19 Eylül 2017 Salı

Hangisi haklı, Hemingway mi, Maud Gonne mı?




Edebiyat dedikodularını, normal dedikodular gibi severim, hatta biraz daha çok severim çünkü Oscar abimizin dediği gibi: "Her dedikodu, kötü bir kesin bilgiye dayanır."

Bir şekilde okuduğum ve özellikle sevdiğim yazarların günlüklerini okumak beni inanılmaz keyiflendirir, hatta birçok yazarın günlükleri diyebilirim ki yazdığı ne idüğü belirsiz kitaplardan ihyadır. Mektupları eğer o "büyük" aşklarına değilse inanılmaz doludur, ne yazık ki aşklarına ise son derece sığdır, çünkü aşkı anlatmak aslında biraz sığdır ve hemen herkesçe aynıdır ve yüzyıllardır anlatılıyordur, ve çok benzer şeyler söylenir ve karşısındaki de benzer şeylerden tatmin olur. Hem bir yazarı, özellikle bundan 50-60 sene önceye kadar reddedebilecek kim vardır ki şu hayatta, tanınmış birini? Yine bununla bağlantılı olarak anektodumuz şöyle, oluyor bazen böyle şeyler diye: Bob Dylan bir hanıma kur yapar, yakınında duran mendile bir şeyler karalar ve ona verir, kadın onu, gökten inmiş bir peygamber bana kur yapıyordu, diye tanımlar. Bir şey yapamadım, der. Reddedilmenin sancısıyla mendili hışımla alıp yırtıp atan Dylan, çeker gider. Kadın ise yıllar sonra bir belgeselde şöyle demiştir:

"Yani Bob ile birlikte olamamak değil de, benim için o mendilde ne yazdığını görememiş ve hiç öğrenemeyecek olmak canımı sıkan tek şey bu olayla ilgili."

*

Yani elbette çoğumuz Hemingway efendiyi biliyoruz, hiç olmadı adını duymuşuzdur. (Yani Hemingway'in adını filan bile duymadıysanız bu blogu niye okuyasınız, okuyorsunuz, deli misiniz siz, gidin buradan. Şaka şaka kalın.) Ama şu başlıktaki Maud Gonne da kimdi ki şimdi? Bu insan öncelikle kadın onu söyleyelim ve hatta şimdiki bilinen adıyla feminist, o zaman için ise kadın hakları savunucusu, aktris ve devrimci diyebiliriz. Ama elbette ve maalesef ki adını bunlarla ya da bunlardan ötürü değil, bir büyük şairin ona olan aşkından dolayı biliyoruz. Şairimiz ise William Butler Yeats. W. B. Yeats. Yeats.

Böyle sapkınlıklar sadece yazarlarda mı olur, yoksa onlar yazar olduğu için mi bu tür sapkınlıkları çoktur ve bilinir bilinmez ama Yeats tam manasıyla Gonne'a vurgundur. Evlilik teklifleri sürekli Maud tarafından sürekli reddedilenn Yeats, bir ara iyice tırlatarak Gonne'un kızına filan bile evlenme teklifi etmiştir. 


Yeats'in onsuz mutlu olmadığını söylediği mektubuna cevap yazarken Maud, evlenmeme kararını sondan bir önceki kez bildirirken, kaleminden ise şunlar dökülmektedir:

"Oh, hayır hayır mutlusun. Çünkü güzel şiirler çıkarıyorsun o mutsuzluk dediğin şeyden ve bunda mutlusun. Evlilik senin için sıkıcı bir ilişki türü olurdu. Şairler asla evlenmemeli. Ve bütün dünya da bana teşekkür etmeli seninle evlenmediğim için."

Buna sadece "wooaaaaww" diyebilirim. Yani elbette düşünceleri de uyuşmadığı için evlenmedi ve hatta İrlanda'nın bağımsızlık savaşı liderlerinden biriyle bu mektubu yazdıktan sadece bir yıl sonra evlendi Gonne (She's Gon
ne my friend =P) ama yine de bu düşünce yapısı, bu olgunluğu, bu kararlılığı ve yazdığı bahane beni çok etkiledi. Özellikle bu fedâkarlık eğer o da onu seviyorsa veya sevmişse o dönem için, çok çok manyakça geliyor bana.  

Etklilenmemin başka kısmı da bundan 6-7 sene kadar önce bir arkadaşımın benim için yaptığı tanımında da benzer bir şeyi kullanmasıydı. Yani şimdi bakıyorum da, bana gene iyi davranmış insanlar. Bir dönem, eğer çok eski bir okur filansanız da bilirsiniz, gerçekten çok fazla bunalımdaydım ve şimdilerde bu tür insanlara hiç katlanamıyorsam, okuyamıyorsam ve onları hiç dinleyemiyorsam bile eğer, kim bilir bana insanlar nasıl katlandı, nasıl dayandı, beni nasıl can kulağıyla dinledi hayret doğrusu. (Evet, çok insan yoktu belki hayatımda ama onlara gerçekten teşekkür ediyorum bir kez daha zamanlarından çaldırdıkları için.)

