18 Ocak 2018 Perşembe

Poe'nun "Kuzgun"unu Okumadan Önce, Onlara Dair Bilmeniz Gereken (Yahut Bilseniz Daha Hoş Olacak) 10 İlginç Şey



    Sanırım 10 yaşlarında olacağım, o dönemler kedileri araştırıyor, onlara dair birtakım gözlemler yapıyordum. Çabuk sıkılan bir yapım olduğu için, işim bitince (elbette bitmezdi ama sıkılınca "bitmiş sayılır"dı) öteki mahalleye kadar onları kovalıyordum. Velhasıl, günlerden bir gün, yine gözlemlerimi tamamlamış, yahut öğlen sıcağında başıma güneş geçmesin diye türlü tehditlerle içeri alınmış olacağım, büyük ihtimalle de zırıl zırıl ağladığım için bana buz gibi karpuz kesip getirmişler, ben de onlara ceza olarak balkondan dışarı -yahut içeri- adımımı atmıyorum... İşte tüm bunlar müthiş bir nizamda gerçekleşirken gözlem yaptığım kedilerden birini, ya da benzerini 'nanemlerin sokağında gördüm. Güzel gözlü, sık tüylü, irice bir kediydi. Gözlerime inanamıyordum, bu salak kedinin ta buraya kadar korkudan kaçtığına inanamıyordum. Her neyse, ben bu durumlara kendi içimde inanamaz, ailemi cezalandırır ve anneannemin balkonunda karpuzları gümletir ve çekirdekleri bahçeye tükürürken bir karga yanaştı bizim kediye. Bu tür şiddet olaylarına bittiğim için onları izlemeye başladım. Yine de kalbimin bu acıya dayanıp danayamayacağından emin değildim. Bizim kedi bu sefer kendi dişine göre bir rakip bulmuştu ve bütün hırsını kargadan çıkartıp parçalayacaktı onu. 

                                        -Kırpıştırış-

   Kedi kargaya doğru hızla saldırdı. Derken... Karga vızt diye zıpladı, kanat çırptı tam pençesini geçirecekken bizim alık kedi hem de; sonra bir de dalga geçer gibi tam da gitti kedinin arkasına kondu. Kedi afalladı. Bir daha saldırdı, gene aynısını yaptı. Sonra bir daha, sonra bir daha. Karga güneşin, alnında ve kafasına geçip geçmemesine aldırmaksızın kedi ile resmen "oynuyor"du. Tıpkı abiler paslaşırken her daim ortada olup, topu kapmaya çalışan ben gibiydi adeta. Zannediyorum kargalara olan hayranlığım ilk olarak işte böyle başladı. 

*

    Asıl amaç "Kuzgun"u çevirmekti ama çevirmedim (belki başka zamana); yazının sonuna -bütün bu bilgilerden sonra- uygun bulduğum çevirilerinden birini ekleyeceğim; şiirin orijinalini merak edenler için, başarılı bulduğum kısa filmli (aslında bu kısa film bana nasıl yapmacık gelmiyor onu da anlamış değilim; hâlâ acayip seviyorum nedense) -hiç İngilizce bilmeyenlerin dahi dinleyerek ve izleyerek tatmin olabilecekleri- bir YouTube videosunu da koyacağım. "Sese" özellikle dikkat etmenizi de istirham ediyorum; çünkü ses, ritm, melodi bu şiirde çok önemli. Uyak ağırlıklı olduğu için de çevirirken bozuluyor; ama bir üstattan sesi en çok benzeteni seçtim merak etmeyin. Yalnız "uyak" dediğim için aman biz ikinci yenici çocuğuyuz, uyak muyak bilmeyiz diye dinlememezlik etmeyin, kafanızı kırarım. (Şaka şaka). Yok yani çevirene ayıp olur bir yerde. Uyak ağırlıklı olmasının yanında  bir de bunu hiç önemsemiyormuş gibi göstermesi var ki, Poe'nun -tam da bu yüzden- bu şiir özelinde biçemini inanılmaz kılan da bu. Her neyse.

     İşte Poe'nun o karanlık -hatta kimilerine göre kokainden kafayı iyice bulmuşken yazdığı- şiirinin başlığının hayvanına dair bilgiler ve sırasıyla Poe'dan "Kuzgun" ve kısa-film videosu:

  Hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan bu yana kuzgunlar, hep ölüm ve kötüye alametle ilişkilendirilmişlerdir. Dahası, Edgar Allan Poe, 'birdahaasla'yı -bir başka kuş değil ama kuzguna- dedirterek (burada İngiliz dilini de kıskandığımı söylemeliyim çünkü "gag"lamak diyor, ama kuzgun gaglamaz; öyleyse "ğğoaakk"lar ancak bu kelimenin karşılığı bizde mevcut değil; ve İngiliz argosunda croak "ölmek&nalları dikmek" ile de eş sesli bir sözcük; buradan da "kuzgun&ölüm" ilişkisini çok daha net gözlemleyebiliriz -Martin T.) "Kuzgun" şiirinde onları adeta korkunun sembolü olarak ölümsüzleştirmiştir. Ama bütün o 'ölümün habercisi' ve 'kötü şans' damgasına karşın bu güzel hayvanlar, müthiş akıllı, şartlara uyum sağlayabilen ve sahiden inanılmaz yaratıklardır. İşte bu yüzden, biz de size yıllardır olumsuzluğun simgesi olmuş bu hayvanlara dair 10 ilginç bilgiyi aktarmaya çalışacağız:




10- DEHŞET AKILLILARDIR



    Bu aslında yeni bir şey olmadığı için 10. sırada yer alıyor. Çünkü insanlar her daim kuzgunların kafalı yaratıklar olduklarının bilincindelerdi. Fakat bizler, daha yeni yeni bu leşçillerin tam manasıyla ne kadar akıllı şeyler olduklarını kavramaya başladık. (Belki de akıllı olan bizler değilizdir -Martin T.) Şimdilerde kuzgunların zekalarının "insangibi" olduklarından bahsediliyor, ki bu esasında müthiş bir şey. Kuzgunlar, kargalar, saksağanlar ve alakargaların dahil olduğu Corvidae (Kargagiller) Ailesinin tümü dünyanın en akıllı kuşları arasında sayılmalarının prestijli ünvanını da ellerinde bulunduruyorlar.

   9 Ağustos 2002'de Science dergisince yayımlanan araştırmada Yeni Kaledonya Kargası'nın (New Caledonian crow) bir parça teli büküp kanca şekline getirerek dar bir alanda sıkışmış yiyeceği ele geçirdiği; yine aynı bulmacada yeniyetmelerin (insan) tüylü dostlarımız kadar bir zihinsel becerikliliğe sahip olamadıkları A. S. Weir ve Jackie Chappell tarafından gözlemlenmiştir.

   Moskova Üniversitesi'nin biyoloji bölümününce birdizi bilgi kartı (flashcards) kullanılarak yapılan bir başka inceleme ise kargaların kart eşleştirme oyunundaki başarısı (doğru eşleşmeler oldukça unkurdu ile ödüllendirildiler) onların analog muhakeme yeteneğine vakıf olduklarını kanıtlar. Eşleştirme oyunu üst seviyede bir akıl yürütme süreci kabul edilir, ve kargalar bu yeteneğe kapsamlı bir eğitim görmeden de sahiplerdir.

   Corcirdae Ailesi yaratıcıdır ve şartlara uyum sağlar. Ve yapabildikleri şeylerle, bir zamanlar bir çekemeyenin dediği "kuşbeyinli" lafının esasında aşağılama olarak algılanmaması gerektiğini ispatlarlar.




9- SIKLIKLA FELAKET TELLALI OLARAK GÖRÜLMÜŞLERDİR


   Belki geceden bile daha siyah olan tüyleri, belki de cesetler veya mezarlıklar üzerinde gezinme alışkanlıkları yüzünden. Sebebi ne olursa olsun, kuzgunlar antik çağdan beri mitolojide ve batıl inançta her daim kötücül baş rolü oynamışlardır.

   Örneğin, Kelt mitolojisinde kuzgunlar, savaş ve katliam alameti olarak görülürken, İrlanda'da ise savaş tanrıçasının, onları gökyüzünden cesetleri yemesi için indirdiğine inanılırdı. (Bu aslında gerçekten mantıklı çünkü ortada bir tanrıça olsa da olmasa da kuzgunların yaptıkları tam olarak da bu.)


