hep dürüst olduğundan, dürüst kalabildiğinden, sahtekârlığı beceremediğinden, pijamalı. Biri ise ölümden dönmüş, kıvırcık. Öteki ise öbürünün kopyası -kendi inkâr etse de- ve yaşıyor. Sıska. Mor bir resimde yaşıyor. Bir yarım ve bir tam. Ama fotoğraf 4 kişi. Mor bir resimde beraber yaşıyorlar. Ben ner'deyim?
Kitabı hediye eden kimmiş bilmiyorum, adının baş harfi S. Belki de F. Çok afili yazısını çözemiyorum. Yalnız pek de anlamıyormuş kitabı hediye ettiği edebiyattan. Sadece çok bariz aforizmaların altını çizmiş enayi, duygu yoğunluğu bildiren cümleleri. Oysa, o yüzde salak bi' şekilde tebessüm yaratan "an"ları, canım sinematografileri çizmemiş çizememiş, görememiş. Üzülüyorum S'ye. Ya da F'ye. Hiç anlamayacak birine değer vermiş diyorum. O gizli yerlerde edebiyat ve yazar daha çok oysa. O da kendine yakışanı yapıp atmış işte. Diyorum. Hatta dedim.
Ben işte tam da böyle satırların çizerken altını, mutluluk hormonu salgılıyorum. Ben mutlu olduğum yere kaçmışım demek. Hemen de kaçmışım. Demek oradaymışım. 6 sene beklediğim birine kavuşmuşum. 6 ay bekleyemeyenlere selam çakıyorum. Askerlik de 6 ay diyorum. Yalanlar 6 ay sürer ve sevgiler de. Yalan ile sevgiler arasında bir bağ var diyorum. 6 ay boyunca kitap okuduğum için biri beni sevsin istiyorum. Beni 6 ay boyunca her gün sevse diyorum. Kitaplarla sevgililer arasında da böyle bir ilişki var diyorum. Hatta dedim.

Ben ner'deyim?

1 sene önce gene bugünlerde veya bu aylarda sesli mesajlar atıyordum yine bir Candan konserinden. Gene bir Candan konserinden sonra buradayım. Geçen sene ne de mutluydum bugünlerde... Her şey olağanca berrak idi sanki. Her şey çarşaf gibiydi, serili, aklım, başım, hayatım. Yerindeydi, değil de plandaydı. Bundan sonra bu olacak, şundan sonra şu, ve böyle böyle gidecek. Böyle gelmiş, böyle gidecek. Candan çok güzel "Dağlar Dağlar" söylüyor konserde. Beşinciye üst üste gidiyoruz. Candan gibi birini unutmaya çalışıyorum, ama her sene görüyorum onu. Yarım mor fotoğraf ve ben. Gitmişiz. Onlar yanımda mı, emin olamıyorum. Bu sene sürpriz yok, diyorum. Hatta dedim.
Yine de Candan çok güzel Dağlar Dağlar söylüyor.

Ellerimle büyüttüğüm 
Solar iken dirilttiğim...

diyor.

Ölüler sarıyor etrafımı. Ağlamaya başlıyoruz Sensizlik çalarken. Daha önce bu şarkının ölen birisini hatırlattığını düşünmemiştik diyoruz. Hatta dedik.

Çiçeğimi kopardın sen
Ellere verdin

diyor.

Travis de güzel söylüyordu 3 hafta önce, diyoruz. Hatta dedik:



Candan sonunda sürprizini yapıyor. Dağlar Dağlar kadar güzel Fesupanallah yorumuyla. Çok değişik bir versiyon ile. Çok güzel söylüyor. Bu sene yavan geçti diyoruz, hatta dedik. Seneye diye sözleşiyoruz. Mor ölüler diyarında onları bırakıp-selamlıyoruz, Candan'ı unutamayacağımızı kabulleniyoruz:

Alemiiiiiinnn keyfiiiiiiii yeriiiiiinnndeeeğğğğ
Yine maşallaaah



Not: Burası PSM filan da değil yani, ya da Black Box. Açıkhava. Öyle işte.

