1 Şubat 2017 Çarşamba

Kronik Tatminsizlik Selamı



Yeni bir şeyler karalama zamanı.

Eğer hayattan bir şey isteyebilseydim, o da bir şeye, bir şeylere kıymet verme ihtimalimin artmasını istemek olurdu. Kıymet vermemin artması demiyorum dikkat.

Ne zaman bundan, çok değil, yirmi-otuz sene önceye ait bir film izlesem, bir şey okusam, düşünsem, o zamanın zevklerinin insana yetinme duygusu verdiğini, bir şeylerin değerinin bilinmesinin en son o zamanlarda göründüğünü düşünürüm. Size asla sığ bir şekilde "internet öcüdür, teknoloji berbat" gibi şeyler zırvalamayacağım (çünkü öyle değil, hatta çeşitli açılardan mükemmel bile)  ya da çok bilinen o İngiliz dizisindeki gibi, nereye gidiyoruz muhabbeti de yapmayacağım. Sadece en temel duygumun, belki de duygumuzun, nasıl internet sayesinde (yüzünden?) köreltildiğine dokunmak istiyorum.

En son bir arkadaşımdan da onun kıymet verdiği şeylere kıymet vermediğime dair bir azar da yedim. Çok değil, birkaç ay önce; o günden beri aslında içimde ukde. Ama yine aslında, hepsi domino işte, ne zaman başladı anlatmaya çalışayım: Yükseklisans için birtakım testlere girmek zorundaydım, ve bilgisayar karşısındaki ilk sınavımdı. O anda tam olarak neler hissettiğimi anlatamayacağım belki ama şöyle ifade edebilirim sanırım, kalemi dişlemenin ne kadar mühim bir şey olduğunu hiç düşündün mü çok sevgili okur? Ya silgi kullanabilmenin düşsel bir şey olduğunu, hele hele kıyısına köşesine ufak notlar alamamanın sınav kâğıdına, hatta "sınav kâğıdı" diye bir şey olmadığının ayırdına sınav sırasında varmanın iç burkucu hâli nicedir biliyor musun? Yetmedi, yeter mi hiç, sürekli saniyelerin beni oradan oraya yönlendirmesine göz yummak, hiçbir şekilde özgür irademin olmadığı, istediğim soruda istediğim kadar düşünemediğim, sürekli saati gösteren, basit bir "15 dakikanız kaldı"dan sonra "hiiiih"lemeyen öğrencileri duymak, üç tane kamera ile gözetlenmek, sesimin kaydedilmesi ve aslında sonuç olarak hiçbir şekilde somut bir şeyin olmaması ürkünçtü, ürkünç. En son, ekrana dokunmak istedim, hani en azından akıllı telefonlardan alıştığımız şekilde, bir şeylere "dokunmak" hani anladın mı, o bile yoktu. Ben dokunmayı kaybetmiştim. Ben en çok dokunmayı ve dokunulmayı severken onu da yitirmiştim sınavda. Hani kitap kokusu filan deriz ya e-kitap kavgasında bildiğimiz kitapla... Aslında kitap kokusu bile değişti, şimdiki kitaplar da eskisi gibi kokmuyor, belki dikkatinizi çekmiştir; ondan da daha fecisi, burada ben koku bile almak istemiyorum, ben dokunmak, dokunulmak istiyorum. Ben insan olduğumu hissetmek istiyorum. Elbette benim bu sınavlara gireceğim yaşım geçti, ama tablet jenerasyonu için biraz üzüldüm ve bir şeyler yapmak istedim ve yapamayacağımın farkına vardım ve işte oturdum bunları yazıyorum. Beni o kadar yordu ki kalemsiz sınav, ekranlı sınav, bir nebze anlatabildim mi onu bile bilmiyorum. Sadece üzülebilirim bundan sonrası için.

Yahut, şimdilerde İngilizce öğretmenliği yapıyorum oradan oraya gidiyorum. Arkadaşımın biri webcam'den de ders verebilceğimi söyledi, yani bilmediğimden değil de iş olsun, yardımcılık diye. O kadar korkunç geldi ki kulağıma. Bir ekrana bakarak ders anlatma, ama geri dönüşünü alamama, alsan da o havayı soluyamama. Sürekli yazdığım "hahaha"ları bile insanlar gerçekten gülüyorum diye yazıyorum sanıyor, aslında içinde bulunduğumuz durum o kadar komik ki gülmeden alamıyorum kendimi. Bir sistem üzerinden şakalaşıyoruz, ders anlatıyoruz, dert yanıyoruz ve ağlıyoruz ama aslında çok da ağlayamıyoruz çünkü gerçeklikle çevrili yaşadığımız şey, ve sanal olana o kadar muhtaç oluyoruz ki bir süre sonra, sosyal medya bir şekilde bağımlılık haline geliyor. Çünkü yalnızlığını "sözüm ona" alıyor.

Yani ben bir araya gelinip okuma günü yapılan o eski kitapçı günleri özlüyorum, anlıyor musunuz? Kahve içerken başka şeyleri de gözleyebileceğim günleri, kahveyi yapanı tanıdığım, kahvesini sevdiğimi. Taksim'de görmeyenlere gidip, hiçbir şey beklemeden kitap okuduğum günleri.... "Sesli-Kitap" sayesinde (yüzünden?) başka insanlara ihtiyacı kalmadı kimsenin, oysa ne de çok isterdim bana ihtiyaç olunmasını yeniden. Hiç evden çıkmamak, izlediğin diziyi bir hafta içinde bitirmek ve yenisine ara vermeden geçmek, etkilenememek, günde birçok film izlemek, ya da sesli kitap dinlemek vesaire vesaire. Peki, bu acele neden? Nereye yetişmeye çalışıyoruz anlamıyorum, hayır ben de yapıyorum; ama anlayamıyorum. Bu işte "kronik tatminsizlik" dediğimiz noktaya çıkıyor. Buradan Woody Allen'a ve aslında Vicky Cristina Barcelona'ya da bir kez daha selam çakalım.