  Hindular kuzgunları ölülerin ruhları olarak görür ve duruma göre kötü yahut iyi şansı temsil ettiklerine inanırken, Almanya'da kuzgunların lanetlenmişlerin ruhlarını içlerinde tutsak ettikleri sanılıyor. Araplarsa  kuzgunlara "Ebu Zajir" ("Kehanetin Babası") der. İsveç folkloru ise bizlere, kuzgunların öldürülüp, uygun şekilde cenaze töreni yapılamamış (yakılmamış) olanların hayaletleri olduğunu söylüyor.


8- KURTLARLA ÖZEL BİR DOSTLUKLARI VARDIR



   Şüphesiz ki kurtlar kendi başlarına avlanacak kadar güçlü ve akıllılar, ancak söz konusu avlanmak olduğunda onlar için bu tekbaşınalıklarından daha etkili bir yöntem de mevcut görünüyor: Tüylü arkadaşlarının minik yardımları. ( =) -Martin T.)

   Yakın tarihli bir araştırma, kurtların bir sığını yemeyi bıraktıkları anda, kuzgunların hemen üzerlerine üşüştüklerini gösterir. Böyle olunca da bir kurt çiftinin, neredeyse avladıkları sığının yüzde 40'ını kuzgunlara kaptırığı düşünülüyor. Öte yandan kuzgunlar, 6 kurttan sığının yalnızca yüzde 17'sini kurtarabiliyorlar. Bilimadamları, kurtların yığın halinde avlanmasının sebebinin yemeklerini kurtarmak istemesiyle ilintili olabileceğini düşünüyor. Yani kuzgunlar sayesinde (yüzünden!) kurtlar birlikte hareket ediyor ve buna mukabil aç kalmaktan, aile olamama ihtimalinden ve dışlanmışlıklarından kurtuluyor.

   Kuzgunlar içinse kurtların etrafında pervane olmak ve kalıntılarını silip süpürmek pek tabii ki dahiyanece. Çünkü bir kuzgun günde 450 kiloluk bir sığının, 1.8 kiloluk "çöpüyle" yaşamını devam ettirebiliyor.

 Kuzgunlar ayrıca bu "arkadaşlıktan" payına düşen görevi kurt arkadaşlarını (gagaları güçsüz olduğundan) parçalayamadıkları kadavralara doğru onlara götürerek de üstlenir. Aynı zamanda, kurtlar kuzgunlar sayesinde buldukları yemle meşgullerken de tüylü dostlarımız şüpheli ses ve potansiyel tehlikelere karşı nöbette bekler ve gerekli durumlarda dostlarını uyarır.


7- OYUNCUDURLAR



   Kar görünce bir kuştan çok yavru köpeği andıran hareketler gösteren kuzgunlar aynı zamanda kendilerine oyuncak yaparlar. -Çok nadir görülen bir hayvan davranışı.- Dalları, çam kozalaklarını, golf toplarını, küçük taşları veya insanların doğaya bıraktığı cisimleri oyuncak gibi kullanıp kendi kendilerine ya da diğer kanatlı arkadaşlarıyla oynarlar.

   Kuzgunların, ağaç kabukları ve insan elinden çıkmış cisimleri birleştirerek yaptığı dermeçatma kızaklarla karda kaydıkları da görülmüştür.

   Bazı zamanlarda artık neredeyse alay edercesine öteki hayvanlara muziplik etmekten hoşlanırlar. Bu anlarda oyun arkadaşları genellikle yukarıda da bahsettiğimiz (ilişkileri karşılıklı çıkar üzerine de kurulmuş olsa da) eski dostları kurtlardır. Köpekler, hatta bazen insanlarla şakalaştıkları da görülmüştür.

   Elbette yaptıkları bazı muziplikler sınırları zorlar: Bir keresinde uyuyan bir kurdu gözüne kestiren tüylü dostumuz, köpeciğin kuyruğunu çimdikleyip onu uyandırdıktan sonra kaçtığı; daha sonra uyanan kurdu kendisine 30 santime kadar yaklaştırdan sonra -tam saldırma anını bekleyip-  havanıp bir daha arkasına geçip oyunu tekrarladığı gözlemlenmiştir.

   Bazısının da yavru kurtlarla oynadıkları, yavrular sıkılıp oyunu bırakıncaysa (belki irrite edici olduklarını bildiklerinden, belki bebekliklerinden -Martin T.) yavruları tekrardan oynamaya ikna edinceye değin "ğğoaakk"ladıkları bir sistemleri de mevcuttur.

   Bu bölümü kapatmadan evvel, Yellowknife'da (Kanada'nın kuzeybatısı) insanlara kartopu atabilmek adına onlar gelinceye kadar bir süpermarketin çatısında tünemiş sabırlı kuzgunların da ekosistemimizde yer aldıklarını belirtmek isteriz.


6- KONUŞABİLİRLER




   Kuzgunlar rastgele "ğğoaakk"luyor gibi gözükse de, çıkardıkları çeşitli seslerin değişik anlamlar içerdikleri düşünülüyor. Vahşi doğada kuzgunlar geniş bir yelpazede taklit ettikleri sesler vasıtasıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Şefkat, mutluluk, öfke ve şaşırma gibi duyguları ifade edebilirler.

   Ayrıca horoz gibi öterek birbirlerini tehlikelere karşı uyarabilir, seslerini titrettikleri anda ise çarpışmaya hazır olduklarını bildirirler. Et için kullandıkları belirli bir "haaa" sesleri de mevcuttur. Kendi sosyal grupları içinde, kendi diyalektiklerinin olduğu kanıtlanmıştır.

   Kafeste yetiştirildiklerinde birçok papağandan daha iyi konuşmayı öğrenebilirler. Ayrıca sadece insanların seslerini değil aynı zamanda kurtların (yukarıda anlattığımız leşleri açmaları için), diğer kuşların, çöp kamyonlarının ve sifonların da seslerini taklit edebilirler.


5- "KAFALARI GÜZEL" TAKILMAKTAN HOŞLANIRLAR


 
   Tabii ki bu önermede kuzgunların köpeköldüren ile birlikte cigaraya düştüğünden bahsetmiyoruz. Ancak bayıldıkları şey de en az bu ikili kadar acayip: Kendilerine "myrmecomany" yahut "anting" denilen yöntemi uyguluyorlar. (Eski Yunancada "myrmex" karınca, "mania" takıntı demek, yani karıncatakıntısı. Anting'i ise karıncalanma şeklinde çevirebiliriz. -Martin T.) Yöntemi kısaca özetlemek gerekirse kuzgun, toprağa veya karınca yuvasına güzelce yerleşir, kanatlarını öne doğru iyice gerer ve kuyruğunu göbeğinin altına tıkar. İlk adımda, kendini öfkeli karıncalar tarafından zapt edilmeye bırakır. Bazense teker teker seçtiği karıncaları ezip tüylerini onlarla ovalar. Ezilen karıncalar, formik asit (karınca asidi) üretir; ve bu da kuzgunların derisince emilir.

   Böcekler tarafından tamamen istila edilmiş bir kuzgunun gagasında salya ve yüzünde gevrek bir ifade görülür. Daha sonra tuhaf burulmalar, sarmal devinmeler ve çeşitli vücut dönüşleri sergiler. Başı daima yukarıda, tüyleri gerginleştirmiş kuzgunun bu "kafası gelme" durumu yaklaşık 30 dakikayı alır. Sonrasında kuşumuz kendini sallar, karıncalardan kurtulur, ve başka diyarlara doğru kanat çırpar.



(Burada ne menem bir şey olduğu daha net görüldüğünden bu alakarganın videosunu seçtim, yoksa "karıncalanan" kuzgunların da birçok videosu mevcut - Martin T.)


4- EMPATİ YAPABİLİRLER

  Herhangi bir canlıdan "empati gösteriyor" diye bahsedebilmemiz için, o canlının önce olayı kavradığından sonra da davranışlarını mağdura göre ayarladığından emin olmamız gerekir. Genellikle kuzgunlar için "insafsızlar" yakıştırması yapılsa da esasında empati yetenekleri oldukça gelişmiştir. Evvelce, kuzgunlara "empati kurma" anlamında tam manasıyla itibarlarını teslim edememiştik ancak 2010 yılında PLOS One'da yayınlanan araştırma bize kuzgunların saldırı eylemi mağduru arkadaşlarını teselli ettiklerini gösteriyor.