Daha çok kitap okuyup, daha az yaşadığım zamanlardı. Ve günde 1 ya da bilemedin 2 kişiyle konuşurdum. Konuştuğum arkadaşlarımdan biri de bu bahsettiğim kişiydi, genelde edebiyat ve spor üzerine konuşurduk ve de hayat. Ben ona bir gün ne kadar bunalımda olduğumu, ne kadar mutsuz olduğumu filan söylerken (söylenirken) bana, "Sen mutlusun Martin, yani senin mutsuzluk addettiğin şeyler seni mutlu ediyor." demişti, bilmem daha önce yazdım mı bunu ama yıllar geçse de hâlâ unutamam bu lafı, benim kendimi bulmamı sağladığı için.

*

Maud'a karşılık bir başka büyük yazar olan Hemingway, intihar etmesinden birkaç sene evvelki söyleşisinde şu tavsiyeyi veriyor, ne yapmak lazım yazabilmek için, ne zaman yazılır soruları soran gazeteciye:

"Herhangi bir zamanda yazabilirsiniz, insanlar sizi rahatsız etmeyi bıraktığında ya da tek başınıza olduğunuzda, yahut bu tür konularda yeterince gaddar olabilirseniz onlara karşı diyelim; ama kesinlikle en müthiş biçimde aşıkken yazılır."

Şimdi evlilik aşkı öldürürdü onu mu demek istemiş Maud, ya da ona şiirler ithaf ettiği için sürekli âşık kalmasını mı sağlamış, yoksa mutsuzluktan mahrum bırakıp Yeats'i daha iyi şeyler yazmasını mı engellemiş bilemiyorum. Örneğin Hemingway'in tanımına göre eğer onsuzluk mutsuz etmişse Yeats'i bu da demek oluyor ki çok daha iyi şeyler yazabilecek şaire ket vurmuş Maud, ama mutsuzluk Yeats'i mutlu ediyor çünkü o "gerçekten" mutsuzluktan süper şiirler çıkarabiliyorsa, burada da Gonne'ın hakkını teslim etmek gerek.

Yine de şu notu da eklemeden geçemeyeceğim: Yeats'in biyograficisine göre, son yaptığı evlenme teklifi Maud'a, onunla evlenme isteğinden çok bi' şekilde "görev icabı" bir işti. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde bütün dünya Maud'a kin bile kusabilir.

***

Hangisi gerçekten haklı bilemiyorum, sanırım bir doğru olmadığı gibi dünyada, her konu da kendi içinde, kişilerin kendilerine göre haklı yahut haksız olarak nitelendirilebiliyor. Bunu bilmek, kişinin kendinin farkına varması ise en zoru. Yani bir durumun içindeyken kendini fark edemiyorsun, ama dışarıdan sizi gözlemleyen biri yaptığınız hareketlere ve davranışlarınıza göre sizi daha iyi çözümleyebiliyor. Bunun, sizin için yararlı olup olmadığına gelince... İşte onu şanslıysanız yıllar sonra ancak kendi kendinize kavrayabiliyor ve kabul edebiliyorsunuz. 

5 Eylül 2017 Salı

İlk Ne Zaman Başladı?



Otobüsteyiz. Koskocaman, şişme, mavi, kat kat montumu çıkarmaya utanırdım. Nedense utanırdım. Pişerdim, yanardım, terlerdim, soğuğa çıkınca da hasta olurdum. Annem kızardı, babam yine hasta olduğum için dalga geçerdi. (Bir kere bile sormazlardı nedenini, ben de bir kere bile söylemezdim.) Yine de o allahın belası montu çıkarmazdım. Rahatsız etmekten yanımdakini, ona kolumu filan çarpmaktan, istemeden de olsa bir şekilde onun alanına girmekten utanırdım. Kadınsa memesine değmekten, yanlış anlaşılmaktan, erkekse belki gözünü filan morartıp kavgaya karışmaktan (dayak yemezdim, ama belki haksız olduğumdan beni dövmesine izin verirdim) çekinirdim. İlk ne zaman başladı bu, neden bu kadar korkardım?

Örneğin ilk ne zaman garsona seslendim, günlerden neydi, o günü tarih neden atmadım, ilk defa beni fark etmeyip, ve asla fark etmeyip, onun yanına gittiğim zamanı demiyorum ama, seslendiğim, pardon dediğim, bakar mısınız, bakar mıydınız, bakabilir misiniz ile devam edip, her ihtimale karşı acaba'yı da sıkıştırdığım o soru öbeğinden bahsediyorum, ilk ne zaman ağzımdan çıktı? Ve ne zaman, ben artık garson, ver, getir demeye başladım. Ve ne zaman yemeğimi değiştirtmeye, kahvemi istersen sen-tat-bak bakalım şekeli mi değil mi demeye başladım? Ve ne zaman parmak şıklatma hareketini kullandım, ve ağzımda cigara garsonun yakmasını bekledim? Ne zaman yüklü bahşiş bıraktım ilkin, ne zaman bunca zaman geçti?