Anlattığımız hayatların, özlediğimiz yaşamın hep eskide olması da bu yüzden. Çünkü biz insanlar olarak hazır değiliz, biz, bizler, bir yerde, bir limanda dingince yaşamak istiyoruz, değişmek ve değiştirmek ve değiştirilmek ve değiştirtmek istemiyoruz. Sevdiğimiz eski Türk dizilerini düşünün. Ne bileyim işte, Süper Baba, İkinci Bahar, Avrupa Yakası, Bizimkiler vs. neyi seviyorsan artık. Hep eskiden çekilmiş olması sadece bir rastlantı olabilir mi? Peki burada ne vardı sevgili okur, çok mu deli senaryolardı, çok daha mı yetenekli oyuncular veya teknoloji yardımı vardı, biz hiç mi bir şey bilmiyorduk neyin kötü neyin iyi olduğu hakkında? Hiçbiri. Aslında belki çekim teknikleri bile sıradandı, görüntüler 4k değildi, ne bileyim şimdiki Netflix kafasıyla bütün bir sezona bir günde sahip olamıyor, iki günde tüketemiyor, bir senenin çabucak geçmesini beklemiyorduk, ama bir şey vardı işte. Samimiyet demeyeceğim, sevmiyorum bu kelimeyi nedense, ama bir duygu, işini sevenlerin yaptığı, işini gerçekten seven insanlarla çalışıldığı için, sadece "iş" olarak görülmediği için ortaya çıkan, işi bilenlerin biraz da hakkının verildiği, aslında televizyonda her hafta görünmenin bir "şey" olduğu için gözlemlenen bir duygu yoğunluğu. İşte bunu kaybettik sevgili okur. En azından kendi adıma ben kaybettim. Şimdi yeterince saçmalarsan youtube'da kanalını takip ederler ve seni televizyonun bile yapamayacağı şekilde ünlü-tanınır yapabilirler; dahası yeterince azimliysen kendinden bir sosyal medya fenomeni bile yaratabilirsin.

Neyse, ben değilim diyordum, çünkü ben, başladığım diziyi en kısa sürede bitiren, günde birden çok film seyreden, bir albümü dinlemeyen içinden-sevdiklerimi ilk dinleyişte seçenim artık. Artık. Bu da ilginç mesela. Plak teknolojisinin yararları da budur sevgili okur. Albüm dinlemek, bir şarkıcıyı değil. Kaset de sarmak için zordu, plaktan sonra kasetle de çok albüm dinlendi, ama artık cd'ye geçtiğimizde iş işten çoktan geçmişti. Eskiden insanlar, hangi şarkının hangi albümde olduğunu dahi bilirlerdi. Şimdi "Sezen Aksu" yazıyorsun ve sana en çok çalınanından-en azına doğru bir liste getiriyor. Ya da oynak şarkılarından, duygusalına ayrı liste; ama işte bazı unutulmuş şarkıları, hep es geçiliyor çünkü bir şekilde dikkat çekmemiş, çekememiş. Yani ne yapsın o şarkı şimdi, üzülmesin mi? Zamanının ötesiymiş, o anda o hisler yokmuş, ya da kötüymüş çoğuna göre ama belki bana göre iyi. İşte tüm bu sistemden ötürü o şarkıyı bile dinleyemiyorum ben; halbuki bence en az o popülerler kadar güzel. Bu şarkıları da kim biliyor biliyor musun? Elbette albüm dinleyenler. Albüm dinlemeyen, o albümü oluşturan biricikliğin de farkına varamaz, temanın da. Örneğin ben, Sezen Aksu seven ben, yeni albümünü kaç kere dinledim dersiniz, daha yeni çıktı, hani yıllar sonra. Bir. Hatta bir kere bile tamamını kafamı vererek dinlediğimden emin değilim. Çünkü o sırada çok değerli zamanımı bir başka arkadaşa laf yetiştirerek yahut aynı anda bir şeyler okuyarak ya da yazarak geçiriyorum. Ve hatta dayanamıyor, sıkılıyor, kapatıyorum, "A şurada güzel bir şey mi var," diyorum, başka bir sekmede başka şeylerle uğraşıyorken, hepsi bu. Çünkü eğer orada minik bir şey varsa listeme ekleyebilirim ve sonra gene dinleyebilirim, bu şansı ona lutfedebilirim yani. Anlıyor musun? Bu, Sezen Aksu'nun, gittikçe kötüleşmesiyle de alakalı değil; o sadece bir örnek benim -sevdiğim- için, bu çağdaki, bu çağda yaşayan en azından bir kişinin, yani kendimin haykırışı. Ben hiçbir şeye artık bayılamıyorum. Bu çok hüzünlü sevgili okur, çok feci bir şey. Sadece interneti sorumlu tutmak da istemiyorum ama başka da neden bulamıyorum.