   Yapılan bu çalışmada Orlaith Fraser ve Thomas Bugnyari iki yıl boyunca 13 adet evcil kuzgunun davranışlarını gözlemledi. Bu süreçte 152 kavgaya şahitlik eden ikili, münakaşadaki rollerine bağlı olarak kuzgunları "saldırganlar", "mağdurlar" ve "görgü tanıkları" olarak üçe ayırdı.

   Kavgalardan sonra Görgü Tanıkları, Mağdurlar'a teselli etmeye en çok benzeyen yaklaşımları göstermiştir: Gagalarını vücutlarına doğru sürtme, yakınlarında durma ve onları güzelleştirmeye çalışma gibi. (Tüylerini gagaları yardımıyla temizleme ve güzelleştirmeye çalışmak: Uygulamanın bizdeki karşılığı da, dayak yiyenin saçını-başını düzeltme gibi bir şey olsa gerek. - Martin T.) Görgü Tanıkları tüm bunları empati gösterdikleri için yapmıyorsa bile en azından kederli olan dostlarının farkında olmaları bile bilim-insanlarınca bir dönüm noktası olarak görülüyor. Ayrıca ölülerinin ardından mini bir cenaze töreni düzenleyip, yas tuttukları da gözlemlenmiştir.


3- "EL-KOL" YAPARLAR


   Bilim-adamları, kuzgunların gaga ve kanatlarını, insanların bir nesneyi işaret etmek için ellerini kullandıkları gibi kullandıklarını keşfettiler.

   Bu kanatlı dostlarımızın jest ve mimikleri çoğunlukla karşı cinsteki kuzgunlara yöneliktir ve primatlar dışındaki diğer hayvanlarda doğal bir şekilde gözlemlenebilmiş ilk hareket olma özelliğini taşır. Bu durum ise jest-mimik açıklama ve incelemelerinde bilimadamlarına yeni bir araştırma sahası açması bakımından mühimdir. 

   Çünkü uzun zamandır araştırmacılar incelemelerinde bu tür el-kol hareketlerinin kökeninde ne olduğunu ortaya çıkarmak, veya evrimsel süreci anlamak&kavramak için yalnızca primatlara yoğunlaşmışlardı. Ve kargagiller sayesinde ortaya çıkmış bu sonuç belki de hayvanlar aleminin başka ailelerinde de doğal bir şekilde gözlemlenebilir "jest ve mimik" yapanlar olma ihtimalini de doğurmuştur.


2- KİNCİDİRLER


     Aldatanlara, hilebazlara, dolandırıcılara tahammül edemezler.

  İsveç'in Lund Üniversitesi'nde araştırmacılar bir deney gerçekleştirdi: Deneye göre iki araştırmacı kuzgunlarla bir değiş-tokuş işine girecek ve biri kuzgunu kandıracaktı. Deney, bir sonraki takas meselesi gündeme geldiğinde kuzgunların bu hilebazı hatırlayıp hatırlamayacakları ve onunla bir daha takasa girip girmeyecekleri üzerine kuruluydu.

     Tabii ki hilebazı hatırladılar.

    Deney başlamadan önce kuzgunlara birinci araştırmacıdan aldıkları ekmek parçasını, daha nefis bir ödül olan peynir (çok seviyorlar) karşılığında ikinci araştırmacıyla takas etmeleri gerektiği öğretildi. İlk olarak yalnızca tek bir kuzgun denekti, ve öteki 8 kuzgun gözlemci pozisyonunda yer alıyordu. Ekmeği birinciden alıp ikinciye götüren kuzgunumuz, nefis peynirin kendisine verileceğini düşündüğü o ıslak hayal anında ikinci araştırmacı tarafından tam da o anda ihanete uğradı; çünkü bu hilekar araştırmacı peyniri ekmek karşılığında kuzguna vermek yerine afiyetle mideye indirmişti! Üstelik kendisinin ekmeğini de almıştı!

   Birkaç gün sonra deneye üçüncü ve daha önce kuzgunların alış-veriş yapmadıkları "tarafsız" bir kişi daha eklendi. Yani kuzgunların takasa girilebilecekleri kişiler "dürüst", "hilebaz" ve "tarafsız"dan meydana gelmekteydi. Üçünden de peynir tutması istendi. İlk 7 kuzgundan sadece biri "tarafsız", 6'sı ise "dürüst" olan satıcı -yani peyniri yemeyen ilk araştırmacı- ile takas işine girerken; bir ay sonra 9'u birden test edildiğinde sadece birer kuzgunun "hilebaz" ve "tarafsız"ı seçtiği, ötekilerin oylarını "dürüst"ten yana kullandıkları gözlendi.



   Üstte gördüğümüz ise Seattle'da yapılan bir deneyden kesit. John M. Marzluff, 7 tane kargayı şeytani bir maske takarak önce tutsak ediyor; bir süre sonra da onları serbest bırakıyor. İşte bundan sonra başına gelenlerse epey dikkat çekici: Kendisini unutup unutmadıklarını anlamak için Doktor John maskeyi daha kafasına geçirir geçirmez sözlü tacizlere uğramaya başlıyor. (Bu arada görüleceği üzere kendisi kuşlara herhangi bir müdahalede de bulunmuyor.) Kampüsün içinde turlamaya başlayan zoolog, bir süre sonra kuşların pike saldırılarından güç bela kurtuluyor. İlerleyen aylarda maskeyi giydiğinde kuşların öteki arkadaşlarına da haber verdiklerini (üstte empati yeteneklerinden bahsetmiştik) ve o esnada kampüste gözlemlenebilen 53 kargadan 47'sinin arkadşlarının intikamını alma uğruna ölümü göze alırcasına maskeye saldırdıklarını gözlemlemiştir.

   Viyana Üniversitesi'nden Dr. Jorg Bossen ise kuzgunlarla ikişerli gruplar halinde çalıştı. En az iki kuzgunun işbirliği yaparak geçebilecekleri şekilde dizayn edilen düzeneklerde ödül yine peynirdi. Bossen, kuzgunların yüzde 66.2'sinin birbirleriyle güzelce anlaşıp, işbirliğine girdiklerini ve eşit bir şekilde yemeklerini paylaştıklarını gözlemledi. Araştırmanın daha ilgi çekici tarafı ise kendine peynirden daha fazla pay alan kuzgunlarla öteki kuzgunların bir daha işbirliğine girmemeleri oldu. Yani Kargagiller sosyal ilişkilerini (yine insanlar ve şempanzelerden sonra) geçmişte yaşamış oldukları tecrübelere göre şekillendir. 

1- SİZİ UNUTMAZLAR


   İlk bakışta aslında kindarlıklarıyla alakalı bölüme girebilecek gibi gözükmesine rağmen bu sefer pozitif bir yönden bahsedeceğimiz için, öncülü olumlu anlamda okumanızda yarar var.

   Hayvanların kendi aralarında birbirlerine hediyeler alıp verdikleri görülmüştür. Peki ya insanlara?

  Bu videoda görüleceği üzere kargalar, ilişkilerini sürdürmek ve minnettarlıklarını göstermek amacıyla onlara bakan, ve onları besleyen, ve onlarla ilgilenen arkadaşlarına birtakım hediyeler sunuyorlar. Bu da Kargagiller dışındaki hiçbir canlı türünde şu ana dek gözlemlenememiş bir durum.

   Kim bilir, eğer siz de kendilerine iyi davranırsanız, bu kadar eşsiz hazineye bir gün sahip olabilirsiniz.


*Kaynaklar: 1, 2, 3, 4.



KUZGUN
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
                      Başka kim gelir bu zaman?"

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
                      Adı artık anılmayan.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim  ayağa kalkarak dedim:
"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
                      Başka kim olur bu zaman?"

Kan geldi yüzüme birden  daha fazla çekinmeden
"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
                      Kapıyı açtığım zaman.

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
                      Yalnız bu sözdü duyulan.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
                      Başkası değil rüzgârdan..."

Çırpınarak girdi birden o eski  kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
                      Kaldı orda oynamadan.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
                      Adı "Hiçbir zaman" olan.

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
                      Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
                      Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."

Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
                      Değmeyecek hiçbir zaman!

