5 Temmuz 2018 Perşembe

Son Bir Mor Tombala Yemeği



6 sene sonra okumak istediğim şu cılız kitabı elime alıyorum. Okuyorum. Okudum hatta.
Ne de çok şey değişmiş, ben okumayı öğrenmişim bu süre zarfında. Diyorum. Hatta dedim.
Bu sıska kitabı benden önce de kimileri okumuş, altını çizmiş. Eğer altı çizili kitap bulursam ben de çiziyorum. Yanına-köşesine, çiçekler, kelebekler, kalpler, bebekler hatta yıldızlar bile koyuyorum. Ama çizili değilse de çizmek istemiyorum. Birinin ilki olmak gibi. İşte orada anlıyorum okumayı öğrendiğimi. Bir kitap ne kadar güzel okunabilirse, o kitabın hakkı ne kadar verilebilirse işte o kadar güzel okuyor ve o kadar hakkını veriyorum. Benden daha fazla ilgi ile onu okuyabilecek birinin imkânsız olacağına neredeyse onu inandırmak istercesine, her şeyiyle onu okuyorum. Salt bana verileni okuyorum, yazar benden önce nerelerdeymiş, aman da aman özel hayatı nasılmış değil, verileni okuyor, silineni anlıyor, yazılmayanda kendisini buluyorum.
Benden önce kitap başkasına hediye alınmış. Üzerine çok güzel bir atıf yazmış hediyeyi veren. Kim bilir ne duygularla almıştı, kim bilir ne duygularla yazmıştı ve kim bilir ne duygularla vermişti bunu. Ah benim güzelim... Hediye verilen ise satmış kitabı. Sonra, ben almışım. İthaf o kadar güzel ve o kadar güzel bir el yazısı ile yazılmış ki... Bu kadar güzel yazamayacağım tamam eyvallah da, böylesi afili r'lere, a'lara, 4'lere, k'lere ne gerek vardı şimdi? Kimden yüz buluyorlardı? El yazılarını veya böylesini birkaç seneye göremeyeceğim için üzülür halde buluyorum kendimi. Hatta buldum.
Kahroluyorum. Kahroldum hatta.
İnsanlar benim duygularımı abartılı buluyor, korkuyor.
El yazısı hüznü kaplamış içimi. Anneannemlerde, o koca bayram yemeği yenen masanın üzeri meyhane örtüsü ile serili. Ben varım diye. Leke tutmaz, keşke tutsa dersin ama tutmaz işte.. Fi-fiiift, silinir gider... Onun üzerinde ilk harita-metoduma yazıyorum, inci gibi, kırmızı kalemim de var. Johann, herkesinki Faber. Kıç tarafına doğru beyaz şeritler var benimkinde. O kadar güzel yazmaya çalışırken defterin kenarlarını öldürüyorum. Öldürüyorum, öldürüyorum. O deftere neler yazıyorum güzel yazmaya çalışarak bilmiyorum, sadece güzel yazmaya mı çalışıyorum? Soruyorum, kimse hatırlamıyor. Soruyorum, ölmüşler. Bir resimde yaşıyorlar. Fotoğraf değil, bir resim. Mor bir koltuğun üstünde, mor bir gecede, tombala oynamışlar. Son tombala yemeği. Ben gene yokum. Ben ner'deyim? Ortadaki ölmüş. Beyaz. Üzerinde kendine ördüğü takımı var, sadece şık olmak istediği günlerde giydiği. Biri daha ölmüş. Hiç önemsemediğinden, daha doğrusu hep dürüst olduğundan, dürüst kalabildiğinden, sahtekârlığı beceremediğinden, pijamalı. Biri ise ölümden dönmüş, kıvırcık. Öteki ise öbürünün kopyası -kendi inkâr etse de- ve yaşıyor. Sıska. Mor bir resimde yaşıyor. Bir yarım ve bir tam. Ama fotoğraf 4 kişi. Mor bir resimde beraber yaşıyorlar. Ben ner'deyim?
Kitabı hediye eden kimmiş bilmiyorum, adının baş harfi S. Belki de F. Çok afili yazısını çözemiyorum. Yalnız pek de anlamıyormuş kitabı hediye ettiği edebiyattan. Sadece çok bariz aforizmaların altını çizmiş enayi, duygu yoğunluğu bildiren cümleleri. Oysa, o yüzde salak bi' şekilde tebessüm yaratan "an"ları, canım sinematografileri çizmemiş çizememiş, görememiş. Üzülüyorum S'ye. Ya da F'ye. Hiç anlamayacak birine değer vermiş diyorum. O gizli yerlerde edebiyat ve yazar daha çok oysa. O da kendine yakışanı yapıp atmış işte. Diyorum. Hatta dedim.
Ben işte tam da böyle satırların çizerken altını, mutluluk hormonu salgılıyorum. Ben mutlu olduğum yere kaçmışım demek. Hemen de kaçmışım. Demek oradaymışım. 6 sene beklediğim birine kavuşmuşum. 6 ay bekleyemeyenlere selam çakıyorum. Askerlik de 6 ay diyorum. Yalanlar 6 ay sürer ve sevgiler de. Yalan ile sevgiler arasında bir bağ var diyorum. 6 ay boyunca kitap okuduğum için biri beni sevsin istiyorum. Beni 6 ay boyunca her gün sevse diyorum. Kitaplarla sevgililer arasında da böyle bir ilişki var diyorum. Hatta dedim.