Çünkü ben iki kuşağın arasında kalmış bir nesli temsil ediyorum. Gazetenin küçük yerlerine kadar da okudum, dergilerden spor, sanat, müzik de takip ettim, ansiklopedi de karıştırdım, kaset de kiraladım, korsan CD'cilerde de sabahladım, sabah kalkıp çizgi film, Barış Manço (bugün ölüm yıl dönümü nur içinde yatsın, bizim evde feci bir hüzün hâkimdi yine) da izledim, televizyondan İngilizce de öğrenmeye çalıştım, kağıt bebekler de kestim, kuponlarla bir şeyler de aldım, Şehnaz Tango'ya da baktım, öpüşme sahnelerinde de utandım, gece korkudan altıma da yaptım, etiketleri albüme de yapıştırdım, 3210 grisine de bittim, Opel Tigra'yı, gözlü Mazda'yı da sevdim, şiirler, kokulu mektuplar da aldım, hatıra defterine yazılar da yazdım, hatta sevdiğim müzik türlerine "gerçekten" sevdiklerimi yazmaktan utandığımdan yalanlar atıp, bir önceki sayfadan kopyalar da çektim, internetsiz de yıllarca yaşadım, hem de tam manasıyla YILLARCA, akıllı telefonsuz da yaşadım... Bütün bunlar, yeniden sevebileyim, sevmelerimin yeniden hakkını verebileyim diyeydi. Yıllarca direndim. Ama olmadı. İnternetten maket evler sipariş ettim, yaparken heyecan duymadım, eski oyuncaklarımın koleksiyonunu yaptım, aldığımda olay bitti. Oyalandım sadece. Şurada bahsettiklerimi de buldum, bazılarını yani, ama hâlâ bir şeyler geçmedi ve değişmedi. Nedir nedeni?

Soruyorum sana ey okur, buraya kadar dayandıysan, haftada bir defa film kiralayıp, bu filme dokunabilen, öpebilen, tüplü televizyon karşısında başka hiçbir şeye dikkat kesilmeden izleyebilen, ağlayan, unutamayan, seven-sevinenle; artık neredeyse yanındaymış gibi yakın ve her çizgisini görebileceğin oyunculara sahip, müthiş bir ses sistemi olan, inanılmaz çekilmiş dizi ve filmleri, hemen ve her an tüketebileceğini bilen, ve bir heyecan duymayan, sadece "genel-kültür" için izleyen, hatta bunları yaparken telefonuyla oynayan bir olabilir mi, hissedilenler ya? Bir plağı alan, onları alfabetik sıraya göre dizen, yapımcısına kadar bilen, çalmadan önce her defa, aksatmadan, inatla silen, dinlerken belki bir iki cigara tellendiren, belki içki içen, belki onunla konuşan, onunla konuşurken çiçeklerini sulayanla, liste çocuğu bir olur mu? Telefondan sevişecek insan bulabilenle, bunun için kendini tonlarca kez rezil etmiş kişinin bu yola giderkenki çektikleri, sevişecek kişiyi bulunca ona duyguduğu en azından saygı ötekiyle bir olabilir mi? Seveninin peşinden koşanla, pikniğe gidenle, dizi dizine değse heyecanlananla, onu Instagram katalogundan beğenip, bir olan, bir olur mu peki? Belki bu geçmişte kalanlar, bizim izlediğimiz, okuduğumuz ya da dinlediğimiz kaliteli şeylere ulaşamadı, belki bizim kadar çok sevişemediler, ellerini sallasa ellisi durumunda bulunamadılar; belki imkân yoktu, belki başka bir şey. Ama biz gerçekten biz miyiz, ulaşabildiklerimizin kıymetini bilebiliyor muyuz ya da bunları tüketebilmek için kaç saat gerekli? "Öteki var, bu olmadı" demek için kaç beden eskimeli, kaç kere ölmeli, kaç kere aslında şaşırmalı bir diziye ama bu çok kısa sürmeli? Dünyada o kadar çok şey, hatta uzayda o kadar çok şey oluyor, ve biz o kadar çok şey biliyor ve o kadar çok şey bilmiyor, ve bilmediğimizi de o kadar çok biliyor, ve aslında önümüze o kadar çok şey geliyor, ve hepsine yetişebilmek için yine aslında hiçbirinin hakkını o kadar veremiyoruz ki, ve yinelene yinelene aslında mutluluğu bize vaat edilen sanal bir gerçekçilikte aramaya devam ediyoruz ki... Ne diyeyim, şikâyet de edemiyorum çünkü ben de böyleyim. Eskiden böyle olmadığımı ve olmayacağımı sandığım ateşli zamanlarım vardı ama ben de "aynı onlar gibi"yim. =)

En başa dönelim, ne isterdim aslında biliyor musun? Yıllar önce arkadaşımın babasının yaptığı gibi başka bir yere yerleşmek. O Alanya'ya yerleşmiş bundan 20 sene evvel, demiş çekemem kimsenin kahrını gidiyorum. Almış çekirdek ailesini, basıp gitmiş, başka bir yerde yuva kurmuş. Çocuklar biraz bunalıma girmiş ama alışmışlar bir şekilde. Şimdi diyorum, o güç olursa ben de çekip gideceğim küçük bir yere, köye filan değil yaşayamam büyük ihtimalle, ya da -mam demeyeyim de, zor yaşarım. İstanbul'dan küçük bir yere gitmek istiyorum, biraz kafamı dinlemek, biraz boyama bile yapıyorsam onun hakkını verebilmek, ona yoğunlaşmak, ona emek vermek, bir domatesi büyütmek, ellerinden su içmek istiyorum. İnsan olmanın özüne dönmeyi çok istiyorum. Ama bu imkânsız, zamanda geriye gitmeyi istiyorum o zaman. Mümkünse. Çok da değil, bir on beş yıl kâfi.

Bu yazının şarkısı da o çok bilinmeyen Sezen Aksu şarkılarından gelsin:

"Sözüm ona sen böyle bir şey aradın" derken, burama ağlama geliyor. (Evet baştaki sözüm ona bu şarkı içindi, sizi gidi sizi =)

11 Ocak 2017 Çarşamba

5 Adımda "Orası Ayrı" Ekolü



Gene kudurdum ve artık dayanamayacağımı anlayınca şuraya minikçe bahsedeyim istedim.