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
                      Kalkmayacak - hiçbir zaman!
                                Çev. Ülkü TAMER





Bu da yazının başında bahsettiğim o kısa film. 
2011 yapımı. 

"Edgar Allan Poe'nun Kuzgun'u" 



10 Ocak 2018 Çarşamba

Mutlak Haz veya İbrahim Abi ile Çocuk Olmak

   

Küçük yanlışları düzeltmekten hoşlanıyorum. Örneğin bilmemne dizisinin, bimemkaçıncı sezonunun altyazısında rastladığım bir hata. Sözgelimi, onuncu bölümü ile dokuzuncu bölümünün altyazıları karışmış; bunu o anda fark etmek ve belli bir sıraya koymak hoşuma gidiyor. Bunlar hoşuma giderken demin de yaptığım gibi bazı kelimeleri bilerek yazılışlarını düzeltmemek ve kendime göre düzenlemek hoşuma gidiyor. Belki 5 sene önce filan burada bazan ve ansımak kelimelerinin kullanımını eleştirdiğim Ferit Edgü’nün, bunları neden o şekilde kullandığını anlamak hoşuma gidiyor. Çok sevdiğim filozoflardan olan Arthur, biraz sonra dile getirmeye çalışacağım kelimeleri yan yana sıralaraken aslında şunu demek istiyor: Şu hayattaki en önemli mesele zevk aldığın şeyi yapmaktır, ve o anda almak için uğraşacağın zevk ise o kadar da uğraşmaya değer bir şey değildir. Çünkü zevk alındıktan sonra, çokçabuk biten bir şey. Örneğin, bir yutup kanalı açmak istiyorum, kendi skeçlerimi yazmak, oynamak, Seinfeld’den daha komik bir şey yazmak, daha absürt olaylar incelemek, bir sürü insanı sadece kanalımı takip etsinler diye uğraşıp takip etmek, onlara bana da yorumlar atsınlar diye yorumlar atmak istiyorum. Ama sorun şu ki, yapacağım hiçbir şey için aslında tam olarak uğraşmaya değmez. Bir kız arkadaşım vardı, yani arkadaş olan kız, pazarlamanın sonunun olmadığını düşündüğü için bunu yapmak istediğini, ve bu sistemin içinde kalarak sistemi değiştirmek istediğini filan söylerdi. Yani neyin sonu var ki dediğimde, ben o dediğini yapamam derdi. Yani neyi yapıp neyi yapamayacağını sen nereden biliyorsun ki, hem sistemi değiştirmek, değiştirdiğinde zevk alacağın bir şey değil ki. Zaten bütün mesele o sistemi değiştirmeye giden yolda değil mi? Bir şeyi seviyor muyum, tamam yapayım, ama onun için o kadar uğraştığına değmeyecek. Görüyorsun ki değmeyecek, ve yine de uğraşmaya devam edeceksin, buradaki amacın ne olduğunu anlamayı bazen gerçekten çok istiyorum. İnsanların neye göre mesafeli olduklarını, neye göre yakın davrandıklarını, neye göre bir anda çok yakınken yine bir anda buz gibi davrandıklarını anlamak istiyorum, yani aslında bu insanlar neden hayatımda diye sorguluyorum tek tek; mesela doğum gününü kutladığım birisinin bunu soğukkanlılıkla karşılamasını anlamıyorum. Sana değer verip doğum gününü kutlayan bir insana bazen teşekkür ederim bile yazmayanları, bunun neye sebebiyet verdiğini, ya da nasıl sadece teşekkür etmekle yetindiklerini anlayamıyorum. Neye göre insanların beni hiç sevmediklerini, neye göre bayıldıklarını bilemiyorum. Sözgelimi bana bayılmayan insanların hemen hepsi aniden ölse, gerçekten bir şey değişir miydi hayatımda, iyi olana da kötü olan kadar ihtiyaç var mı gerçekten, ben insanların bir anda dünyadan göçüp gitme ihtimallerini görmek için yaşıyorum sanırım. Yoksa her sabah uyanmamın bir anlamı yok. Ya da elime silahı alıp hepsini öldürme ihtimalim olduğu için seviyorum belki de. En ufak bir ahlâki kaygı taşımadan bir insanı öldürmek, bizi her gün tüketen her sorundan kaçmak gibi değil mi zaten, anlayamıyorum. Ne değişir yani, martin bugün ölse ne değişir ki insanların hayatından, ya da herhangi biri her an, veya tam da şu an ölse ne değişir, işte o zaman gerçek tatmine ulaşabilir kişi. Gerçekten mutlak haz orada olabilir ancak. Artık haz duyabileceğin bir şey olmaması, ve ölmeden önceki o birkaç saniyelik farkındalık sanırım, dünyanın en önemli şeyi olabilir. Yoksa o koca kayayı, her gün ama her gün, tepeye taşımanın bir anlamı gerçekten yok. Var oluşunu bu şekilde anlamlandıran bir insan, düpedüz kafayı yemiş olmalıdır. Ne düşünür bu taşı taşıyan insan, ne diye taşıyorsun her gün onu tepeye? Ne olacak yani, eh yani ne çıkar ben seni anlamasam da, sen neden mor dersin adına, bilinir mi çünkü? Saçma. Yâd* edeceği bir geçmişi olmayan, uçuşan bir poşetten farksız bir hayat yaşamamış olan insanların bu iç karartıcı düşünceleri benim de en az sizinki kadar canımı sıkıyor. 

*: Karşımızda bir bakkal vardı. İşletenin adı İbrahim idi. Bakkalın adı da bu olsa gerek, hiç bakmadım, bakmaya da ihtiyaç duymadım. Annemler İbrahim, ben İbrahim Abi derdim. Mahmut Hoca’ya benzer bir görünüşü vardı, daha genişi ve göbeklisi. Bira filan satmazdı ama üstünü pantolonun içine sokardı. 

Ondan Max aldığımda dünyanın en şanslısı gibi hissederdim. Ve yanında da içinden iğrenç bir sakız çıkan düzmece futbolcu kartlarından alırdım. Hesapta kimin çıktığını bilmiyormuş süsü verilen altıya katlanmış kartları açıp açıp bakardım. Kimi zaman da Freş adı verilen, dondurulmuş boyaları annemden gizli alır yerdim. İbrahim Abi’yi kandırırdım izin verdi annem diye. İnanmış gibi yapardı. Emiklemem bitince elimde boş bardak kalırdı. Ben de o bardağı toprakla doldururdum. Sonra yolduğum çimenleri, ve bazı ağaçların yapraklarını eklerdim. Sonra da birkaç böcek. Su katardım bulursam, yoksa katmazdım. En sonunda da… Sonu yok. Sonunda ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sadece bunlar. Büyük ihtimal yarım bırakır giderdim. Her zaman böyleydim. Alt komşumuz olsa, onu iksir sayıp içermiş gibi yapardı. Ben yapmazdım. 

Bir dergiden çıkan fil dişi kolyem vardı. Onun gerçekten bir filin dişi olduğuna inanırdım. Dinozor dergilerinin üç boyutlu gözlüklerini takınca da zaman yolculuğu yaptığım sanrısına varırdım. Geceleri Geleceğe Dönüş oynardı çünkü. İşte o kadar eski zamanlardı. 

İbrahim Abi’den süt aldığımızda hiçbir zaman depozitosunun parasını almazdı, bilirdi ki o şişe en fazla iki gün sonra geri gelecek. Yahut gelmese bile almazdı. Ama gelirdi. Bunu bilirdi. Biz de onu bilirdik. Biz depozitosunu versek de bir şey değişmezdi ama İbrahim Abi istemezdi. Ben sokaktayken, babamı akşamdan akşama görürken, bana babalık ederdi. (Bayat ekmeğe yaptığı tostlarınınsa tadı hala damağımda.) Sonra bir gün, gideceği tutmuş. Dükkanı başkasına satıp… Ben üzülürüm diye de kimse bana bir şey söylememiş. Koca kamyonlar gelince anladımdı, bir de yeni gelen bakkal depozitolu süt parası kesince. Elimde almadığı para, yatağa koşup ağlamıştım. Sonra bir daha da o bakkaldan süt almadım. Artık sepet sarkıttık.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Bir İstanbul Özleminin İç Dinamikleri veya Bitmeyen ve Bitmemiş Hali ile Bırakılan Vazgeçilmiş Yazı



Bazen, hatta çoğu zaman demek daha doğru olacak galiba, bukalemun gibi bir insanım. Biraz biraz insana dair olan-biten (bu ikisi pek tabii ki-mutlak surette yan yana kullanılmalıdır ve tire ile birleşmelidir) şeyleri anlamaya çalıştığımı, hatta anladığımı düşündüğümü düşündüğüm şu günlerde, yaşadığım şehirden uzakta kalınca (ki daha önce de çok kaldım) en çok neyi özlediğimi düşündüm. İnsan bir şeyi özlüyor mu ya da bunu düşündüm, ya da neden hiçbir şeyi özleyemediğimi düşündüm ya da neleri özlemem gerektiğini de, ama karşılaştığım sonuç çok alakasızdı.