Ben ner'deyim?

1 sene önce gene bugünlerde veya bu aylarda sesli mesajlar atıyordum yine bir Candan konserinden. Gene bir Candan konserinden sonra buradayım. Geçen sene ne de mutluydum bugünlerde... Her şey olağanca berrak idi sanki. Her şey çarşaf gibiydi, serili, aklım, başım, hayatım. Yerindeydi, değil de plandaydı. Bundan sonra bu olacak, şundan sonra şu, ve böyle böyle gidecek. Böyle gelmiş, böyle gidecek. Candan çok güzel "Dağlar Dağlar" söylüyor konserde. Beşinciye üst üste gidiyoruz. Candan gibi birini unutmaya çalışıyorum, ama her sene görüyorum onu. Yarım mor fotoğraf ve ben. Gitmişiz. Onlar yanımda mı, emin olamıyorum. Bu sene sürpriz yok, diyorum. Hatta dedim.
Yine de Candan çok güzel Dağlar Dağlar söylüyor.

Ellerimle büyüttüğüm 
Solar iken dirilttiğim...

diyor.

Ölüler sarıyor etrafımı. Ağlamaya başlıyoruz Sensizlik çalarken. Daha önce bu şarkının ölen birisini hatırlattığını düşünmemiştik diyoruz. Hatta dedik.

Çiçeğimi kopardın sen
Ellere verdin

diyor.

Travis de güzel söylüyordu 3 hafta önce, diyoruz. Hatta dedik:



Candan sonunda sürprizini yapıyor. Dağlar Dağlar kadar güzel Fesupanallah yorumuyla. Çok değişik bir versiyon ile. Çok güzel söylüyor. Bu sene yavan geçti diyoruz, hatta dedik. Seneye diye sözleşiyoruz. Mor ölüler diyarında onları bırakıp-selamlıyoruz, Candan'ı unutamayacağımızı kabulleniyoruz:

Alemiiiiiinnn keyfiiiiiiii yeriiiiiinnndeeeğğğğ
Yine maşallaaah



Not: Burası PSM filan da değil yani, ya da Black Box. Açıkhava. Öyle işte.

13 Mayıs 2018 Pazar

Birini Tanımak Üzerine --bi' Proust Yazgısı



Proust'u okumaya çok var.

Proust'u okumaya ve onu hakkını vererek okumaya hâlâ çok var. Okuyup anladıklarını, hakkını verebildiklerini düşünenler önünde saygıyla eğilsem de kendim için çok var.

Zaman var.

Okuma eyleminde en mühim şey de bu zannedersem, okudukça, neyi okumanın zamanı olduğunu, neyi şu anda anlayamayacağını, neyi tekrar okumanın zamanın gelip geçtiğini kestirmek, kestirebilmek ve eleyici ve disiplinli bir okuma çalışması yapabilmek.... Örnek okur biraz da budur aslında.

Zamanı yakalayan Proust da okunacak kitaplarını seçerken demiyor belki şu alttakini ama, ben kelimelerin çeviri olmasına rağmen sadece ritmi için bile canımı verir, Cioran'a selam ederim:

"Birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir."