Sinemadayız. Patlamış mısırı ağzımda eriterek yerdim. Sesi çıkararak ötekilerin, yani filmin anadilinden anlayanların alanına girmekten utanırdım. Kolumu yan tarafa dosdoğru da koyamazdım, minikçe belki azıcık dirseğimi değdirirdim, çünkü sınırlarımız vardı. O da minikçe koyabilirdi ben öyle yaparsam, çünkü utanma vardı. Hem haksızlık olurdu böylesi bana veya öteki türlü ona. Ve yanımda oturan kızsa ne zaman dirseklerimiz öpüşmeye başlardı, ne zaman ben patlamış mısırları onun üzerine dökerdim ve ne zaman her yerini ellerdim toparlarken, o ne zaman kızarırdı, ve sırıtırdı, ve ben ne zaman sinemadan kız tavlardım, ve ne zaman ayrılırdık, ve ben ne zaman ayrılıkları çabucak unuturdum?

Sahi, ilk ne zaman kulağının arkasına atılmış bir tutam saça yine arkadan bakmaya bittim? Beni göremedikleri, en rahat sevebilme biçimi bu olduğu için mi? Karakterini kendi kafamda, kafamca biçimlendirebildiğim için mi?

Yine ilk ne zaman kadın parfümlerini
 sevdim? Renk renk atkılar, pofuduklu bereler, çizgi çizgi eldivenlere vuruldum? Bereden düşen bir tutam saçı, bereden düşmeyen ebleh bir suratı yine ne zaman sevdim? Kadın parfümü kokan atkıları, kendi ördüğü atkıları, annelerin ördüğü atkıları, anneannelerin yanlış ördüğü atkıları, kocaman ve bazen de incecik atkıları, uzun ve kısacık atkıları ne zaman sevdim? Eldivenleri, kesik eldivenleri, kesik eldivenden çıkan üşümüş parmakları ısıtmayı, kesik eldivenin herbiri ayrı renk olan parmaklarını ne zaman? Eldivenleri iç içe sokmayı, çorapları iç içe geçirmeyi, bir yere fırlatmayı, atkıyı boynundan almayı ve kendine çekmeyi ve bereyi çıkarmayı ve ebleh surata öpücük kondurmayı ne zaman benimsedim.

İlk ne zaman biri beni bisiklette önüne aldı, ne zaman yokuşlardan uçtuk, arka mahalleye jetledik, ve ne zaman bundan sonra hayatımdaki bütün amacım bir bisiklete sahip olmak oldu? Ne zaman denize uçarken bisikletten atladım, ama bisikletimi de denize düşürmedim, ne zaman bununla övünürken dayak yedim? Ve yine ne zaman bu heves bitti. Ve buna kim ilk heves adını verdi?

İlk ne zaman koku tarif eden cümlelerle karşılaştım, ve göz kapaklarım istemsizce kırpışmaya başladı? Ne zaman gerçekten o kokuyu duydum ve bittim, ve ne zaman koku uzmanı olup kokuyu eğer tarif edemeyecekseniz hiç başlamayın bayım deyip kitabı sıpıttım?



Ne zaman etek giymiş kadın dizi beni cezbetti, ilk ne zaman içi gösteren çoraplar gördüm, ne zaman onları soymak istedim?

Virgüllerle uzatılan cümlelere ne zaman bittim ilk, ve buna bitmeyenleri anlayamadım?

İlk?

Ne zaman?


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Dostoyevski ve Kıskançlık - Kıskançlık Tiradı



"Kıskançlık! “Othello kıskanç değil, karşısındakine inanan bir adam,” diyor Puşkin.

Yalnız bu sözler büyük şairimizin zekâsındaki olağanüstü derinliği göstermeye yeter.

Othello’nun ruhu ezgin, ideali mahvolduğu için hayat görüşü alaboradır. Gene de o gizli gizli casusluğa, gözetlemeye kalkışmaz; içi inanç doludur onun. Aksine, ihanete inandırabilmek için, onu büyük bir zorlukla sürüklemek, itmek, körüklemek gerekir.

Gerçek kıskanç öyle değildir. Kıskanç adamın en ufak vicdan azabı duymadan manen ne kadar düşebileceğini, ne türlü adiliklerle bağdaşabileceğini düşünmek bile güçtür. Hem de adi, kirli ruhlu olmaktan gelmez bu… Tam tersine, temiz, özverili bir sevgiyle dolu gönlü yüce insanlardır. Gene de kapıdan dinlemeleri, en namussuz gözcülere para yedirerek casusluğu olanca çamuruyla kabullenmeleri mümkündür.

Othello’nun kötülük bilmeyen, çocuk gibi saf bir ruhu vardı; saftı ama, ihanete dayanamıyordu; bağışlayamıyor değil, dayanamıyordu.

Gerçek kıskanç ise bambaşkadır; onun nelere katlanıp sineye çekeceği ve bağışlayabileceği güç kestirilir. Herkesten çabuk bağışlayan kıskanç kimseler ve kadınlar iyi bilir bunu…

Bir kıskanç (tabii kıyameti kopardıktan sonra) [Buraya bayılıyorum -Martin T.] aşağı yukarı kanıtlanmış bir ihaneti —mesela, gözüyle gördüğü kucaklaşma ya da öpüşmeleri— bağışlayabilir, elinden gelir bu. Yeter ki o sırada bu ihanetin “son defa” olduğuna, rakibinin hemen o anda dünyanın öbür ucuna gideceğine ya da kendisinin sevgilisini korkunç rakibin ulaşamayacağı bir yere kaçıracağına inanabilsin. Şüphesiz, barışma bir saatten fazla sürecek değildir, çünkü rakibi gerçekten o anda yok olsa bile ertesi gün yerine yenisini icat eder, sevgilisini ondan kıskanmaya başlar. Oysa sürekli denetleme ve gözetlemeyle hangi aşk yürütülebilir? Azılı bir kıskanç bunu bir türlü anlayamaz; bir yandan da aralarında gerçekten yüce duygulu insanlara rastlanır. Dikkate değer bir bakım da, yüce duygulu bu insanların bir kovuğa sinerek casusluk ederken, kapıdan dinlerken gönüllü olarak daldıkları bütün kepazeliğin açıkça farkında olmalarıdır. Gene de, hiç değilse sindikleri kovuktayken asla vicdan azabı duymazlar.