***

İstanbullu olmayan insanlara nerede ve ne şekilde rastlarsam rastlayayım hep şu gibi soruları soruyorum: Nasıl geliyor buranın havası, çok değişik mi, büyük mü gerçekten, özellikle güzel geliyor mu, gibi sorular. Çoğunlukla da hemen hepsine "evet" yanıtını alıyorum, alıyordum, alırdım; aldıkça da şaşırıyorum, şaşırıyordum, şaşırırdım.

          ***

İstanbullu olmak, İstanbul’u bilmek, İstanbul hakkında çok şeyler okuyup abartılı bulmak, İstanbul’dan nefret etmek sadece İstanbul’a doğanların yaşayabileceği bir durum. (İstanbul’da doğanların ya da İstanbul’a ya da İstanbul’dan göçenlerin değil, aman dikkat.) Emekle, binbirzorlukla kendi şirketini kurup zengin olmak değil de; babası yakışıklı, annesi güzel üçüncü kuşak şımarık ve zengin bir torun olarak dünyaya gelip mecburiyetten şirketin başına geçmek yahut, doğar doğmaz müthiş bir bilinçle evleneceğin kişinin sana bahşedilmesi gibi bir şey İstanbul’a doğmak. Seçme şansın yok, itiraz edemezsın. Sen, o fanus dünyanda, içinde bulunduğun o hiçbir zaman imgesel alanı tadamamış simgesel alanında, kendi kendine büyüyorsun. Ama... Bulunduğun ortamda doğa, yani imge yok; bu da şu demektir ki özleyeceğin, geri dönmeni gerektirecek bir şey yok ya da kaçacağın yer senin arkandan gelecektir döngüsü. Sen kültüre doğuyorsun dosdoğru, tam da bu yüzden absürtsün. Absürt olduğunu da başka şehirlerde anlıyorsun. Başka insanlarda, başka dizelerde, başka filmlerde karşılaşınca kendinle, ya da olmak istediğin senle, ya da hiç yaşamadıklarında. Çünkü ayna ihtiyacı duyuyorsun. Sen, ayna olmadan yaşayamazsın, yaşayamayanlardansın, yaşayamayacaksın. Sen, hislerinden, ne düşündüğünden emin olamayacak olansın. Bu yüzden daha kaliteli mektep, meslek&eşya, eş arıyorsun; tam da bu yüzden sana kültürün yedirdiği farkında olmadığın ama istek duyduğun şeyleri sürekli arzuluyorsun; hiçbir şeyin farkında değilsin ve ne kadar farkında olmazsan o kadar mutlusun ve pesimist değilsin.  

***

İşte bütün bunlar yüzünden İstanbul’u sevmek için, sevdiğini anlamak için İstanbul’u hep mesafeli sevmeli hep ona bir parça mesafeli kalmalısın ne yazık ki. Ve yine ne yazık ki, eğer bu kadar çok küçük yaşta evlendiysen o parlak bilincinle, bu durum çok da söz konusu olamıyor ne yazık ki. Üç. Ve dördüncü ne yazık ki, sen başka yerde, hatta New York'ta, hatta Londra'da, hatta Paris'te bile yapamazsın. Sen düzensiz bir kültürün parçasısın, sen müslüman doğmuş laiksin, sen solcu görünümlü ırkçısın, sen eşitlik yanlısı cinsiyetçisin. Doğrusu bunu farkına varamamıyorsun, bunun farkına varmak istemiyorsun, bunu kabullenemiyorsun, dışlıyorsun. Aynaya karşı bile itiraf edemiyorsun. Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında, diyene katılmıyorsun.

***

İnsanlar kafalarında yarattığı anılarla yaşıyor. Anı dediğimiz mefhum zaten senin, bilincinin dışına itilmiş; hatırlamak istediklerini hatırlamak istediğin kadarda tutmuş bir yer. Kimse müthiş kavgalı ayrıldığı eski sevgilisini, yeni sevgilisi ile daha kötü ve daha kırılmış şekilde ayrılana, vicdan azabı içinde arayana dek, ya da bir şeylerin “netleşmesini” sağlamak amacıyla görüşene kadar, aslında çok da "aramaz". 

***

Bunca şeyi niye yazıyorum, bunca dağınıklık neden. Kurguda neden hep sorun var, İstanbul'dan bahsedince mi oluyor özellikle, bahsedemiyor muyum, yalandan mı yazıyorum, yoksa gerçekten özlem duymuyor muyum?
        İstanbul ile ilgili söylemek istediğim şeyler çok küçük, küçücük aslında. (İnsanlarından, tepelerinden, sanat eserlerinden, bozulmuş bozulmamışlığından, tiksinçliğinden, pisliğinden, iğrenç insanlarından, çocuklarından, gece hayatından, aslında hiçbir şeyinden bahsetmeyeceğim. Evet, burnuma gelen kokularından bile.) İstanbul hakkında olan ise en azından çok az. Bir süredir İzmir’deyim, okyanusa ya da büyük denize kıyısı olan şehirlerde de bir süre bulundum, dahası yaşadım. Ama hiçbirinde İstanbul’a karşı bir özlem duymadım. Nasılsa bir gün döneceğimi bildim, döndüğümde bazı şeylerin aynı olacağına inandım, hatta dönemesem ya da bazı şeyleri aynı bulamasam dahi bunu dert etmeyeceğimi bile düşündüğüm –şimdi düşününce çok kalabalık bir arkadaş grubu ile birlikte olduğumdan- de oldu. Ne yazık ki, ya da çok şükür ki, (bu iki bağlacı da birbirinin yerine kullanabilmenin bana inanılmaz haz vermesi yanında kesinlikle benim dünyamda aynı anlama da geldiklerini iddia ediyorum, hatta ne iddia etmesi, düpedüz biliyorum) kendimi korkunç yalnız hissettiğim İzmir’de düşünmeye zamanım oldu, bu şehirde yaşanmaz saçmalıklarını tümüyle bir kenara attım. Bunun olabilmesi için de böyle bir an, tam da şu anki yaşadığım ikililik, tam da şu anki gibi çok da İzmir olmayan karmaşalar yaşamak gerekiyordu. O da sağ olsun, beni kırmadı.

            ***

Hemen her yönüyle İstanbul’dan çok daha güzel, sosyolojik olarak bakıldığında daha pozitif anlamda bir tekdüzelik barındıran, psikolojik olarak bakıldığında daha sağlıklı bireylerin yaşadığı bu şehirde, en çok özlediğim şey sanırım İstanbul’un o manzarası. Evet evet, bu kadar basit her şey. Bütün o başka yerlerde bulunduğumu o yüzden anlattım. İnsan zamanına benzer, evet, ama en çok da yaşadığı yere benzer. Sanırım İstanbullu için, gerçek manasıyla bir İstanbullu için orası bir kaos. Ve kaosu artık içselleştirmiş bir kişi, ondan ayrı yaşayamaz. Çıkmazlar arar, türlü hinlikler düşünür, güvensizdir, her an korkuyla doludur, keyifli bir gece kötü bir sonla bitebilir, dolandırır, dolandırılır, dolanır, yalancıdır. Kısacası İstanbul, bütün bu kötülüklerin toplamıdır. Ama bünye de bir kez alıştı mı bırakamaz onu artık. İstanbul kullanılmasını şiddetle tasvip etmediğimiz tüm o keyif verici maddeler gibidir. 