Genette gelsin bizi kurtarsın! Nur içinde yat güzel adam, ölmeden önce seni tanımak acayip güzeldi. Bu da ölümün habercisiydi zaten!

Zaman yok.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Aşk Hakkında #2 - Bilmediklerimiz veya Sormaya Cesaret Edemediklerimiz



Geceleri düşünüyorum, yatmadan önce: Çeşitli dansları, umumiyetle aç yattığımdan şu anda olsadayesem yemeklerini, son bir kere görmek için neler vermezdim dediklerimi, ergenlik yıllarımı, herhangi bi' filmdeki o sahneyi, bir şarkı sözünü, yazdığım yazıdaki -artık ezberlediğim için- canımı sıkan mendebur suratlı o kelimeyi, bir virgülün, o canı çıkacası virgülün, o karakterin adından sonra gelmesinin biçimsizliğini... Neyse, dün gece de bu yazı serisinin özensiz ismi kafama takıldı: "Aşk Hakkında". Düşününce (ki düşündüm) çok iddialı ama fazlasıyla sıkıcı olmuş. Sonra aklıma başlığı değiştirmek geldi: "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Sormaya Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bildiklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz", "Aşk Hakkında Bilmediklerimiz ve Söylemeye Cesaret Edemediklerimiz" ve bunların türlü kombinasyonlarından biri ile. Sonra, takıntılılık bu ya, dedim ben bunu duydum, duydum yani bu ismi. Kesinlikle duydum, kim bilir hangi aptal kitabın başlığı filan diye kendimi ve beyin kıvrımlarımı topa bile tuttum. (Bunu en çok öykü yazarken, yeni bir fikir aklıma gelince yaparım, yani bunu bir yerde okumadığıma emin miyim, farkında olmadan -belki de bile bile unutarak- birinden bir şey mi aşırıyorum gibi gibi.)

Velhasılı buldum, neredeyse 10 sene önce okuduğum -ve büyük ihtimalle de sattığım- Woody Allen'ın denemelerinden oluşan şu kitap imiş: Seks hakkında bilmek isteyip de sormaya asla cesaret edemedikleriniz.  Çok çok açık ki, bu başlık benim bulmaya çalıştığım başlıktan daha enfes: "Bildiklerimiz" veya "Bilmediklerimiz" yerine, "Bilmek İstemek" veya bizim şeklimizle "Bilmemek İstemek" kullanılabilirdi. Aşk Hakkında Bilmemek İstediklerimiz ise hem biçim hem içerik itibariyle başlı başına leziz olabilirdi. Ve zannediyorsam 91 yılında basılan kitap için, son zamanlarda genç kızlarımızın diline takılan "asla" kelimesi ile birleşerek başlıksal(?) anlamda muhteşemini tamamlaması... Hayat zaten kendi muhteşemlerimizi tamamlama sanatı. Tamamlayabilmeye çalışma oyunu.

İyi dedim bu, buymuş bizim olay. Değiştirsem mi, hem daha ikinciyi bile yazmadım, ki değiştirsem kim fark edecek tanrı aşkına kuzen dedim kendime, ne ki bu? Nedir bu her şeye ama her şeye, ama herkese istemeseler bile yüklediğin bu mânâ. Daha geçenlerde Bilge okudukça seni anıyorum, seni özlüyorum diyorum bir arkadaşıma. Hiç de görmemişim ya, kelimelerini özlüyorum sanırım, o dostluğunu, bana her defasında cevap atmasını, bütün o içimdeki her şeye olan nefreti yumuşatmasını. Tanısam kendisini de hemen bağrıma basar ve yatmadan önce özlerim biliyorum. Ama kıskanırım da, o yüzden tanımak istemem insanları. Özellikle benden daha çok sevdikleri olunca, hiç ilgilenmezler artık düşüncelerimle, oysa onlar sadece onları bekler+ler. Kimi düşünceler Bilgesever'i, kimi düşünceler futbolseveri, kimileri ise hayatseveri. Ben çünkü onların değil'iyim. Belki muhalefet'iyim. Ama biz anca böyle güzeliz, ve fikrimce ancak böyle kalabiliriz. Birbirimizi var eden, hep bu denge'dir. Benim denge'mi bozmayınız. Ey kesme işaretleri, sizin de artık anlamınız belli, bozuyorum sizleri şimdi, bozul bozul bozul. Om mani padme hum, om mani padme hum, om mani padme hum, kıştak kıştak, aslankaçparaparapom. GÖNLÜMÜ PUT SANIP KIRAN KİM?