Mitya’nın Gruşenka’yı görünce kıskançlığı yok oluveriyordu, bir an için şüphelerinden sıyrılıp bir soyluluk kazanıyor, hatta kötü duyguları yüzünden kendini aşağılıyordu. (Çıldıracağım-Martin T.) Bundan anlaşılıyor ki, Mitya’nın bu kadına olan aşkında, kendisinin tahmin ettiği gibi sadece bir şehvet, Alyoşa’ya sözünü ettiği vücut çizgilerinin kıvrımları değil, daha yüksek bir yan vardı. Ama Gruşenka uzaklaşır uzaklaşmaz kadını hemen çeşitli adiliklerle, ihanetin bütün alçaklıklarıyla suçlamaya başlardı. Bunu yaparken en ufak bir vicdan azabı duymuyordu."

1000 sayfalık romanlar yazar, sadece bazı yerler sizi etkiler, ama o yerler öyledir ki kutsal metinlerden fırlamadır. Boşuna babam demiyorum kendisine. Seviyorum seni keltoş, kabasakal.

16 Temmuz 2017 Pazar

Asr Suresi'ndeki "Asr" Mefhumu



Kim derdi ki böyle bir yazı yazacağım. Aslında bahsedeceklerimin bir sınırı olduğundan değil, ama yazmaya değer bulduğum o kadar az şey var ki, özellikle de buraları o kadar az kişi okuyor ki, kim derdi ki bunda bir mana bulup, üşenmeyip, şu zamanda bunları yazacağımı. Minikçe, bahsetmek istiyorum, surenin kendisi gibi olacak.

Şimdi "asr" kelimesi Arapça'da "zaman" anlamına gelmekte, bir sürü anlamı olsa da burada bunu kullanacağız. Hani şu son yazılarımda sürekli takıldığım kavram. Sure de şöyle:

"Zamana yemin olsun ki, insan, gerçekten, tam manasıyla bir hüsran içindedir.

İnanıp, karşılık beklemeden iyilik ve barışa yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı önerenler müstesnadır."

2 sene önce okuduğum Kuran'dan (Hayatımın son 1 senesi öyle hızlı geçip gitmiş ki, ben de "tam manasıyla" tutamamışım zamanı, çünkü 2016'da okuduğumu sandığım kitabı, yazıyı yazmaya başlayınca 2015'te yani 2 sene önce okuduğumun ayırdına vardım ve buna üzüldüm.), aklımda kalan en güzel sure veya "şey" buydu sanırım. Bilenler bilir, inançlı biri değilimdir, buna rağmen bence inanmamanın numarası bir şeyi çok iyi bilmekte, ve tam manasıyla emin olmakta gizlidir. Ben, hiçbir şeyi çok iyi bilmeyen, ve bilemeyecek olan ben, ve hiçbir şeyden emin olamayacak olan ben, kolayca inanmıyorum diyemem, sadece inanmıyorsam da kendimce inanmıyorumdur. Ve inanmam veya inanmamam için kimseye de, bilimsel açıklamalara da, akla da ihtiyaç duymam. Zaten bunun için adı "inanç"tır. Toparlarsak, inançlı olmayan beni bu sure öyle etkiledi ki, son yazılarımda da gördüğünüz üzere zamana o kadar takılı kalmıştım ki, geçenlerde inanılmaz bir rastlantı eseri karşıma çıkınca (gerçekten o anı görebilseydiniz gülmekten ölürdünüz) adeta Proust, adeta Dostoyevski, adeta Haldun Taner, adeta Ahmet Hamdi okuyormuşçasına beni alıp başka yerlere götürdü zaman hakkındaki bu yoğunluk ve bu sadelik. Beni içten bir inanmayan yapmamasıyla da sanırım hayatımda ayrı bir yeri hep olacak.

Önce zamana yemin etmekle başlayalım, bence zaten bu yeterince çılgınca bir laf. Arkadaşlar itiraf etmek gerekirse zaman benim için yaratıcıdır, zaman yaratır ve öldürür, ve geliştirir, ve öğretir. Burada zaten yeterince beynimden vurulmuşa dönmüşken, bir de üstüne insanın sürekli hüsran içinde kalacağının söylenmesi tam manasıyla beni diriltip diriltip tekrar öldüren klasmanda bir cümle. Ve bu hüsranı, içindeki o boşluğu dolduramayacağın yeri sadece inanarak, barışa yönelik işler yaparak ve burası çok önemli, sabrederek beklersen ancak mutlu olabileceğini, bunların dışında olanların ise sürekli bir hüsran içinde yaşayacağını söylemek manyakça, delice, dahice geliyor bana.