13 Mayıs 2018 Pazar

Birini Tanımak Üzerine --bi' Proust Yazgısı



Proust'u okumaya çok var.

Proust'u okumaya ve onu hakkını vererek okumaya hâlâ çok var. Okuyup anladıklarını, hakkını verebildiklerini düşünenler önünde saygıyla eğilsem de kendim için çok var.

Zaman var.

Okuma eyleminde en mühim şey de bu zannedersem, okudukça, neyi okumanın zamanı olduğunu, neyi şu anda anlayamayacağını, neyi tekrar okumanın zamanın gelip geçtiğini kestirmek, kestirebilmek ve eleyici ve disiplinli bir okuma çalışması yapabilmek.... Örnek okur biraz da budur aslında.

Zamanı yakalayan Proust da okunacak kitaplarını seçerken demiyor belki şu alttakini ama, ben kelimelerin çeviri olmasına rağmen sadece ritmi için bile canımı verir, Cioran'a selam ederim:

"Birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir."

Genette gelsin bizi kurtarsın! Nur içinde yat güzel adam, ölmeden önce seni tanımak acayip güzeldi. Bu da ölümün habercisiydi zaten!

Zaman yok.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Aşk Hakkında #2 - Bilmediklerimiz veya Sormaya Cesaret Edemediklerimiz



Geceleri düşünüyorum, yatmadan önce: Çeşitli dansları, umumiyetle aç yattığımdan şu anda olsadayesem yemeklerini, son bir kere görmek için neler vermezdim dediklerimi, ergenlik yıllarımı, herhangi bi' filmdeki o sahneyi, bir şarkı sözünü, yazdığım yazıdaki -artık ezberlediğim için- canımı sıkan mendebur suratlı o kelimeyi, bir virgülün, o canı çıkacası virgülün, o karakterin adından sonra gelmesinin biçimsizliğini... Neyse, dün gece de bu yazı serisinin özensiz ismi kafama takıldı: "Aşk Hakkında". Düşününce (ki düşündüm) çok iddialı ama fazlasıyla sıkıcı olmuş. Sonra aklıma başlığı değiştirmek geldi: "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Sormaya Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bildiklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz" ve bunların türlü kombinasyonlarından biri ile. Sonra, takıntılılık bu ya, dedim ben bunu duydum, duydum yani bu ismi. Kesinlikle duydum, kim bilir hangi aptal kitabın başlığı filan diye kendimi ve beyin kıvrımlarımı topa bile tuttum. (Bunu en çok öykü yazarken, yeni bir fikir aklıma gelince yaparım, yani bunu bir yerde okumadığıma emin miyim, farkında olmadan -belki de bile bile unutarak- birinden bir şey mi aşırıyorum gibi gibi.)

Velhasılı buldum, neredeyse 10 sene önce okuduğum -ve büyük ihtimalle de sattığım- Woody Allen'ın denemelerinden oluşan şu kitap imiş: Seks hakkında bilmek isteyip de sormaya asla cesaret edemedikleriniz.  Çok çok açık ki, bu başlık benim bulmaya çalıştığım başlıktan daha enfes: "Bildiklerimiz" veya "Bilmediklerimiz" yerine, "Bilmek İstemek" veya bizim şeklimizle "Bilmemek İstemek" kullanılabilirdi. Aşk Hakkında Bilmemek İstediklerimiz ise hem biçim hem içerik itibariyle başlı başına leziz olabilirdi. Ve zannediyorsam 91 yılında basılan kitap için, son zamanlarda genç kızlarımızın diline takılan "asla" kelimesi ile birleşerek başlıksal(?) anlamda muhteşemini tamamlaması... Hayat zaten kendi muhteşemlerimizi tamamlama sanatı. Tamamlayabilmeye çalışma oyunu.