***

Baktığınızda, karşı yakayı -bir kara parçasını- tam kararında uzaklığıyla görebildiğiniz, gece başka güzel, gündüz başka güzel; değişen mevsimlerde bambaşka güzel, hayal edebildiğiniz, tek başınıza olduğunuzda sıkılmayacağınız yer burası. Beni "manzara" kisvesi ile kandırıp bir yerlere götürüyor insanlar, ama gördüğüm salt deniz, yahut taşlar. Denizin içini oturduğum yerden görebilsem belki mânâlı olabilirdi bu yapılan, ama o da yok. O çilenin içinde (İstanbul Çilesi) farkına varılamayan şey tam da bu. Baktığında kuleler, türlü deniz araçları, kaleler, surlar, saraylar, köprüler, yollar, statlar, camiler, kiliseler, sarnıçlar, kasırlar, uçaklar, arabalar, insanlar, adalar ve virgülllerin sayısının yetmeyeceği kadar uzatabileceğim şeylerin hemen hepsi, saçma sapan yerlerden, saçma sapan şekilde görülebiliyor. Ve bu durum kanıksandığından farkına varılamıyor. Bütün bu istemsizliği ve tarihiyle adeta istemeden de olsa zaman makinesine binmek gibi oluyor İstanbul'u seyretmek. Bunu anlamak için ise orada olmamak gerek.

*

Bu yazıyı, şu aşağıdaki videoyu seyrederken kendimi bulunca yazmaya giriştim. Sanırım hiçbir zaman bitiremeyeceğim, hiçbir zaman azıcık bile olsa içime sinmeyeceği için öylece yayınlıyorum. Görüşmek üzere.



Deminki sonu beğenmedim. Şiir ile bitirelim, hepimiz Kavafis'i severiz:

ŞEHİR

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
( Çeviren: Cevat Çapan )

19 Eylül 2017 Salı

Hangisi haklı, Hemingway mi, Maud Gonne mı?




Edebiyat dedikodularını, normal dedikodular gibi severim, hatta biraz daha çok severim çünkü Oscar abimizin dediği gibi: "Her dedikodu, kötü bir kesin bilgiye dayanır."

Bir şekilde okuduğum ve özellikle sevdiğim yazarların günlüklerini okumak beni inanılmaz keyiflendirir, hatta birçok yazarın günlükleri diyebilirim ki yazdığı ne idüğü belirsiz kitaplardan ihyadır. Mektupları eğer o "büyük" aşklarına değilse inanılmaz doludur, ne yazık ki aşklarına ise son derece sığdır, çünkü aşkı anlatmak aslında biraz sığdır ve hemen herkesçe aynıdır ve yüzyıllardır anlatılıyordur, ve çok benzer şeyler söylenir ve karşısındaki de benzer şeylerden tatmin olur. Hem bir yazarı, özellikle bundan 50-60 sene önceye kadar reddedebilecek kim vardır ki şu hayatta, tanınmış birini? Yine bununla bağlantılı olarak anektodumuz şöyle, oluyor bazen böyle şeyler diye: Bob Dylan bir hanıma kur yapar, yakınında duran mendile bir şeyler karalar ve ona verir, kadın onu, gökten inmiş bir peygamber bana kur yapıyordu, diye tanımlar. Bir şey yapamadım, der. Reddedilmenin sancısıyla mendili hışımla alıp yırtıp atan Dylan, çeker gider. Kadın ise yıllar sonra bir belgeselde şöyle demiştir:

"Yani Bob ile birlikte olamamak değil de, benim için o mendilde ne yazdığını görememiş ve hiç öğrenemeyecek olmak canımı sıkan tek şey bu olayla ilgili."

*

Yani elbette çoğumuz Hemingway efendiyi biliyoruz, hiç olmadı adını duymuşuzdur. (Yani Hemingway'in adını filan bile duymadıysanız bu blogu niye okuyasınız, okuyorsunuz, deli misiniz siz, gidin buradan. Şaka şaka kalın.) Ama şu başlıktaki Maud Gonne da kimdi ki şimdi? Bu insan öncelikle kadın onu söyleyelim ve hatta şimdiki bilinen adıyla feminist, o zaman için ise kadın hakları savunucusu, aktris ve devrimci diyebiliriz. Ama elbette ve maalesef ki adını bunlarla ya da bunlardan ötürü değil, bir büyük şairin ona olan aşkından dolayı biliyoruz. Şairimiz ise William Butler Yeats. W. B. Yeats. Yeats.

Böyle sapkınlıklar sadece yazarlarda mı olur, yoksa onlar yazar olduğu için mi bu tür sapkınlıkları çoktur ve bilinir bilinmez ama Yeats tam manasıyla Gonne'a vurgundur. Evlilik teklifleri sürekli Maud tarafından reddedilen Yeats, bir ara iyice tırlatarak Gonne'un kızına filan bile evlenme teklifi etmiştir. 


Yeats'in onsuz mutlu olmadığını söylediği mektubuna cevap yazarken Maud, evlenmeme kararını sondan bir önceki kez bildirirken, kaleminden şunlar dökülmektedir:

"Oh, hayır hayır mutlusun. Çünkü güzel şiirler çıkarıyorsun o mutsuzluk dediğin şeyden ve bunda mutlusun. Evlilik senin için sıkıcı bir ilişki türü olurdu. Şairler asla evlenmemeli. Ve bütün dünya da bana teşekkür etmeli seninle evlenmediğim için."

Buna sadece "wooaaaaww" diyebilirim. Yani elbette düşünceleri de uyuşmadığı için evlenmedi ve hatta İrlanda'nın bağımsızlık savaşı liderlerinden biriyle bu mektubu yazdıktan sadece bir yıl sonra evlendi Gonne (She's Gon
ne my friend =P) ama yine de bu düşünce yapısı, bu olgunluğu, bu kararlılığı ve yazdığı bahane beni çok etkiledi. Özellikle bu fedâkarlık eğer o da onu seviyorsa veya sevmişse o dönem için, çok çok manyakça geliyor bana.  

Etklilenmemin başka kısmı da bundan 6-7 sene kadar önce bir arkadaşımın benim için yaptığı tanımında da benzer bir şeyi kullanmasıydı. Yani şimdi bakıyorum da, bana gene iyi davranmış insanlar. Bir dönem, eğer çok eski bir okur filansanız da bilirsiniz, gerçekten çok fazla bunalımdaydım ve şimdilerde bu tür insanlara hiç katlanamıyorsam, okuyamıyorsam ve onları hiç dinleyemiyorsam bile eğer, kim bilir bana insanlar nasıl katlandı, nasıl dayandı, beni nasıl can kulağıyla dinledi hayret doğrusu. (Evet, çok insan yoktu belki hayatımda ama onlara gerçekten teşekkür ediyorum bir kez daha zamanlarından çaldırdıkları için.)

Daha çok kitap okuyup, daha az yaşadığım zamanlardı. Ve günde 1 ya da bilemedin 2 kişiyle konuşurdum. Konuştuğum arkadaşlarımdan biri de bu bahsettiğim kişiydi, genelde edebiyat ve spor üzerine konuşurduk ve de hayat. Ben ona bir gün ne kadar bunalımda olduğumu, ne kadar mutsuz olduğumu filan söylerken (söylenirken) bana, "Sen mutlusun Martin, yani senin mutsuzluk addettiğin şeyler seni mutlu ediyor." demişti, bilmem daha önce yazdım mı bunu ama yıllar geçse de hâlâ unutamam bu lafı, benim kendimi bulmamı sağladığı için.

*

Maud'a karşılık bir başka büyük yazar olan Hemingway, intihar etmesinden birkaç sene evvelki söyleşisinde şu tavsiyeyi veriyor, ne yapmak lazım yazabilmek için, ne zaman yazılır soruları soran gazeteciye:

"Herhangi bir zamanda yazabilirsiniz, insanlar sizi rahatsız etmeyi bıraktığında ya da tek başınıza olduğunuzda, yahut bu tür konularda yeterince gaddar olabilirseniz onlara karşı diyelim; ama kesinlikle en müthiş biçimde aşıkken yazılır."

Şimdi evlilik aşkı öldürürdü onu mu demek istemiş Maud, ya da ona şiirler ithaf ettiği için sürekli âşık kalmasını mı sağlamış, yoksa mutluluktan mahrum bırakıp Yeats'i daha iyi şeyler yazmasını mı engellemiş bilemiyorum. Örneğin Hemingway'in tanımına göre eğer onsuzluk mutsuz etmişse Yeats'i bu da demek oluyor ki çok daha iyi şeyler yazabilecek şaire ket vurmuş Maud, ama mutsuzluk Yeats'i mutlu ediyor çünkü o "gerçekten" mutsuzluktan süper şiirler çıkarabiliyorsa, burada da Gonne'ın hakkını teslim etmek gerek.