Gerçekten de düşününce, Camus'nün de dediği gibi ölümle biten yaşam saçmadır, öleceğini bilerek yaşamak saçmadır ve bu saçmalığı kabullenmek, kabullenmiyorsan da zaman zaman çok kısa süreliğine hatırlamak suretiyle unutmak insana bir iç sıkıntısı, hiç geçmeyecek bir iç sıkıntısı verdiği de aşikardır. (Çünkü bir kere etraflıca düşünüp özümsemek ve sonrasında bir daha düşünmemek mümkün değildir.) Bunun için ne yapmalı kesinlikle bilmiyorum ama inanıyor olsaydım her şey çok daha kolay olurdu sanırım. Dostoyevski'nin Budalası Prens Mışkin, en küçük Karamazov Alyoşa gibi mutlak iyidir örneğin, ve bu yönüyle İsa'yı sembolize ettiği söylenir. Yaşadığımız toplumumuzda gerçek bir karakter bulamadığım için üzgünüm, ama kurgu olanlar benim için sizler kadar gerçek, sizden daha bile gerçek bazen. Bu yüzden beni bağışlamanızı istemeyeceğim, bence bağışlanması gereken kurgusal olmayan ama bu kadar "sadece iyi" insanların hayatımızda yer alamamasıdır, burada bir suçlu varsa da hepimiziz sanırım.

Yani okurlar, çok uzatıyorum gene, şunu bilin sadece, bu dünyada herkes sizi hayal kırıklığına mı uğratıyor, her seferinde derin bir hüsran mı duyuyorsunuz, sevdiğiniz sizi sevmiyor mu, sizi seveni sevemiyor musunuz, sürekli aldatıyor, aldanıyor, ağlıyor musunuz, gülerken bile içinizde bir yerde bir boşluk mu hissediyorsunuz, zamana da yemin ederim ki bu hiç geçmeyecek. Biz bu kadar iyi olamayız, bizler şüphe duymadan edemeyiz, bizler bırakın genel manada tüm insanlık için barışı, iç huzurumuzu, iç iç savaşımızdaki ateşkesi bile sağlayamayız. Ve çok üzülerek söylüyorum ki, artık ben kabullendim, hüsrana uğramakla lanetlenmiş, sürekli mutsuz kalacak canlılar olacağımızı kabul ediyorum. Düşünmenin yükü işte budur, zamanın evrimi işte budur, dayanabildiğin kadar dayanmak ve en sonunda da bitiş.

Ne yazık ki, zaman da hüsran vericidir.


27 Haziran 2017 Salı

Ben 'nanemi Özledim

Günümüzde insanlar mutluluklarını fotoğraflıyor, mutsuzluklarını ise kelimelere dökmeye çalışıyor.

*

Oysa bu dünyada yalnızlığı en iyi bilenlerden biriyim, kuzeni bile olmayan insanlar, hep başkasını bekleyen insanlar, yalnızdır bir şekilde.

*

Annemin bazı kalıplaşmış sözleri var, hep kulağımda:

"Bela okuma!"
"Ben herkes değilim, beni başkalarıyla karşılaştırma!"
"Sen ibne ne biliyor musun ki diyorsun millete?"
"Yapışma!"
"Kardeş istemiyorsun değil mi?"
"Neden pipini gösterdin o kıza?"
"Karaduta beyazlarla dalma."
"Radyoyu kapatma."
"Acıyacak."
"Yeter oflama."
"Güzel bir kitap versene okuyayım."
"Doğmayagörölmeyegör."

*

Bunlardan en çok hatırladığım ben herkes değilim olan. Bu benim yaşama biçimimi oluşturdu, bir şekilde kimseyi yargılamamayı, içimde yargılasam da kabullenmeyi, herkesin başka olduğunu, empatiyi, güzelliği, aşkı, sevmemeyi bu sözle öğrendim. Kimseyi kimseyle karşılaştırmamayı, olaylara bazen çözüm bulunamayacağını, bazen çözümün aslında kolay olduğunu, ve fakat kolayı yapmanın zor olduğunu, gözünün önündekini görememeyi, gördüğünü tutamamayı, tuttuğunu koparamamayı, sevenin seni sevmediğini, seni seveni yalandan sevemeyeceğini hep bunlarla öğrendim.

*

Eylülü bekliyorum. Ne olacaksa. Dedik ya, bazıları sadece bekler. Godot filan hikâyesi. Neyi beklediğini bilmeden bekler, sonra o kadar çok kişiyi&şeyi bekler ki, bir bakmış beklemeyi de benimsemiş, sevmeye başlamış. Beklemeyi sevmeye başlayınca neyi beklediğini bile unutmuş. Niye beklediğini de. Artık amacı sadece beklemek olmuş.
Eylül böyle işte, eylül beklemelerin son durağı, eylül bir bitiş, yeni bir başlangıç. "1 Eylül bir şeydir," demişti biri, kim olduğu önemli değil, kaybolmuşuz zamanın içinde; yaz ayları çabucak geçer, eylül ekim de gider bu gidişle. Mühim değil. Candan.