İkimiz birden sevinebiliriz.
Delilik bununla başlamak şiire, devamını okumaya gerek yok.

O değilmiş aradığım. Onca dualar ve düşünceler arasında huzurlu uyuyamadım. Aradım taradım. Değil 10 yıl, daha alalı 10 ay olmamış kitap düştü önüme. Hani yıllar önce İsviçreli yazarın kitabı düşmüştü ya, heh, işte onun gibi. Bu onun gibi ilk anlamıyla "düşmedi" ama, dua ile, büyü ile, simya ile geldi karşıma - Frollo yardım etti, seni çok severim kardeşim Frollo, ama seni çok da sevemem Frollo bana büyü yapmadın, büyüle beni Frollo. Canım Frollo. Elbette yine bizimkinden en az yirmi gömlek güzel bir başlıkla düştü hem de: Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şey. Bir ara yönetmen olacaktık. Belki de o zamanlar mı listeme almıştım, bilmem; ama 10 ay olmamışken siparişini verip atmıştım. 10 aydan az. Yakında 10 ay da olur bu gidişle. Zizek'i bile atmıştım köşeye. Kimdir o denge'ler. Neler yapabilirsiniz kediler, pencereyi açık bırakmışım girmişsiniz işte. Yoksunuz aslında. Romeo nekrofilidir.

Bu yazıda aslında aşık olunanın tarafını ve terk edileni inceleyecektik. Oysa ne de güzel cümlelerim vardı, bir bir gittiler, inecek var dediler indiler. Güzel alıntılarım, anlatılarım, fotoğraflarım, fotoğraflarımız vardı. Bir sil tuşuna bakması artık onları acayip kılan. Çekmesi kadar silmesi de kolay. Çek. Çek. Sil. Sil. Bitti. Fotoğrafın güzel çıkmaması gibi bir ihtimalin olmadığı, onu yırtmanın veya yakmanın müthiş bir eylem ve güç gerektirdiği zamandan bir tuşa. Bir tuşa bir tuşa bu hale geldik. Bir tuşa indirgenen aşk hayatlarımız, bir tuşla beş kuş vuran ötekiler, bir kuşu incitmemeye çalışan bizler, kuş vuran sıkılgan şiirler, ataride köpeğin getirdiği kuşlar. İşleyemedik. İşleyemedik ve ben bunlardan bahsettim.

Türlü kötü yorumlara, ve puanlamalara rağmen, ısrarla izlediğim, çünkü her şeye rağmen yazarı ve edebiyatı seviyoruz biz, "Total Eclipse" filminde, Arthur Rimbaud'ya şunu söyletir, Christopher Hampton:

    "THE ONLY UNBEARABLE THING IS THAT NOTHING IS                                                        UNBEARABLE"

Usta insanlar bütün o söylediğim, işte "seni mi bekleyecek, narsist sevilen, sonsuza dek sevmek, seni niye beklemek, bütün o aşk masalı vıdı. vıdı." ettiklerim, canımı sıkan insan sözcükleri, o dilleri, o asla ne söylediğini bilmez umarız vahşi acıtan yırtıcı virgülsüz dillere, işte bunları Rimbaud'ya söyleten Hampton tastamam sanatçıdır. O görece(k)ötüfilm de böylece boşa geçmemiştir. Geçen saatler sana bir şeyler söyletmiştir, hep düşündüğün, içini sıkan, seni batıran şeylerin bir çırpıda söylenişidir hem de bu.