Yine de şu notu da eklemeden geçemeyeceğim: Yeats'in biyograficisine göre, son yaptığı evlenme teklifi Maud'a, onunla evlenme isteğinden çok bi' şekilde "görev icabı" bir işti. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde bütün dünya Maud'a kin bile kusabilir.

***

Hangisi gerçekten haklı bilemiyorum, sanırım bir doğru olmadığı gibi dünyada, her konu da kendi içinde, kişilerin kendilerine göre haklı yahut haksız olarak nitelendirilebiliyor. Bunu bilmek, kişinin kendinin farkına varması ise en zoru. Yani bir durumun içindeyken kendini fark edemiyorsun, ama dışarıdan sizi gözlemleyen biri yaptığınız hareketlere ve davranışlarınıza göre sizi daha iyi çözümleyebiliyor. Bunun, sizin için yararlı olup olmadığına gelince... İşte onu şanslıysanız yıllar sonra ancak kendi kendinize kavrayabiliyor ve kabul edebiliyorsunuz. 

5 Eylül 2017 Salı

İlk Ne Zaman Başladı?



Otobüsteyiz. Koskocaman, şişme, mavi, kat kat montumu çıkarmaya utanırdım. Nedense utanırdım. Pişerdim, yanardım, terlerdim, soğuğa çıkınca da hasta olurdum. Annem kızardı, babam yine hasta olduğum için dalga geçerdi. (Bir kere bile sormazlardı nedenini, ben de bir kere bile söylemezdim.) Yine de o allahın belası montu çıkarmazdım. Rahatsız etmekten yanımdakini, ona kolumu filan çarpmaktan, istemeden de olsa bir şekilde onun alanına girmekten utanırdım. Kadınsa memesine değmekten, yanlış anlaşılmaktan, erkekse belki gözünü filan morartıp kavgaya karışmaktan (dayak yemezdim, ama belki haksız olduğumdan beni dövmesine izin verirdim) çekinirdim. İlk ne zaman başladı bu, neden bu kadar korkardım?

Örneğin ilk ne zaman garsona seslendim, günlerden neydi, o günü tarih neden atmadım, ilk defa beni fark etmeyip, ve asla fark etmeyip, onun yanına gittiğim zamanı demiyorum ama, seslendiğim, pardon dediğim, bakar mısınız, bakar mıydınız, bakabilir misiniz ile devam edip, her ihtimale karşı acaba'yı da sıkıştırdığım o soru öbeğinden bahsediyorum, ilk ne zaman ağzımdan çıktı? Ve ne zaman, ben artık garson, ver, getir demeye başladım. Ve ne zaman yemeğimi değiştirtmeye, kahvemi istersen sen-tat-bak bakalım şekerli mi değil mi demeye başladım? Ve ne zaman parmak şıklatma hareketini kullandım, ve ağzımda cigara garsonun yakmasını bekledim? Ne zaman yüklü bahşiş bıraktım ilkin, ne zaman bunca zaman geçti?

Sinemadayız. Patlamış mısırı ağzımda eriterek yerdim. Sesi çıkararak ötekilerin, yani filmin anadilinden anlayanların alanına girmekten utanırdım. Kolumu yan tarafa dosdoğru da koyamazdım, minikçe belki azıcık dirseğimi değdirirdim, çünkü sınırlarımız vardı. O da minikçe koyabilirdi ben öyle yaparsam, çünkü utanma vardı. Hem haksızlık olurdu böylesi bana veya öteki türlü ona. Ve yanımda oturan kızsa ne zaman dirseklerimiz öpüşmeye başlardı, ne zaman ben patlamış mısırları onun üzerine dökerdim ve ne zaman her yerini ellerdim toparlarken, o ne zaman kızarırdı, ve sırıtırdı, ve ben ne zaman sinemadan kız tavlardım, ve ne zaman ayrılırdık, ve ben ne zaman ayrılıkları çabucak unuturdum?

Sahi, ilk ne zaman kulağının arkasına atılmış bir tutam saça yine arkadan bakmaya bittim? Beni göremedikleri, en rahat sevebilme biçimi bu olduğu için mi? Karakterini kendi kafamda, kafamca biçimlendirebildiğim için mi?

Yine ilk ne zaman kadın parfümlerini
 sevdim? Renk renk atkılar, pofuduklu bereler, çizgi çizgi eldivenlere vuruldum? Bereden düşen bir tutam saçı, bereden düşmeyen ebleh bir suratı yine ne zaman sevdim? Kadın parfümü kokan atkıları, kendi ördüğü atkıları, annelerin ördüğü atkıları, anneannelerin yanlış ördüğü atkıları, kocaman ve bazen de incecik atkıları, uzun ve kısacık atkıları ne zaman sevdim? Eldivenleri, kesik eldivenleri, kesik eldivenden çıkan üşümüş parmakları ısıtmayı, kesik eldivenin herbiri ayrı renk olan parmaklarını ne zaman? Eldivenleri iç içe sokmayı, çorapları iç içe geçirmeyi, bir yere fırlatmayı, atkıyı boynundan almayı ve kendine çekmeyi ve bereyi çıkarmayı ve ebleh surata öpücük kondurmayı ne zaman benimsedim.

İlk ne zaman biri beni bisiklette önüne aldı, ne zaman yokuşlardan uçtuk, arka mahalleye jetledik, ve ne zaman bundan sonra hayatımdaki bütün amacım bir bisiklete sahip olmak oldu? Ne zaman denize uçarken bisikletten atladım, ama bisikletimi de denize düşürmedim, ne zaman bununla övünürken dayak yedim? Ve yine ne zaman bu heves bitti. Ve buna kim ilk heves adını verdi?

İlk ne zaman koku tarif eden cümlelerle karşılaştım, ve göz kapaklarım istemsizce kırpışmaya başladı? Ne zaman gerçekten o kokuyu duydum ve bittim, ve ne zaman koku uzmanı olup kokuyu eğer tarif edemeyecekseniz hiç başlamayın bayım deyip kitabı sıpıttım?



Ne zaman etek giymiş kadın dizi beni cezbetti, ilk ne zaman içi gösteren çoraplar gördüm, ne zaman onları soymak istedim?

Virgüllerle uzatılan cümlelere ne zaman bittim ilk, ve buna bitmeyenleri anlayamadım?

İlk?

Ne zaman?


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Dostoyevski ve Kıskançlık - Kıskançlık Tiradı



"Kıskançlık! “Othello kıskanç değil, karşısındakine inanan bir adam,” diyor Puşkin.

Yalnız bu sözler büyük şairimizin zekâsındaki olağanüstü derinliği göstermeye yeter.

Othello’nun ruhu ezgin, ideali mahvolduğu için hayat görüşü alaboradır. Gene de o gizli gizli casusluğa, gözetlemeye kalkışmaz; içi inanç doludur onun. Aksine, ihanete inandırabilmek için, onu büyük bir zorlukla sürüklemek, itmek, körüklemek gerekir.

Gerçek kıskanç öyle değildir. Kıskanç adamın en ufak vicdan azabı duymadan manen ne kadar düşebileceğini, ne türlü adiliklerle bağdaşabileceğini düşünmek bile güçtür. Hem de adi, kirli ruhlu olmaktan gelmez bu… Tam tersine, temiz, özverili bir sevgiyle dolu gönlü yüce insanlardır. Gene de kapıdan dinlemeleri, en namussuz gözcülere para yedirerek casusluğu olanca çamuruyla kabullenmeleri mümkündür.

Othello’nun kötülük bilmeyen, çocuk gibi saf bir ruhu vardı; saftı ama, ihanete dayanamıyordu; bağışlayamıyor değil, dayanamıyordu.