*

Bayramları da genelde mezarlıklarda geçiriyorum. Canım sıkıldığında mezarlıklar bana ferhalık veriyor, bazen gidip dolanıyorum etrafta. Her neyse, anneannemi dudağımda (kulağımda!) son bir türkü olan Gülpembe ile
selamlayınca, kendimi kaybettim. Yani bazen, bazı şeyleri sadece rastlantı ile açıklayamadığım o zamanlardaki gibi oldu. Gene kıskandığım satırlardan olan "Gözlerimde son bir bulut" kısmını bu sefer tam manasıyla kavradım sanırım, ya da o da mühim değil, kendimce biçimlendirdiğim bir anlamı var artık. Bunu anladıkça da ağladım. Onu son görüşümde de ağlıyordu, sarıldık, vedalaştık. Son telefon konuşmamızda, "Ne zaman dönüyorsun," diyordu. Cevabımı elbette duymuyor, olan-bitenden bahsediyordu. Günlerden bir gün, annemle hakkında konuşurken hastanede ona "Çok özledim, çok oldu, ne zaman dönecek?" demiş. Bunu bana söylediklerinde işte bunun fotoğrafının çekilemeyeceğini, kelimelere ise dökülemeyecek kadar hüzünlü olduğunu düşündüm. Ama gene de biraz hüzne de yer var hayatımızda. (Hem menekşeleri seversin sen, sen menekşeleri zaten seversin, sen menekşesin.) Beni gerçekten seven, ben ölürsem üzülme diyen, mürüvvetimi (ü'sünden öptüğümün) göremeyen, tavla, bil bakalım kim, monopoly, pişpirik, basket arkadaşımı kaybetmek, beni çok özleyen ve bunu söyleyebilen birini son kez görememek, bir şekilde içimde hep kalacak sanırım. Mezarlıklar, bokun soyları. Bıktım sizden.

*

Demem o ki ben 'nanemi özledim.

9 Haziran 2017 Cuma

T2'yi neden sevdim?



Ben Trainspotting ile ilgili bir yazı yazmıştım, hatta o mor ayakkabılardan istemiştim sizden, hatta sanırım Evren ve Mathilda buluruz yahu demişti tam hatırlamıyorum, ve elbette Perfect Day ile bitirmiştim yazıyı çünkü o zamanlar müzik ile bitirmek gibi bir takıntım vardı. Şimdi o yazının linkini veremeyeceğim, aslında verecektim ama bulamadım, ve gene aslında çok da aramadım. Ama şöyle ki, hâlâ o mor ayakkabıları arıyorum, benzerini bulduysam da aynısı değil; bulan olursa haber etsin.

Şimdi neden sevdim bilmiyorum, sanırım en önemlisi "Choose Life" kısmıydı, orada arkadaşımı dürtmekten "hah şimdi geliyor" diye, belki de onun da benim aldığım hazzı almasını beklerken, yine onda gereksiz bir hayal kırıklığı yaratmış yahut filme konsantre olamamasını sağlamış olabilirim. Bunu neden yapıyorum bilemiyorum, bir şey beni heyecanlandırınca elime-ayağıma sahip çıkmamıyorum, insanları öpmek, sıkmak, dövmek, sevmek, çıldırmak istiyorum, aslında sadece istemiyorum, bunu yapıyorum da.

Ama her şeyden önemlisi ilk filmin bende yeri çok ayrı. Şöyle ki, ben bu filmi teyzemde, uyuyor numarası yaparken gözümü kırpmadan izlediğim, hayatım boyunca ne tür uyuşturucu kullanırsam kullanayım asla bir iğneyi damarıma basamayacak olmamamla açıklayabilirim. Tuvalete girme sahnesini, koşturmayı, gay gibi giyinmeyi, kızın liseli çıkması ile açıklayabilirim. Benim için çocukluktu Trainspotting. 37 ekran TV karşısında, korsan CD'lerle, uyuma numaralarıyla, çişimi iki saat boyunca tutarak izlediğim, film biter bitmez tuvalete koşturduğum, ve teyzemin buna anlam veremediği, verdiyse de çaktırmadığı, o soğuk ve küf kokmuş evde neden ebeveynlerimle geçirmediğimi anlayamadığım (sonraları anladım), geçmiş-gitmiş bir çocukluk her şeyden önce. Bir önceki gün gene uyuyor numarası yaparken izlediğim iğrenç Anaconda filminin intikamı, kötülükte bulunan güzel şey.

Eğer o zamanlar 20'lerimde olsaydım ve şimdilerde 40'larımda, yani başroldekilerle aynı yaşlarda, sanırım daha da etkilenirdim, beni geçip giden zamandan daha çok etkileyen bir şey sanırım yok, ve olamayacak da. Ve hâlâ diyorum ki sanat, gerçek bellediğimiz şeylerden daha gerçek. Bir sonraki yazıda bu gerçekçilikle, daha doğrusu bana denen gerçekçiliğe karşı benim neler yaptıklarımla ilgili bir şeyler karalamaya çalışacağım. O zamana dek, hoşça kalın.

"Ben diyebilirim ki meselaaa:

Özel tasarım iç çamaşırı seç, ölmüş bir ilişkiye biraz hayat katmak adına beyhude bir çaba.

El çantalarını seç. Yüksek topuklu ayakkabılar seç, kaşmir ve ipek kendini mutlu gibi hissetmek için. 