Bu belalı dünyada en dayanılmaz şey, dayanılmayacak hiçbir şeyin olmamasıdır. Çünkü Bergson zamanı üçe böler, üzerine fırlatılmışlık gelir, Einstein dördüncü boyutu açar, Dark'lar başka zamana yolculuk eder. Dayanılmaz olanın olmamasıdır insanlığı bitiren. Ve de seni. Bir şey için, onu unutamamacasına yaşamaktır. Tek bir şey bile olsa hissetmektir. Ve bunu bırakınca, anılar yavaş yavaş silinmeye başlayınca bunu söyletir işte sana. Kalkıp gidince, şiirler bitince, artık yazmak istemeyince bütün bunların önce dayanılmaz gelmesi, ama kontrollü salaklaştırma mekanizması yönetim kurulu üyesi olmanızdan ötürü hepsinin de gayet dayanılır olmasıdır mesele. Nefes almayı özel bir güç gerektirmeden gerçekleştiren bir beyinden bahsediyoruz. Bugün o öbür gün öteki, sonra bir başkası. Şu zamana dek dayandıklarımıza bir bakın. Size yalvarıyorum bir bakın. Hepsine, ama hepsine. Hangisi dayanılır gibiydi? O okula gitmek, o leş suratlı hocayı görmek, ilk ayrılık, o sabaha dek onca içtikten sonra erken kalkmanız, anneyi kaybetmek, çocuğu kaybetmek. Hangisini unutmadınız? Yahut şöyle diyelim, hangisiyle yaşamaya alışmadınız. Alışmak. Alışmak. Kamşıla, kamşıla, kamşıla. İşte benim için, Hamton'a göre Rimbaud için dayanılmaz olan budur. Dayanılmaz olanın ise, mutlak hazzın tek başına karşılandığı ölüm ile sona erecek olması bile bir kurtuluştur. Ölüm kurtuluştur. Artık dayanamamak ama gene mutlu olmak için bir kaçış. Kaçışçılık. Kaçışçılıkçık. Kopparito, korroinotto, kantare, kossolonitot, laşantimi. Dayanılmaz olan işte budur. Kendini öldürme isteğinin bile ardında yatan kurtulma isteği.








28 Nisan 2018 Cumartesi

Aşk Hakkında #1 - Sonsuzluk ve Bir Gün veya Anna'nın Mektubu



Aşk hakkında hepimiz konuşuruz ve çoğunluğumuz da aşkı sever (hem aşkı hem de aşk hakkında konuşmayı sevenler de pek tabii ki mevcuttur), peki ya bitmeyen aşkı? Bir türlü içinden atılamayan aşkı? Hepimiz sever miyiz, hepimiz ondan konuşuruz ama gerçekten sever miyiz? Düşününce, "sonsuza dek" sürecek olan aşk hepimizin düşlediği ve kimimizin çoktan milyonlarca kez sözünü bile verdiği, çocukken türlü masallarla zihnimize kazınan, hayallenen, beklenen, özlenen, hissedilmek istenen -biraz kaba tabirle- bir formdur. Aşk, size daha ömrünüzün başında sunulur ve siz de ona uygun olarak -tam da böyle olmaması gerekirken- aşkı ararsınız. Sunulan aşk ile çevrenizde olan-biten aşklar (ana-babaların veya akraba ve arkadaşların) ise çatışmayı yaratanlardır. Tüm bunlara rağmen hayatınızın ilk aşkına dek (ki bu da bir başka sanrıdır, ilk aşk olan umumiyetle "ilk" değildir, ondan sonrasında gelecek olanlardan biridir) size o öyküleri anlatılmış olanları arar-durursunuz. Bu elbette bir yanılgıdır. (Yanılgı mıdır?) Bazen bulduğunuzu sanır, hemen ardı arkası kesilmeyen büyük yeminler etmeye başlarsınız o sanrı içinde ve gün gelir ayılıp-ayrılırdığınızda o yeminlere ne olur?

Bekleyelim.