Hastalık derecesinde kullanılan şu kalıbı artık milletçe bırakalım. Kusasım, öğüresim geliyor gördükçe. Kanıyor gözlerim. Kimler tarafından dilimize pelesenk edildiğine girmeyeceğim, çünkü ORASI AYRI, ORASINI AYRI KONUŞURUZ.

---

Meseleye elbette dil olarak bakıyorum ve baktıkça çıldıracak gibi oluyorum. Herkes, ama gerçekten HERKES, bu kalıbı -özellikle son zamanlarda- çok çok çok fazla kullanıyor. O kadar ki, ben de fark etmeden acaba hiç kullanmış mıyım diye "orası ayrı" yazıp arattım blogda, neyse ki sonuç temiz çıktı da gönül rahatlığıyla yazabiliyorum şimdi bu yazıyı.

Bunu bu kadar kullanma sebeplerimiz nedir diye düşündüm, uzatılabilir bir liste, ama temeli şu beşine dayanıyor olsa gerek:

1- Elbette tembellik. Orasına ayrı gelecek şeyi yazmayı üşenme. Çabucak bir fikir sahibi olma ve beyan etme hastalığı. Şüphesiz, düşüncelerimizi 140 karakter içinde anlatma çılgınlığının veryansını da diyebiliriz pekâlâ bu duruma. Yaşadığımız zamandaki tektipleşmeye yatkınlık; her insan aslında biraz da zamanına benzer çünkü.

2- Ne anlattığını bilmeme. Bu da mühim. Bir şey okuyorsun ama içerik o kadar boş ki, ne anlattığını o kadar bilmiyor ki yazar kişisi, yetmezmiş gibi üzerine "orası ayrı" ekliyor bi' de. E sen zaten bir şey anlatmadın ki; yazılar, kelimeler var evet, haklısın. Bir şeylerden bahsedilmeye de çalışılmış, evet. Ama yok, içerik bom-boş.

3- Bir türlü emin olamama. Bu sevdiğim bir neden. Ben de bir türlü emin olamam hiçbir şeyden çoğunlukla ama burada bahsedilen eminmiş gibi yazılan yazılardaki orası ayrı bağlacı. O kadar net ifadelerle yazılmış bir makale, yazı, deneme, fıkra, paragraf bu kelimelerle bitiyorsa hemen anlattığı şeyi bilmediğine yoruyorum yazanın.

4- Karşıt görüşten birini karşısına almaya çekinme. Bu, belki de tembellikten daha sağlam bir neden olabilir. Bir şeyi neden ayrı konuşayız? Onunla bağlantılı değilse neden konuşuyoruz şu anda peki, neden bahsettik, bir sürü zamanımı neden çaldın? Bunlar hep cevabı olmayan sorular. Ne yazık ki, insanlar çok uç noktalarda artık (gerçi bu iyi de bir şey olabilir) ve bu sebepten ötürü, kitlesini oluşturan insanların hepsini elinde tutmaya yönelik bir çaba olarak görüyorum bu nedeni de.

5- Otosansür. Aslında bütün bunlar otosansürün bilinçaltımızda yarattığı tezahürler. Artık o kadar korkuyoruz ki konuşmaya, her şeyi o kadar yanlış anlamaya müsait ki herkes, o kadar dinlemiyoruz ki kimseyi, o kadar hak vermekten korkuyoruz ki kimseyE ve o kadar vahşiyiz ve o kadar tahammülsüzüz ki insanlar ister istemez diline kemik oluşturuyor, orası ayrı ile kestirip atıyor. Daha doğrusu bahsetmeyip bahsi kapıyor.

Kullanan herkese saygım sonsuz tabii ki efem, orası ayrı.

28 Aralık 2016 Çarşamba

7 Yılın Ardından



Resmi olarak bu blogu açalı 7 sene olmuş, hatta geçmiş bile. Şimdi gelin oturun şöyle -heeeh, şöyle- size birkaç şeyden bahsedeyim.

Daha önceleri başka ortak blog çalışmalarımız olmuştu birkaç kişiyle-epey küçüktük ve yazmayı pek bilmezdik, güzel günlerdi. Başka bloglara misafir yazar olarak da yazdım bir süre, hatta kimsenin bilmediği, başka bir takma adla yazdığım seyahet yazılarıyla epey para bile kazandım. (Sürpriiiiz!) Ve dahi, bu blogda da bir sene Eren'le birlikte yazdık. (Sanırım 2010 yılında) Şimdi nereden esti de bunları anlatıyorsun diyeceksiniz durduk yere, e yedi sene olmuş sayın izleyici 7 be, ne olsun, nankörlük etme de biraz hikâyemizi, daha doğrusu senin hikâyeni dinle bakalım.

Sanırım 2011'den beri izleyici sayımı dert etmiyorum. Eskiden ben de bloglara yorum atar, bir sürü blog izler, okuyucu sayımı çoğaltmaya çalışırdım. (Evet evet, onu da yaptık bir süre, şaşırma yahu!) Ama işte, şu aralar bu durumu hiç önemsemediğimden, hatta ne kadar az o kadar iyi diye düşündüğümden, eskiden -nezaketen de olsa- beni izleyenleri geri izlediğim halde şu aralar onu bile yapmıyorum inanır mısın. (Yani elbette ilgimi çeken bir şey olmadığı sürece, yoksa neden okumayayım sizi sevgili okuyucum, biz büyük blog değiliz ve kıymet biliriz =P)

Bu yazıyı yazarken tam 243 kişi, tam 243 beni tanımayan kişi (sanırım 3 ya da en fazla 4 kişi yüzümü görmüştür buraları okuyan) hiçbir şey yapmadan beni, yazdıklarımı kâle alıp, izleme ihtiyacı duymuş. Bunu gururla söylüyorum çünkü ne başka bir sosyal medyadan reklamını yaptım, ne kendi fotoğrafımı koydum, ne de beni tanıyanlara bu blog'dan bahsettim. Bu, her ne olursa olsun başarıdır. Çok teşekkür ediyorum size buradan. Şöyle bir baktım da neler geçirmişiz beah. 