Kendini camdan atan bir kadın tarafından Çin'de üretilmiş bir Iphone seç. Ve Güney Asya'da bir mağazdan alınmış ceketinin cebinden çıkarma. 

Facebook'u, Twitter'ı, Snapchat'i, Instagram'ı seç ve tanımadığın insanlara kin kusacak binbir türlü başka yol seç. Profilini güncellemeyi seç. Kahvaltı ettiğini dünyaya duyur ve birinin, bir yerlerde bunu umursadığını umut et. 

Eski sevgililerini aramayı seç. Onlar kadar kötü görünmediğine çaresizce inanmak için. 

Her şeyini bloglardan paylaşmayı seç, ilk otuzbirinden son nefesine kadar. İnsan ilişkisinin indirgendiği nokta dijital bir veriden fazlası değil. 

Estetik ameliyat olan ünlüler hakkında bilmediğin on şey seç. 

Kürtaj için bağırmayı seç. Tecavüz şakalarını, kadınlara laf atmayı, eski sevgilini ifşa etmeyi seç ve bitmek tükenmek bilmeyen depresif kadın düşmanlığını. 

11 Eylül'ün hiç yaşanmadığını ve yaşandıysa da sorumluların Yahudiler olduğunu seç. 

Ne zaman biteceği belli olmayan mesaileri ve işe gitmek için iki saat yol gitmeyi seç ve çocukların için de aynısını ama daha kötüsünü seç, kendi kendine belki onların başına gelmediği için telkin et. 

Sonra arkana yaslan ve acıyı, sikko bir mutfakta üretilen adı bilinmeyen bir uyuşturucudan bilinmeyen dozlarda alarak dindir. 

Tutulmayan sözü seç ve keşke başka türlü hareket etseydim de. 

Kendi hatalarından asla ders çıkarmamayı seç. 

Tarihin tekerrür edişini izlemeyi seç. 

Her zaman hayalini kurduğun şeye ulaşmak yerine, ulaşabileceğin şeylere ulaşmaya kendini yavaştan alıştırmayı seç. Aza kanaat et ve mutluymuş gibi yap. 

Hayal kırıklığını seç ve sevdiklerini kaybetmeyi seç. Onlar hayattan ayrılırlarken senin bir parçan da onlarla birlikte ölür, ta ki bir gün parça parça hepsinin öldüğü güne kadar ve senden ölü ya da diri denebilecek tek bir parça kalmayacak. 

Geleceğini seç Veronika. 

Hayatı seç."






30 Mayıs 2017 Salı

Kitap Arasında Gülü Kurutma Sanatının Söyledikleri - Kısa Kısa #22


*Bu kitabı yıllar önce almıştım,
Kebi aeliy sökekten.
Bütün İstiklal Caddesi'nin kıskandığı o sarılmadan sonra
İkinci kez gül aldığım birine,
Okumaya başladım.

İkinci kez gül aldığım kıza da, ikinci kez gül alınıyordu.
İlk buluşmamızda da aynı renkte kıyafetler giyinmiştik bilmeden
Ve bana sormuştu:
"Yani, çok saçma ama ben bunlara mânâ yüklüyorum, saçma di mi?"
Çok oyuncu olduğumdan hemen
"Bu gibi şeylere yükleyemeyeceksek zaten bu anlamı, neye yükleyebiliriz ki?"
Demiştim.

*Beni gidi beni.

*Geçen gün rüyamda koradaydım,
Beşinci sınıftayız,
Ve beşinci sınıfta koradaydık zaten,
Seçmelerde herkes dönemin pop şarkılarından söylerken ben
"Kara Sevda"yı seçmiştim.
O günkü seçimim bir çocuk için pek de iyi değildi
Herkes tuhaf gözlerle bana bakmıştı.
Babam ne düşünürdü acaba şarkıcı olsam...
Her neyse geçen rûyamda koradaydım.
Kıskan.

*Karma'da da en sevdiğim şarkı,
"Sen Başkasın"dı.
Hayır, ne yaşadın da, kimlerle ne yaşadın da "o başka" acaba minik bebek, sorarım sana?
O'na Sor'dan da etkilenirdim.
Garip bir ergenlikti.

*Yorgan döşek hasta oldum.
Arkadaşım soruyor, geçti mi?
Vallahi bazen karnımda ağrı oluyor, diyorum.
Abi, aşık filan mı oldun acaba, diyor sonra
Yok yani bildiğin üşütme moruk ya, gerçi aşk da bir üşütme hâli diyorum.
dfşlsöfşdsl
Gülüyoruz böyle sonra.

*Şimdi 67 yılında basılmış bu kitapta, hangi sevda vardı acaba,
Ve neden şimdi karşıma çıkmıştı,
Ve buna anlam yükleyemeyeceksem neye yükleyecektim.
Kim bu kitabı bırakmıştı, kitap arasında kalmış bu sevdayı kim unutmuştu da bir sahafa satmıştı,
Nerede, ne sebeple, neden?
Peki ne oldu bu sevdaya?
Öldüler mi, peki biz ölünce bütün sevmeler dünyadan kayıp mı oluyor?
Böyle şeylere acayip üzülüyor,
Bazen de ölmüş insanların iç çekişleri ile nefes aldığımızı düşünüyor
Um.