Şiirde de geçen giden mi-kalan mı terk edendir sorunsalı gibidir tam da ilişki içinde kurtarılmayı ve saygıyı hak eden aşk. Kalmak kolaydır. Tüm çilelere rağmen kolaydır. Çünkü aksiyonu gerçekleştirmez, dahası bir aksiyon gerektirmez. Hep pasiftir. Ama dipsiz bir kuyuya, o karanlık boşluğa görünmez bir el tarafından çekilirken, ölürken kalmak kolay mıdır? Kalınca yapılacak olan eziyet evla mıdır? Bir ayrılıkta, nedense terk edilen taraf hep rahattır, hep narsisttir; geri dönene kolayca burun kıvırabilme cürretini cebinde taşır. Çünkü âşık olunan narsistin egosu zedelenmiştir; çünkü gözü dönmüş narsist gidenin ondan dahabilmemneolan başkaları için gittiğini sanır. Bebekken anlatılan aşk öyküsünden fazlasıyla etkilenmiş bu arzu nesnesi, gideni suçlamaya ve kendi zedelenen egosunu da düzeltme uğraşına girişir. Lakin her daim başkaları için gitmez âşık, hatta çoğu zaman gitmez eğer hâlâ âşıksa. Giden âşık, kendini bulmak, aşığında onulmaz yaralar açmamak, onu da kendi gibi öldürmemek için gider. Sonsuzluk için gider. Sonsuzluk ve bir gün için gider. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi arzu elde edildiğinde kaybolandır. Sonsuz olması için bir şeyin, bu meselede âşığın, mutlak surette önce kendisini bulması, ve unutulan benliğini var etmesi lazım gelir.

Ama bütün bu bebeklikten enjekte edilen sonsuza dek palavralarını dile getirirken âşık olduğunuzun artık size aşık olmama ihtimalini, ya da aşığınızın bir gün ölebileceğini yahut sizin sonsuzluğunuzun kısa süre içinde bitebileceğini veveya sizin sonsuzluğunuz ile âşık olduğunuz bireyin sonsuzluğunun bir kesişim kümesi olamayabileceğini de kesinlikle düşünmeyiz. Tüm bunları düşünen (daha doğrusu düşünmeyen) içinse âşık olma ve âşık kalma artık imkansız kalır.

Kendi adıma birazdan paylaşacağım şu '98 yapımı filmin (Mia aioniotita kai mia mera) bütün şiirselliği ile (Evet, kimilerine göre bu film, bir film olarak sıkıcıdır, ama zaten de film değildir bu, bir şiirdir. Ve bazen fotoğraf ve zaman zaman da müziktir.) yazılan ve filmin tamamına yedirilen şu mektup, belki de onca tanımlamaya çalıştığımız ya da neyin olamayacağını tanımladığımız aşk'ın kelimelere dökülmüş hâlidir. Tamamını doğru bir şekilde hiçbir yerde bulamadığım için buraya koyuyorum. Ve aslında bu da demek oluyor ki ben bunları en çok kendime yazıyorum. Sizler benim iç hesaplaşmalarıma rastlantısal biçimde denk gelmiş kişilersiniz. Aşk gibi.

Efem önceden uyaralım, bundan sonrası sizi depresyona sokabilir çünkü biz şanssızlar asla şu aşağıda yazılan gibi bir aşkı hissedemeyecek veya hissettiremeyecek olan, yahut böyle bir şeyi kaleme alabilecek yetenekte olmayanlarız. (Okuyup bir de bunun için bunalıma girmeyin yani.)

Ve yazıyı da Alexandre'ın annesine sorduğu şu soru ile bitirmekte bir beis göremiyorum:
                                       

                       "İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?"



" 20 Eylül 1999.

Uyandığımda,
sen hâlâ uyumaktaydın.
Nefes alıp verişini seyrettim.
Rüya mı görüyordun, Alexandre?
Beni arıyormuş gibi elinle hafifçe yokladın.
Göz kapakların kıpırdadı, sonra yine uykuya daldın.
Gözlerinin arasından bir damla yaş geldi.
Yuvarlandı, yolculuğa çıktı.
Yan tarafta, bebekten ufak bir inilti yükseldi.
Kapı gıcırdadı.
Verandaya çıktım...
Ve ağladım.
O anın hiç bitmemesini
istemiştim!
Uçmasını engellemek için
bir kelebeği iğnelemek ister gibi!

Denize karşı yazıyorum sana,
hareketsiz, afallamış…
Ev, sıcak süt ve yaş yasemin kokuyor.
Sana yazıyorum,
Seninle konuşuyorum...
Böylece kendimi sana yakın hissediyorum…
Tehdit edilmiş hisseden ve direnen sana.
Senin yaşamını tehdit ettiğime gerçekten
inanıyor musun, Alexandre?
Oysa, yalnızca âşık bir kadınım ben

Gece sana baktım.
Uyuyor muydun, yoksa sessizce
uzanıyor muydun bilmeden.
Düşünebileceklerinden korkuyordum…
Sessiz dünyana nüfuz ederek seni ürkütmekten de.
Sonra, bedenimin konuşmasına izin verdim.
-iyi bildiğim tek lisan-

çünkü ancak o zaman tehdit edilmiş hissetmiyorsun
Yalnızca âşık bir kadınım ben Alexandre.