Elbette ki bu 243 kişinin tamamı beni okumuyor, izleyici sayısı fazlaca yanıltıcı bir şey. Örneğin, bu bloga izleyici olarak katılmayıp takip edenlerin olduğunu da biliyorum. Kabaca hesapla 243'ün 100'ü okuyordur, 20 kadar kişi de dışarıdan takip ediyorsa bu bana eder 120 kişi. 120 kişiye ben bir şeyler yazıyorum, hem de senede yazdığım yazı sayısı neredeyse 10'u geçmiyor ve buna rağmen beni, ısrarla, yazdıkça da olsa okuyor olmanız çok ama çok sevindirici. Canımsınız. Zaten hiçbir zaman çok fazla yazı yazan bir insan olmadım ama son senelerde iyiden iyiye salmaya, iyice delirmeye başlamama rağmen buralara bakan güzel insanlar aslında bu yazıyı size yazıyorum, var olun.

He, siz olmasanız ne olurdu belki ben daha çok saçmalardım, daha içten-içimi yazardım, birçok sildiğim hatta utandığım yazılarım hâlâ yayınlanmış olurdu falan filan. Ama artık size karşı hep bir sonraki yazımın bir öncekinden daha iyi olması gibi bir yük var üzerimde, ve belki de bu yüzden yazamıyorumdur. Ve bu sayede (yüzden değil, dikkat) daha iyi yazmama vesile olduğunuz için bir kez daha minnettarlığımı belirtmek isterim. Ben izleyici sayımın 100 olduğu gün bir şey başarmış gibi sevinmiştim ama asıl mesele o değil, değilmiş yani. Seni ne kadar içselleştirenlerin olması, ne kadar benimsenmiş olmanmış, bunu anladım bu 7 senede. 

Her neyse, belki ileride yazdığım yazıların sayısı daha da azalacak (belki de artabilir de bilemeyiz) ama şu var ki bu blog ben yaşadığım sürece var olmaya, saçma sapan şeyleri dert etmeye, biraz bahsedilmeyenlerden bahsetmeye devam edecek.

Şimdi yedi sene boyunca sevdiğim yazıları şuraya iliştireyim:

2009 Mesela şu yazı biraz çocukça olsa da, yaşanılan hisler hâlâ aynı. 7 senedir bir gram değişme yok. 2010'da karavan filan alacağımdan bahsediyormuşum yorumda, hahahah.

2010 En çok bir şeyler karaldığım ve yırtındığım yılmış, seçmesi zor oldu "kadın vs. adam", "annecim beni seviyor musun", "dünyanın en kırmızı yanaklı insanı", "rüya" ve hâlâ aynı şekilde düşündüğüm halde koymadığım "kendini artık tanıyamamak zırvası" (bu da 6 senedir değişmemiş, bazı düşünceler hiç değişmiyor gerçekten) gibi yazılarla çekişti ama sonuçta bunda karar kıldım.

2011 Bu sene epey boş yaptığım bir yılmış, kısa kısalarla geçirmişim. Güzel kısa-kısalarım var ama onlarla sizi boğmak istemediğimden bu yazıyı koydum. Aslında 2011 benim için çok önemli bir yıldır, hayata yeniden başlamıştım, sonra 2017'ye geldik neredeyse ve gene yeniden başlıyoruz, sürekli bu hâl, hep böyle. Şikayetim yok.

2012 Kendimden bir şeyler yazdığım için bu yazıda bunu koyuyorum ama o zamanlar daha cigaraya filan düşmemişken neyin kafasıyla yazdığımı anlamadığım şu yazıyı da okumanızı isterim.Ya inanılmaz sarhoştum ya da yaratıcı.

2013 Bu yıl en çok kitap okuduğum sene olabilir. O yüzden ve bu sorun hâlâ devam ettiğinden bunu seçtim.

2014 Ne aşk adamıymışım bre, hahaha, güzel tespitler de yazmışım arada hani.

2015 Gorki üzerine yazdığım yazı belki de en detaylı yazılarımdan birisi ama şu tükürük mevzusu hâlâ sinirimi bozduğundan onu seçiyorum.

2016 Bu yıl topu topu 8 yazı yazmışım (bu hariç), seçmek bu yüzden hem zor hem de kolay. Zaman meselesini kafama taktığım için bu yazıyı seçtim sayın okuyucu.

Çok beğendiğim bir cover ile bitiriyorum 2016'yı, hepinize şimdiden iyi seneler.

-Martin.

1 Aralık 2016 Perşembe

Cennet Sendromu



-Bir anda Esmerelda oldu senin için yani.

-Bilmem, bana su verdi. Daha önce kimse bana su vermemişti, aynı bardaktan hem de, tiksinmeden içtim.

-Şu bardak mı?

-A-ha.

-Sonra?