İyi dedim bu, buymuş bizim olay. Değiştirsem mi, hem daha ikinciyi bile yazmadım, ki değiştirsem kim fark edecek tanrı aşkına kuzen dedim kendime, ne ki bu? Nedir bu her şeye ama her şeye, ama herkese istemeseler bile yüklediğin bu mânâ. Daha geçenlerde Bilge okudukça seni anıyorum, seni özlüyorum diyorum bir arkadaşıma. Hiç de görmemişim ya, kelimelerini özlüyorum sanırım, o dostluğunu, bana her defasında cevap atmasını, bütün o içimdeki her şeye olan nefreti yumuşatmasını. Tanısam kendisini de hemen bağrıma basar ve yatmadan önce özlerim biliyorum. Ama kıskanırım da, o yüzden tanımak istemem insanları. Özellikle benden daha çok sevdikleri olunca, hiç ilgilenmezler artık düşüncelerimle, oysa onlar sadece onları bekler+ler. Kimi düşünceler Bilgesever'i, kimi düşünceler futbolseveri, kimileri ise hayatseveri. Ben çünkü onların değil'iyim. Belki muhalefet'iyim. Ama biz anca böyle güzeliz, ve fikrimce ancak böyle kalabiliriz. Birbirimizi var eden, hep bu denge'dir. Benim denge'mi bozmayınız. Ey kesme işaretleri, sizin de artık anlamınız belli, bozuyorum sizleri şimdi, bozul bozul bozul. Om mani padme hum, om mani padme hum, om mani padme hum, kıştak kıştak, aslankaçparaparapom. GÖNLÜMÜ PUT SANIP KIRAN KİM?

İkimiz birden sevinebiliriz.
Delilik bununla başlamak şiire, devamını okumaya gerek yok.

O değilmiş aradığım. Onca dualar ve düşünceler arasında huzurlu uyuyamadım. Aradım taradım. Değil 10 yıl, daha alalı 10 ay olmamış kitap düştü önüme. Hani yıllar önce İsviçreli yazarın kitabı düşmüştü ya, heh, işte onun gibi. Bu onun gibi ilk anlamıyla "düşmedi" ama, dua ile, büyü ile, simya ile geldi karşıma - Frollo yardım etti, seni çok severim kardeşim Frollo, ama seni çok da sevemem Frollo bana büyü yapmadın, büyüle beni Frollo. Canım Frollo. Elbette yine bizimkinden en az yirmi gömlek güzel bir başlıkla düştü hem de: Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şey. Bir ara yönetmen olacaktık. Belki de o zamanlar mı listeme almıştım, bilmem; ama 10 ay olmamışken siparişini verip atmıştım. 10 aydan az. Yakında 10 ay da olur bu gidişle. Zizek'i bile atmıştım köşeye. Kimdir o denge'ler. Neler yapabilirsiniz kediler, pencereyi açık bırakmışım girmişsiniz işte. Yoksunuz aslında. Romeo nekrofilidir.

Bu yazıda aslında aşık olunanın tarafını ve terk edileni inceleyecektik. Oysa ne de güzel cümlelerim vardı, bir bir gittiler, inecek var dediler indiler. Güzel alıntılarım, anlatılarım, fotoğraflarım, fotoğraflarımız vardı. Bir sil tuşuna bakması artık onları acayip kılan. Çekmesi kadar silmesi de kolay. Çek. Çek. Sil. Sil. Bitti. Fotoğrafın güzel çıkmaması gibi bir ihtimalin olmadığı, onu yırtmanın veya yakmanın müthiş bir eylem ve güç gerektirdiği zamandan bir tuşa. Bir tuşa bir tuşa bu hale geldik. Bir tuşa indirgenen aşk hayatlarımız, bir tuşla beş kuş vuran ötekiler, bir kuşu incitmemeye çalışan bizler, kuş vuran sıkılgan şiirler, ataride köpeğin getirdiği kuşlar. İşleyemedik. İşleyemedik ve ben bunlardan bahsettim.