*Ya, yazana ne demeli, gülün kurduğu sayfada (pekala bu bir kelebek de olabilir ya, ben gül diyorum):

"Buradaki âdetlere göre, insan tanıştırılmadığı bir kadını dansa kaldırabiliyor; bundan yararlanarak prensese doğru yürüdüm, kendisini valse çağırdım.
Zaferini açığa vurmamak, gülümsememek için zor tutuyordu kendini: Yine de hemen oldukça kayıtsız, hattâ sert bir tavır takınmayı başardı. Elini, gelişigüzel omuzuma bıraktı, güzel başını birazcık yana eğdi - ve dönmeye başladık. Bundan daha çok şehvet uyandıran, daha kıvrak bir bel görmedim! Taze soluğu yüzümü yalayıp geçiyordu; arasıra valsin kasırgası içinde saçlarından çözülen bir lüle, ateş kesilmiş yanaklarına değiyordu. Üç kere döndük pisti (şaşılacak kadar güzel vals yapıyor). Soluğu kesilmiş, gözleri bulanmıştı: Yarı-açık dudaklarıyla güçlükle, 'Merci, monsieur,' diyebildi."

*Şaşılacakkadargüzelvalsyapıyor parantez içi (L)

*Bir film izlemiştim, adam evde oturuyor, ve bir şeylerden sinyal almaya çalışıyordu.
Ama bunun için ayrıyeten bir amaç gütmüyordu. Yani aman şundan şu çıkarımı yapayım, bundan bunu anlayayım gibi bir şey yoktu. Sadece hani böyleleri vardır ve hayatın anlamsızlığını çözmüştür ve dahası artık bir şey yapmazlar, kaygılanmazlar, korkmazlar, sıyrılmışlardır her şeyden. Öyle. O günümü bekliyorum.

*Geçen hasta olduğum günlerde,
Rüyamdaki koro performansımdan iyi biçimde,
şu şarkıyı söyler buldum kendimi tuvalette,
Çünkü çok sık tuvalete gidiyordum anladınız mı fldskmfglkds
Tabii ki sadece nakaratı hatırlıyordum,

"Aaaaaaaagggghhhhh bu giiidiiiiişşşşşş, gelişleriiiiiiiğğğnnnn."
Müthiş bir yankı vardı.



*Yalnız günce deyince bloga, biraz abarttık bu kısa kısa işini sanırım.

*Neyse,
Turşuyu insan gerçekten aşeriyor,
yani her hamile kadının klişe olarak turşu aşermesini
artık yadırgamayın sevgili okur filmlerde.
Vallahi rüyama girdi,
ertesi gün yedim ama istediğim tadı bulamadım.
Resmen her şeyde olduğu gibi bir şeyi özlemek, ona kavuşmaktan daha güzel.

*Vataşiva Candy izledim öbür rüyamda da.

*İnsan hasta olunca sürekli rüya görüyor demek.

*Rüyamda... dslfksdklgf şaka şaka

*Not defterime "Sana kaç para başlık verildi?" yazmışım.
Hayatında Marmara Bölgesi dışında köy görmemiş biri için fazla iddialı bir öykü cümlesi.
Hesapta öykü böyle başlıyor. İki yaşlı kadın konuşmaya başlıyorlar. Ah benim bu hayalciliğim. Sonra, her şeyden sıyrılmış egosuz herif olacakmışsın.

*Dihisi irtik bir şiy yipmizlir, kiygilinmizlir, kirkmizlir, siyrilmişlirdir hir şiydin.

*İki üsttekini, "ulan ben bunu acaba internette mi duydum da yazdım," dedim.
Tabii ki değilmiş, işte dördüncü sonuç (Biraz da gülelim köşesi gibi, bu ne abi):
http://www.gazetevatan.com/3-milyar-baslikla-aldigi-kiz--gerdekte-erkek-cikti-58344-yasam/

*2005 güzel yıldı.
Vatan da güzel gazete idi
eskiden.

*Niye böyle yazıyorum gerçekten bilmiyorum. Bunu yazdığımın üstüne bir sürü şekilşükül yazış yaptım, ne zaman bunun notunu aldığımı da bilmiyorum ama silmek de istemedim.

*Yalnızlıkla ilgili en sevdiğim şey, zamanın geçmiyor oluşu. İkinci en güzel şey de hiçbir şeyden korkmanı gerektirecek bir şeyin olmaması. Yani güvenemeyeceğin bir tek kendin varsın, ve artık kendinin zaten güvenilmeyecek biri olduğunu çoktan çözmüşsündür, anladın mı? Her neyse, birileriyle beraberken zaman inanılmaz hızlı geçiyor, yol bile daha hızlı bitiyor, "a-ineceğim-durağa-gelmişim-bile" diyebiliyorsunuz, ama yalnızlık öyle mi, her anın senin. Bence gerçekten ne hissettiğini bir tek yalnızken anlıyorsun. Değeri pek bilinmiyor, ve kulağa ürkütücü geliyor bu arkadaşımızın adı. Hepsi bu.

*En son "kısa kısa"yı 2012'de yazmışım.
Ulan 5 sene be,
Bu işe bir son vermek lazım deyip
Yeni formatta yazdık.
Selam-melam.