-Sen cennet sendromu nedir bilir misin? Bu aslında psikiyatrla--

-Yani ne alakası var şimdi bunun konuyla, detaylarda çok boğul--

-Dur bi’ dakika. Dinle. Bak, bu cennet sendromu çok ilginç bir şey. Henüz tıp dünyasında kabul edilmemiş bir hastalık, genelde de zengin ve başarılı insanların yakalandığı. Sözgelimi insan her şeye sahipse; kadınlar, arabalar, yatlar, katlar; ya da hayallerini gerçekleştirdiyse, ya da işinde ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkmışsa bıkıyor, sıkkınlaşıyor, bunalıyor. Kimi hiç ilgilenmediği zevkler peşinde koşuyor, kimi kendine sanal bir gerçeklik yaratıyor vesaire. İşte tam da bu noktada kendine sorunlar yaratamayacak kadar her şeye sahip olan kişilerse bu sendroma tutuluyor. Onda da böyle bir sendrom vardı.

-Sanmıyorum ki çok zengin olsun?

-Yok, bununki başka.Yani başka türlü bir zenginlik. Evet evet, zenginlik denilebilir. Yani illaki somut anlamda, para anlamında bir zenginlik olması şart değil. İlişkilerde her şey kusursuz biçimde ilerleyince insanların çoğu kusur arar, ve aslında pek çoğu da bunu bulur. Bu yüzden cennet sendromuna yakalanmazlar. Evlilikler bu yüzden ya süregelir ya da biter. Bütün o şüpheciliğimizin altında yatan düzgün giden şeylerden rahatsız olmamızdandır. Çünkü hayat sıkıcılaşır. Çünkü ne zaman hangi örneği vereceğini, yemek erken ağzını şapırdattığını, hangi pozisyonlardan hoşlandığını bilirsin. Bütün insanlar huzur arar da huzuru bulunca kaçıp gider, ya da asalaklaşır ya, o hesap. Örneğin biri bir koleksiyon yapar ve gün gelir o koleksiyonu tamamlar, ve amacı da tamamlanmıştır yani, anladın mı, bu adam şimdi ne yapacaktır kalan hayatı boyunca? Harcadığı para filan önemli değildir, onu bu hayatta tutan sadece bir şey -ki bu yeterlidir- vardır. Sadece tamamlanmışlık hissine sahip olabilme hissi. Peki tamamlanmış bir koleksiyon, bu hayatta kime yarar, belki öteki koleksiyonculara, peki ya koleksiyonu yapana? Cıks, yaramaz. Tam da bu yüzden bu sendroma yeniden kapılmamak için koleksiyonunun en nadide parçasını yakar, hatta yok eder. Ve, vola. Hayata yeniden tutunma amacına ulaşılmıştır. Bu hastalığın tek tedavisi budur işte. Hayatın tamamlanmışlığı ölmediği sürece rahatsız eder insanı, emeklinin kendine ‘icatlar çıkarması’nın bir tık üstü, kapiş? Bir şeyi arayış, ama ne olduğunu bilmeden, hep sürüp gitmelidir psikolojimizin ‘düzgün’ olabilmesi için. İşte bu kız da beni terk ettiğinde bu düşüncedeydi.

-Her şey çok güzel ve kusursuzdu, ve bu böyle süremezdi, öyle mi?

-Kısmen öyle. Bazıları bu kusursuzluk bozulmasın diye terk eder, mesela benim gibiler. Bozulacağını, masumiyetin kaybolacağını bildiğinden. Bu kısmen kolay bir gitmedir, hayallerinde yaşattığın ilişki gerçeğine oranla her yönden tatmin eder seni, daha tatlıdır bile. Nasıl olabileceğini düşünmezsin fazla, her biten ilişki gibi sonlanacaktır nihayetinde.

-Ama bu öyle değil. Bu daha zor, her şeyin kusursuz süreceğini bildiğinden gitmek.

-Kesinlikle. Ne yapabilirsin ki yani? İnsan korkar, ve bilemez, ve inanamaz. Şimdi sana peygambersin dese biri ne yapardın, herkes sana inanacak ve senin yolundan gidecek, en doğru insan sensin. Anladın mı? Önce yakmak karalamak istersin, sonra kaçar gidersin. Usul usul eğip başını takip edemezsin ki, yan yana bile yürüyemezsin bu çağda. İnsanlar huzur arayışını huzurun kendisinden daha çok seviyor.

---

Tamamen bağımsız son zamanlarda en çok dinlediğim "5 Türkçe Şarkı"yı da şuraya koyayım, liste gibi. 

5- Beşinci sırada, doğum günümde bana atılan şarkılardan biri var. Teşekkürler Ness.



4- Bu şarkıyı daha önceden bilmiyordum, şiiri hakkında yazılan yorumlara bakıyordum, tesadüfen dinledim, ve en çok dinlediğim şarkılar listesinde dördüncü sırayı kendisine bırakıyoruz. Cahit Külebi'yi seviyoruz.



3- Şimdi zurnanın pırt dediği yere geldik. Bizim zurna ne zart diyor, ne de zurt, hatta zort bile demiyor, pırtlıyor. Profesörlerle yaptığımız içme akşamından geriye kalan bu. O günden beri sürekli dinliyoruz efem.



2- Bu şarkıya ölüyorum, bitiyorum ve daha da ölebilirim, ikinci sıraya düşme nedeni artık dinlemekten bıkmış olmam, yoksa biraz daha ölebilirim birkaç zaman sonra.



1- Ama aslında içimiz bu, yani saklayacak halimiz yok, bende bir video var onu paylaşabilsem keşke ama o kadar da teknolojiden anlamıyorum. Gene Cem Karaca'dan geliyor. O Merhabaaaaa deyiş var ya, özellikle bendeki, beni böyle çok daha fazla öldürüyor.




Not: Komik olan, kadın sesi seven, hatta erkek sesini duymamayı yeğleyen ben, listeye bakınca da fark edileceği üzre hep erkek şarkıcıları dinlemişim son zamanlarda.