Türlü kötü yorumlara, ve puanlamalara rağmen, ısrarla izlediğim, çünkü her şeye rağmen yazarı ve edebiyatı seviyoruz biz, "Total Eclipse" filminde, Arthur Rimbaud'ya şunu söyletir, Christopher Hampton:

    "THE ONLY UNBEARABLE THING IS THAT NOTHING IS                                                        UNBEARABLE"

Usta insanlar bütün o söylediğim, işte "seni mi bekleyecek, narsist sevilen, sonsuza dek sevmek, seni niye beklemek, bütün o aşk masalı vıdı. vıdı." ettiklerim, canımı sıkan insan sözcükleri, o dilleri, o asla ne söylediğini bilmez umarız vahşi acıtan yırtıcı virgülsüz dillere, işte bunları Rimbaud'ya söyleten Hampton tastamam sanatçıdır. O görece(k)ötüfilm de böylece boşa geçmemiştir. Geçen saatler sana bir şeyler söyletmiştir, hep düşündüğün, içini sıkan, seni batıran şeylerin bir çırpıda söylenişidir hem de bu.

Bu belalı dünyada en dayanılmaz şey, dayanılmayacak hiçbir şeyin olmamasıdır. Çünkü Bergson zamanı üçe böler, üzerine fırlatılmışlık gelir, Einstein dördüncü boyutu açar, Dark'lar başka zamana yolculuk eder. Dayanılmaz olanın olmamasıdır insanlığı bitiren. Ve de seni. Bir şey için, onu unutamamacasına yaşamaktır. Tek bir şey bile olsa hissetmektir. Ve bunu bırakınca, anılar yavaş yavaş silinmeye başlayınca bunu söyletir işte sana. Kalkıp gidince, şiirler bitince, artık yazmak istemeyince bütün bunların önce dayanılmaz gelmesi, ama kontrollü salaklaştırma mekanizması yönetim kurulu üyesi olmanızdan ötürü hepsinin de gayet dayanılır olmasıdır mesele. Nefes almayı özel bir güç gerektirmeden gerçekleştiren bir beyinden bahsediyoruz. Bugün o öbür gün öteki, sonra bir başkası. Şu zamana dek dayandıklarımıza bir bakın. Size yalvarıyorum bir bakın. Hepsine, ama hepsine. Hangisi dayanılır gibiydi? O okula gitmek, o leş suratlı hocayı görmek, ilk ayrılık, o sabaha dek onca içtikten sonra erken kalkmanız, anneyi kaybetmek, çocuğu kaybetmek. Hangisini unutmadınız? Yahut şöyle diyelim, hangisiyle yaşamaya alışmadınız. Alışmak. Alışmak. Kamşıla, kamşıla, kamşıla. İşte benim için, Hamton'a göre Rimbaud için dayanılmaz olan budur. Dayanılmaz olanın ise, mutlak hazzın tek başına karşılandığı ölüm ile sona erecek olması bile bir kurtuluştur. Ölüm kurtuluştur. Artık dayanamamak ama gene mutlu olmak için bir kaçış. Kaçışçılık. Kaçışçılıkçık. Kopparito, korroinotto, kantare, kossolonitot, laşantimi. Dayanılmaz olan işte budur. Kendini öldürme isteğinin bile ardında yatan kurtulma isteği.