Gerçek kıskanç ise bambaşkadır; onun nelere katlanıp sineye çekeceği ve bağışlayabileceği güç kestirilir. Herkesten çabuk bağışlayan kıskanç kimseler ve kadınlar iyi bilir bunu…

Bir kıskanç (tabii kıyameti kopardıktan sonra) [Buraya bayılıyorum -Martin T.] aşağı yukarı kanıtlanmış bir ihaneti —mesela, gözüyle gördüğü kucaklaşma ya da öpüşmeleri— bağışlayabilir, elinden gelir bu. Yeter ki o sırada bu ihanetin “son defa” olduğuna, rakibinin hemen o anda dünyanın öbür ucuna gideceğine ya da kendisinin sevgilisini korkunç rakibin ulaşamayacağı bir yere kaçıracağına inanabilsin. Şüphesiz, barışma bir saatten fazla sürecek değildir, çünkü rakibi gerçekten o anda yok olsa bile ertesi gün yerine yenisini icat eder, sevgilisini ondan kıskanmaya başlar. Oysa sürekli denetleme ve gözetlemeyle hangi aşk yürütülebilir? Azılı bir kıskanç bunu bir türlü anlayamaz; bir yandan da aralarında gerçekten yüce duygulu insanlara rastlanır. Dikkate değer bir bakım da, yüce duygulu bu insanların bir kovuğa sinerek casusluk ederken, kapıdan dinlerken gönüllü olarak daldıkları bütün kepazeliğin açıkça farkında olmalarıdır. Gene de, hiç değilse sindikleri kovuktayken asla vicdan azabı duymazlar.

Mitya’nın Gruşenka’yı görünce kıskançlığı yok oluveriyordu, bir an için şüphelerinden sıyrılıp bir soyluluk kazanıyor, hatta kötü duyguları yüzünden kendini aşağılıyordu. (Çıldıracağım-Martin T.) Bundan anlaşılıyor ki, Mitya’nın bu kadına olan aşkında, kendisinin tahmin ettiği gibi sadece bir şehvet, Alyoşa’ya sözünü ettiği vücut çizgilerinin kıvrımları değil, daha yüksek bir yan vardı. Ama Gruşenka uzaklaşır uzaklaşmaz kadını hemen çeşitli adiliklerle, ihanetin bütün alçaklıklarıyla suçlamaya başlardı. Bunu yaparken en ufak bir vicdan azabı duymuyordu."

1000 sayfalık romanlar yazar, sadece bazı yerler sizi etkiler, ama o yerler öyledir ki kutsal metinlerden fırlamadır. Boşuna babam demiyorum kendisine. Seviyorum seni keltoş, kabasakal.

16 Temmuz 2017 Pazar

Asr Suresi'ndeki "Asr" Mefhumu



Kim derdi ki böyle bir yazı yazacağım. Aslında bahsedeceklerimin bir sınırı olduğundan değil, ama yazmaya değer bulduğum o kadar az şey var ki, özellikle de buraları o kadar az kişi okuyor ki, kim derdi ki bunda bir mana bulup, üşenmeyip, şu zamanda bunları yazacağımı. Minikçe, bahsetmek istiyorum, surenin kendisi gibi olacak.

Şimdi "asr" kelimesi Arapça'da "zaman" anlamına gelmekte, bir sürü anlamı olsa da burada bunu kullanacağız. Hani şu son yazılarımda sürekli takıldığım kavram. Sure de şöyle:

"Zamana yemin olsun ki, insan, gerçekten, tam manasıyla bir hüsran içindedir.

İnanıp, karşılık beklemeden iyilik ve barışa yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı önerenler müstesnadır."

2 sene önce okuduğum Kuran'dan (Hayatımın son 1 senesi öyle hızlı geçip gitmiş ki, ben de "tam manasıyla" tutamamışım zamanı, çünkü 2016'da okuduğumu sandığım kitabı, yazıyı yazmaya başlayınca 2015'te yani 2 sene önce okuduğumun ayırdına vardım ve buna üzüldüm.), aklımda kalan en güzel sure veya "şey" buydu sanırım. Bilenler bilir, inançlı biri değilimdir, buna rağmen bence inanmamanın numarası bir şeyi çok iyi bilmekte, ve tam manasıyla emin olmakta gizlidir. Ben, hiçbir şeyi çok iyi bilmeyen, ve bilemeyecek olan ben, ve hiçbir şeyden emin olamayacak olan ben, kolayca inanmıyorum diyemem, sadece inanmıyorsam da kendimce inanmıyorumdur. Ve inanmam veya inanmamam için kimseye de, bilimsel açıklamalara da, akla da ihtiyaç duymam. Zaten bunun için adı "inanç"tır. Toparlarsak, inançlı olmayan beni bu sure öyle etkiledi ki, son yazılarımda da gördüğünüz üzere zamana o kadar takılı kalmıştım ki, geçenlerde inanılmaz bir rastlantı eseri karşıma çıkınca (gerçekten o anı görebilseydiniz gülmekten ölürdünüz) adeta Proust, adeta Dostoyevski, adeta Haldun Taner, adeta Ahmet Hamdi okuyormuşçasına beni alıp başka yerlere götürdü zaman hakkındaki bu yoğunluk ve bu sadelik. Beni içten bir inanmayan yapmamasıyla da sanırım hayatımda ayrı bir yeri hep olacak.

Önce zamana yemin etmekle başlayalım, bence zaten bu yeterince çılgınca bir laf. Arkadaşlar itiraf etmek gerekirse zaman benim için yaratıcıdır, zaman yaratır ve öldürür, ve geliştirir, ve öğretir. Burada zaten yeterince beynimden vurulmuşa dönmüşken, bir de üstüne insanın sürekli hüsran içinde kalacağının söylenmesi tam manasıyla beni diriltip diriltip tekrar öldüren klasmanda bir cümle. Ve bu hüsranı, içindeki o boşluğu dolduramayacağın yeri sadece inanarak, barışa yönelik işler yaparak ve burası çok önemli, sabrederek beklersen ancak mutlu olabileceğini, bunların dışında olanların ise sürekli bir hüsran içinde yaşayacağını söylemek manyakça, delice, dahice geliyor bana.

Gerçekten de düşününce, Camus'nün de dediği gibi ölümle biten yaşam saçmadır, öleceğini bilerek yaşamak saçmadır ve bu saçmalığı kabullenmek, kabullenmiyorsan da zaman zaman çok kısa süreliğine hatırlamak suretiyle unutmak insana bir iç sıkıntısı, hiç geçmeyecek bir iç sıkıntısı verdiği de aşikardır. (Çünkü bir kere etraflıca düşünüp özümsemek ve sonrasında bir daha düşünmemek mümkün değildir.) Bunun için ne yapmalı kesinlikle bilmiyorum ama inanıyor olsaydım her şey çok daha kolay olurdu sanırım. Dostoyevski'nin Budalası Prens Mışkin, en küçük Karamazov Alyoşa gibi mutlak iyidir örneğin, ve bu yönüyle İsa'yı sembolize ettiği söylenir. Yaşadığımız toplumumuzda gerçek bir karakter bulamadığım için üzgünüm, ama kurgu olanlar benim için sizler kadar gerçek, sizden daha bile gerçek bazen. Bu yüzden beni bağışlamanızı istemeyeceğim, bence bağışlanması gereken kurgusal olmayan ama bu kadar "sadece iyi" insanların hayatımızda yer alamamasıdır, burada bir suçlu varsa da hepimiziz sanırım.

Yani okurlar, çok uzatıyorum gene, şunu bilin sadece, bu dünyada herkes sizi hayal kırıklığına mı uğratıyor, her seferinde derin bir hüsran mı duyuyorsunuz, sevdiğiniz sizi sevmiyor mu, sizi seveni sevemiyor musunuz, sürekli aldatıyor, aldanıyor, ağlıyor musunuz, gülerken bile içinizde bir yerde bir boşluk mu hissediyorsunuz, zamana da yemin ederim ki bu hiç geçmeyecek. Biz bu kadar iyi olamayız, bizler şüphe duymadan edemeyiz, bizler bırakın genel manada tüm insanlık için barışı, iç huzurumuzu, iç iç savaşımızdaki ateşkesi bile sağlayamayız. Ve çok üzülerek söylüyorum ki, artık ben kabullendim, hüsrana uğramakla lanetlenmiş, sürekli mutsuz kalacak canlılar olacağımızı kabul ediyorum. Düşünmenin yükü işte budur, zamanın evrimi işte budur, dayanabildiğin kadar dayanmak ve en sonunda da bitiş.

Ne yazık ki, zaman da hüsran vericidir.