Bonus Şarkı:

Eeee, o kadar erkeğin içinde bir kadın olmalıydı. Ömer Hayyam zekâsına ve bu şarkıya ne kadar öldüğümü anlatamam, çok ölüyorum. Üsttekilerden arta kalan zamanda biraz daha fazla ölüyorum.



4 Kasım 2016 Cuma

SANAT ANLAYIŞINI SİKEYİM



Bu blogda da birçok kez belirttiğim gibi, hayatımda bazı dönüm noktaları oldu. Bazı kararlar aldım, bazı kararlarımı uygulayabildim. Tam karar olmayanları uygulayamadım. Açıkçası zaten önemli olan kararları alabilme aşamasıydı, ve ondan sonrası hep biraz kolaydı. Şu an hayatımın öyle bir noktasındayım ki, artık karar almamaya karar aldım diyebilirim.

Her şey önceleri çok kolaydı. Kimileri bunu anlayamadı, kimilerinin anlamaması hoşuma gitti, kimilerinin anlaması. Ama şu anda her şey biraz daha berrak.

Ne istiyorum, ne arıyorum, ne amaçlıyorum. Artık bunların hiçbir önemi yok.  İntihar notumu yazıyormuşum gibi hissediyorum ama öyle değil, zaten intihar ederken not yazmam sanıyorum, ve zaten de o güç yok bende. İntihar edecek güç. Ben güçsüzüm ve aynı zamanda korkak. Hem zaten güçlü olsaydım, korkak olmazdım sanıyorum. Bunu ayrıca belirtmek lüzumsuz. Ve biz, benim gibiler, hayatın her geçen dakika üzerimize bir yığın hayal kırıklığı atmasına rağmen yaşamaya bok varmış gibi devam edenler, biz buna ne kadar yaşamak denirse o kadar yaşamaya devam ederiz zaten. Artık şikâyet bile etmeyiz. Artık umursamayız. Artık susarız ve hiçbir şeye kalkışmayız.

Şu andan itibaren rüzgâr nereye eserse oraya uçacağım, eseceğim, savrulacağım. Ve esmezse de duracağım bunu biliyorum. Hiç kimseden hiçbir beklentim yok, kalmadı, kimsenin de benden beklentisi olmasını istemiyorum. Hiçbir şeye heyecan duymuyorum, bazı aşık olma anları hariç. Ve bu şekilde yaşamaktan mutluyum. Artık umudu öldürdüm, inanılmaz ama bunu başardım. Hayatımdaki en büyük başarı.
Yurtdışında yaşama hayalleri olanlara gülümsüyorum mağrurca, mutluluk peşinde olanları takdirle karşılıyorum. Her şeyi bırakıp köye yerleşenleri veya, hatta evlenenleri, dahası bir sevdayı büyütenleri. Bir şeyler yapmak için çabalayanları ve gücü olanları çok seviyorum ama bu beni hiçbir şeye teşvik etmeyecek, hatta etmiyor bunu biliyorum. Yaşayan bir ölüydüm aslında ben hep, bunu kabul etmek zordu ve bunca zamanımı aldı. Hepsi bu işte.

Spor yapmıyormuşum varsın kemiklerim çürüsün, sigara içiyormuşum varsın ciğerlerim pörsüsün, kimsenin peşinden koşmuyormuşum varsın yalnız öleyim, hayatı yaşamayı bilmiyormuşum varsın bilmeyeyim. İnsanlar beni üzüyormuş varsın üzsünler en soooo ooon. Bunların hiçbir önemi yok. Sona doğru yaklaştıkça insanın içini yakan şeylerin hep umuttan olduğunu görüyorum. Hep kahır hep kahır hep kahır sonra. Güzeli ve iyiyi istemiyorum. Gelirse hoş gelsin, giderse de üzülmem. Kötü ve çirkin beni üzecekmiş, hay hay. Üzsün. Bu böyle. Hayat böyle bir şey. Her gün kalkıp yazı yazmayacakmışım, ne yapalım, yazdım da ne oldu? Bir daha öykülerim yayımlanmayacakmış, ne yapalım, elden ne gelir? Ben yeteneksizmişim, çalışmıyormuşum, herkes başarılıymış, herkes herkesle dostmuş, herkes birileriyle bir şeyle mutluymuş, çalışmadan edemezlermiş, meşgale bulmak gerekiyormuş. Artık meşgale beni bulsun. Bundan sonra uğraşamam. Bundan önce çok da uğraştığım söylenemezdi gerçi.

Okunacak kitap listeleri artık bana sorumluluk yüklemiyor. İzlenmemiş dizi ve filmler sırtımda kamburum değil. Kim her istediğini yaparak ölmüş ki? Diyelim ki var öylesi, benim böyle olmamam neyi değiştirir? Dünyadaki çoğunluğa katılırım. Ayrıca ben kimim ki, öteki insanlardan farklı ne yapmışım, çoğunluğu nasıl küçümserim, hatta ne yapabilmişim bu zamana kadar? Koca bir hiç. İşte tam da burada şu yeni felsefem devreye giriyor: Koca bir hiç olduğunu kabullenme. Herkesin kendisi için yaşadığı gerçeği tokat gibi vuruldu yüzüme; hırsızlık, yolsuzluk, kalpsizlik inmeydi, felç kalmadım hâlâ yaşıyorum baksana. Yo, hayır, bunlar güçlü olduğumdan değil, bilakis saçmalığımda kavrulduğumdan. Tüm bunlara sebep ne mi oldu, anlatayım, oturun şöyle.