28 Nisan 2018 Cumartesi

Aşk Hakkında #1 - Sonsuzluk ve Bir Gün veya Anna'nın Mektubu



Aşk hakkında hepimiz konuşuruz ve çoğunluğumuz da aşkı sever (hem aşkı hem de aşk hakkında konuşmayı sevenler de pek tabii ki mevcuttur), peki ya bitmeyen aşkı? Bir türlü içinden atılamayan aşkı? Hepimiz sever miyiz, hepimiz ondan konuşuruz ama gerçekten sever miyiz? Düşününce, "sonsuza dek" sürecek olan aşk hepimizin düşlediği ve kimimizin çoktan milyonlarca kez sözünü bile verdiği, çocukken türlü masallarla zihnimize kazınan, hayallenen, beklenen, özlenen, hissedilmek istenen -biraz kaba tabirle- bir formdur. Aşk, size daha ömrünüzün başında sunulur ve siz de ona uygun olarak -tam da böyle olmaması gerekirken- aşkı ararsınız. Sunulan aşk ile çevrenizde olan-biten aşklar (ana-babaların veya akraba ve arkadaşların) ise çatışmayı yaratanlardır. Tüm bunlara rağmen hayatınızın ilk aşkına dek (ki bu da bir başka sanrıdır, ilk aşk olan umumiyetle "ilk" değildir, ondan sonrasında gelecek olanlardan biridir) size o öyküleri anlatılmış olanları arar-durursunuz. Bu elbette bir yanılgıdır. (Yanılgı mıdır?) Bazen bulduğunuzu sanır, hemen ardı arkası kesilmeyen büyük yeminler etmeye başlarsınız o sanrı içinde ve gün gelir ayılıp-ayrılırdığınızda o yeminlere ne olur?

Bekleyelim.

Şiirde de geçen giden mi-kalan mı terk edendir sorunsalı gibidir tam da ilişki içinde kurtarılmayı ve saygıyı hak eden aşk. Kalmak kolaydır. Tüm çilelere rağmen kolaydır. Çünkü aksiyonu gerçekleştirmez, dahası bir aksiyon gerektirmez. Hep pasiftir. Ama dipsiz bir kuyuya, o karanlık boşluğa görünmez bir el tarafından çekilirken, ölürken kalmak kolay mıdır? Kalınca yapılacak olan eziyet evla mıdır? Bir ayrılıkta, nedense terk edilen taraf hep rahattır, hep narsisttir; geri dönene kolayca burun kıvırabilme cürretini cebinde taşır. Çünkü âşık olunan narsistin egosu zedelenmiştir; çünkü gözü dönmüş narsist gidenin ondan dahabilmemneolan başkaları için gittiğini sanır. Bebekken anlatılan aşk öyküsünden fazlasıyla etkilenmiş bu arzu nesnesi, gideni suçlamaya ve kendi zedelenen egosunu da düzeltme uğraşına girişir. Lakin her daim başkaları için gitmez âşık, hatta çoğu zaman gitmez eğer hâlâ âşıksa. Giden âşık, kendini bulmak, aşığında onulmaz yaralar açmamak, onu da kendi gibi öldürmemek için gider. Sonsuzluk için gider. Sonsuzluk ve bir gün için gider. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi arzu elde edildiğinde kaybolandır. Sonsuz olması için bir şeyin, bu meselede âşığın, mutlak surette önce kendisini bulması, ve unutulan benliğini var etmesi lazım gelir.

Ama bütün bu bebeklikten enjekte edilen sonsuza dek palavralarını dile getirirken âşık olduğunuzun artık size aşık olmama ihtimalini, ya da aşığınızın bir gün ölebileceğini yahut sizin sonsuzluğunuzun kısa süre içinde bitebileceğini veveya sizin sonsuzluğunuz ile âşık olduğunuz bireyin sonsuzluğunun bir kesişim kümesi olamayabileceğini de kesinlikle düşünmeyiz. Tüm bunları düşünen (daha doğrusu düşünmeyen) içinse âşık olma ve âşık kalma artık imkansız kalır.

Kendi adıma birazdan paylaşacağım şu '98 yapımı filmin (Mia aioniotita kai mia mera) bütün şiirselliği ile (Evet, kimilerine göre bu film, bir film olarak sıkıcıdır, ama zaten de film değildir bu, bir şiirdir. Ve bazen fotoğraf ve zaman zaman da müziktir.) yazılan ve filmin tamamına yedirilen şu mektup, belki de onca tanımlamaya çalıştığımız ya da neyin olamayacağını tanımladığımız aşk'ın kelimelere dökülmüş hâlidir. Tamamını doğru bir şekilde hiçbir yerde bulamadığım için buraya koyuyorum. Ve aslında bu da demek oluyor ki ben bunları en çok kendime yazıyorum. Sizler benim iç hesaplaşmalarıma rastlantısal biçimde denk gelmiş kişilersiniz. Aşk gibi.

Efem önceden uyaralım, bundan sonrası sizi depresyona sokabilir çünkü biz şanssızlar asla şu aşağıda yazılan gibi bir aşkı hissedemeyecek veya hissettiremeyecek olan, yahut böyle bir şeyi kaleme alabilecek yetenekte olmayanlarız. (Okuyup bir de bunun için bunalıma girmeyin yani.)

Ve yazıyı da Alexandre'ın annesine sorduğu şu soru ile bitirmekte bir beis göremiyorum:
                                       

                       "İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?"



" 20 Eylül 1999.

Uyandığımda,
sen hâlâ uyumaktaydın.
Nefes alıp verişini seyrettim.
Rüya mı görüyordun, Alexandre?
Beni arıyormuş gibi elinle hafifçe yokladın.
Göz kapakların kıpırdadı, sonra yine uykuya daldın.
Gözlerinin arasından bir damla yaş geldi.
Yuvarlandı, yolculuğa çıktı.
Yan tarafta, bebekten ufak bir inilti yükseldi.
Kapı gıcırdadı.
Verandaya çıktım...
Ve ağladım.
O anın hiç bitmemesini
istemiştim!
Uçmasını engellemek için
bir kelebeği iğnelemek ister gibi!

Denize karşı yazıyorum sana,
hareketsiz, afallamış…
Ev, sıcak süt ve yaş yasemin kokuyor.
Sana yazıyorum,
Seninle konuşuyorum...
Böylece kendimi sana yakın hissediyorum…
Tehdit edilmiş hisseden ve direnen sana.
Senin yaşamını tehdit ettiğime gerçekten
inanıyor musun, Alexandre?
Oysa, yalnızca âşık bir kadınım ben

Gece sana baktım.
Uyuyor muydun, yoksa sessizce
uzanıyor muydun bilmeden.
Düşünebileceklerinden korkuyordum…
Sessiz dünyana nüfuz ederek seni ürkütmekten de.
Sonra, bedenimin konuşmasına izin verdim.
-iyi bildiğim tek lisan-

çünkü ancak o zaman tehdit edilmiş hissetmiyorsun
Yalnızca âşık bir kadınım ben Alexandre.

Kumlarda çırılçıplak yürüdüm.
Rüzgar esti...
Bir tekne geçti.
Sen, uyandıramayacağım kadar uzaktaydın.
Üzerimde hala sıcaklığını hissedebiliyordum
Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyordum.
Ah! Alexandre…
Bir an için bile olsa inanabilsem buna
Koyvererek kendimi
koca bir çığlık oluverirdim.

Bir kitap ile diğerinin arasından seni,
kaçırmaya çalışıyorum.
Hayatın yakınımızda geçiyor,
kızınla benim.
Yakınımızda...
Ama asla 'bizimle' değil.
O zaman anlıyorum işte, bir gün gideceğini.
Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor.
Ama bugün,
bugünü ver bana...
Sanki son günmüş gibi.
Bugünü bana ver!

Uzaklara, uzaklara, açık denizlere...
ada turların.
Balkonda unutulmuş gömleklerinden biri
rüzgârda dalgalanıyor.
Bir odanın gölgesine sığınmışsın...
Gecenin sesleriyle yağmalanmış...
Gözlerim kapalı sana bakıyorum.
Kulaklarım mühürlü seni dinliyorum.
Ağzım yok ama sana yalvarıyorum.


Denize karşı yazıyorum sana,
Sessiz ve sakin.
Sana yazıyorum,
seninle konuşuyorum.
Bu mektup sana ulaştığında bugünü hatırlamak istersen
Unutma
Ona gözlerim değdi
Ona ellerim dokundu
Burada seni bekliyorum,
titreyerek.
Bugünü ver bana.''