Telefonda konuşuyorduk, önceleri, konuşma ve yazma meselelerinde iyi olduğumu düşündüğüm zamanlardaydı. Bir kısa filmi tartışıyorduk. Sonunu beğenmediğimi söyledim. Nedenini sordu. Söyledim. İtiraz etti. Bir şeyler gevelemeden önce şöyle dedim:

“Benim sanat anlayışıma göre sonu şöyle olm-“

“Senin sanat anlayışını sikeyim.”

Aynen böyle oldu. Bana yıllardır duymak istediğim şey söylenmişti, bunu ilk anda anlayamadım, küstüm, kırıldım, yemeden içmeden kesildim. Ama dedim ya her şey şimdi daha berrak. Şimdi anlıyorum, ben yıllardır birinin bana bunu, bu dürüstlükte tam da bunu söylemesini beklemişim. 

Benim sanat anlayışımı siksinler. 

Evet, gerekli olan sadece buydu. Bütün bir hayattan vazgeçmemi, artık saksı olmamın zamanının geldiğini, hatta zararının olmadığını fısıldayan bu laftı. Suyumu verirseler, güneşim olursalar büyüyeceğimi ve olmazlarsa da zamanla kuruyup solacağımın müjdesiydi bu. Bana mutluluğu bulduran bu cümlenin sahibine müteşekkirim.

Ben anlayamam, ben bilemem, ben her şeyin en doğrusunu düşünemem, ben bir insanım ve sıradan sanat anlayışımla yoğruluyorum. Bir insan ki, hayatında hiçbir şeyi sanat anlamında becerememiş, bir insan ki yine de onları eleştirmekten geri kalmamış, bir insan ki şiddete eğilimi olan, bir insan anlamayan, bir insan. Şansı yaver gitmemiş değil, şansı yaratamamış, istememiş, çabalamamış; ve bu düzlemde çabalayanları eleştiren, sadece geçimsizin, memnuniyetsizin, hazımsızın biri. İşte bütün bunların bu bir cümleyle farkına vardırana teşekkür etmeyeyim de ne yapayım? Sayesinde sövdüğüm hayata artık daha olumluyum. Bu da nötrlük demek. Hiçbir şeyin beni etkilememesi, hiçbir şeye de etki edemeyecek olmamın farkındalığı.

Bu çok nadir bir şeydir dostlar, her şeyin farkına varma anı acıklıdır, yeni bir sahte gerçeklik yaratana kadar, bu şekilde kalacağımı bildirir, hepinizi bir dakikalık saygı duruşuna davet ederim. Amaveucnokta yazarı şu andan itibaren başka biri, öteki olanı her zaman güzel hatırlayalım.

13 Eylül 2016 Salı

Gerçek Hayatta Geçen Sürreal Diyaloglar.



- Sonra işte Yaz Gecesi diye bir öykü okumuştuk sınıfta, ben o öyküyü pek güzel çözümlemiştim de, hocam, "Bu çocuk olur," demişti o günden sonra benden bahsettiklerine. Şimdi o çocuğa ne oldu Ness? Hayat. O artık yok. Çok üzücü değil mi sence de?

- O çocuk ner'den gelmişti ki? Sokağa oynamaya gitmiştir, akşam olunca eve döner.

- Ne zaman akşam olacak, merak ediyorum artık.

- Merak etme, her çocuk mutlaka bir gün evine döner.


22 Ağustos 2016 Pazartesi

Midem



Bir şekilde dönüp dolaşıp insan olmanın getirdiği bütün o zavallılıkların başladığı yere geri dönüyorum. Hep aynı düşünce içimi patlatıyor, parçalamıyor. Kalp atışlarımda aynı soru. Bu nasıl başlıyor, nasıl geçiyor bilmiyorum. Hasbelkader hayata geldim, ve bir süre sonra hayatta olmayacağım. Şimdi bunu bilerek yaşamak nasıl mümkün? Ne yapmalı, nasıl, kim için; hayatta hiçbir şey yapmadan yaşayan insanla, bir şeyler için çabalayarak yaşayan insanın farkı nedir, çaba nedir, kim içindir; beni "iyi" olmaya zorlayan güç nereden geliyor, "iyi" ne zamandır iyi?

Aşk mı doğaldır nefret mi, hangisi sonradan edinilir?

Oysa umut, hayal kırıklığını arttırır. "Denedim en azından," diye bir şey yoktur. Denersin ve daha da üzülürsün, denemezsin aklında kalır. Ve zaman bir şekilde geçer. Deneyip başaran azdır, ötekilere ilham verir, deneyip başaranlar tarafından kurulmuş tezgâhın ürünleridir. Posası çıkmıştır.

Sanata dair hiçbir şey yapmayan insan eninde sonunda unutulmaya ve boşuna yaşamaya mahkûmdur. Peki o adamın intihar etmemesinin nedeni nedir, şimdiden unutulmaya başlansa ne değişir? İyi bir şeyler ortaya koyamayacak insanın ve artık bunu da anladıktan sonra onu hayata bağlayan nedir? Çocuğu, evcil hayvanı, kendini ona önemli hissettirenleri dışında.

"Sanatçı olacağım," diye yola çıkıp, para kazanmak için ruhunu satan insan bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakar, nasıl "Para bir araç," der? Zengin çocukların lafları bunlar. "Para önemli bundan sonra hayatıma para kazanmak için devam edeceğim, ölene dek," demeli ve uzatılmamalı.

Peki buradaki ikilem, önce deneyenlerden sonra vazgeçenlerden tiksinme. Bu yazıyı yazarken geçen süre, peki sizden çaldığım zaman, kimseye iade edemeyeceğim sözler. Siz. Kötü yazılmış kitaplar, kötü sanat, hiçbir şeyden anlamayanlar, hiçbir şeyden anlamayıp bunu sorun etmeyenler, midemi bulandıran insanlar, siz. Ölün daha iyi.