Kumlarda çırılçıplak yürüdüm.
Rüzgar esti...
Bir tekne geçti.
Sen, uyandıramayacağım kadar uzaktaydın.
Üzerimde hala sıcaklığını hissedebiliyordum
Beni hayal ettiğini hayal etmeye cesaret edemiyordum.
Ah! Alexandre…
Bir an için bile olsa inanabilsem buna
Koyvererek kendimi
koca bir çığlık oluverirdim.

Bir kitap ile diğerinin arasından seni,
kaçırmaya çalışıyorum.
Hayatın yakınımızda geçiyor,
kızınla benim.
Yakınımızda...
Ama asla 'bizimle' değil.
O zaman anlıyorum işte, bir gün gideceğini.
Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor.
Ama bugün,
bugünü ver bana...
Sanki son günmüş gibi.
Bugünü bana ver!

Uzaklara, uzaklara, açık denizlere...
ada turların.
Balkonda unutulmuş gömleklerinden biri
rüzgârda dalgalanıyor.
Bir odanın gölgesine sığınmışsın...
Gecenin sesleriyle yağmalanmış...
Gözlerim kapalı sana bakıyorum.
Kulaklarım mühürlü seni dinliyorum.
Ağzım yok ama sana yalvarıyorum.


Denize karşı yazıyorum sana,
Sessiz ve sakin.
Sana yazıyorum,
seninle konuşuyorum.
Bu mektup sana ulaştığında bugünü hatırlamak istersen
Unutma
Ona gözlerim değdi
Ona ellerim dokundu
Burada seni bekliyorum,
titreyerek.
Bugünü ver bana.''

17 Nisan 2018 Salı

Çıldırmalık Güzellik Bombalisikotlukluğu Kontripposukluğunu Çoktiritolikolplayan Tontirişkoluluğu



Şu yukarıdaki video gene şans eseri karşıma çıktı. Ki şans eseri karşıma çıkmasa bu kadar etkilenir, buralara gelip azıcık da olsa söz eder miydim, sanmam. Neyse, bu potpuride de (ki çok çok güzel seçilmiş, hepsine ayrı ayrı bittim ve hepsine ayrı ayrı aşık oldum ve ağladım) geçen şarkıyı ya zamanında o kadar çok dinlemişim ki artık usanmışım, ya da gözden kaçmış ve bu söze hakkını çok verememişim, verememiştim. Ya da zaman ve tecrübe, hisler işin içine girince ya da daha çok başka başka şarkılar dinledikçe insan daha farklı bakabiliyor, bilemiyorum. Her neyse konu bu değil, söz ise şu: "Gurur sandığım aslında ümitsizliğimdi." (Zaman zaman "sandım" da diyor.) Hemen hatırlayamadım elbette hangi albümde ve buna mukabil hangi yılda çıktığını ama sözü duymamla aklıma gelen ilk şey, Bu işte kesinlikle Sezen Aksu'nun parmağı var, oldu. Minik bir araştırma ile sözlerini beraber yazdıklarını öğrendim.  Yani bu çok ama çok önemli: Bir dinleyiciye, sıradan bir dinleyiciye bile bunu dedirtebilmek. Ve evet, ötekiler değildi ama konu bu: Bir sanatçının başarı kıstası/meselesi tam da bu olmalı diye düşünüyorum. Bana bir metin geldiğinde, Hmmm bu Sevgi Soysal'dan, şu sanırım Ferit Edgü'den olmalı diyebiliyorsam o sanatçı işini iyi yapmış demektir. Hatta zamanında toplumun vermediği krediyi, zamanının dışından birinin çıkagelip çat diye (tam olarak böyle) verebilmesi işidir sanat, ve sanatta özgünlük, ve başarı. Bu, illaki ağzı bir karış açık bıraktıracak kadar mükemmel olmak zorunda da değil ama bu biriciklik meselesinde en birinci şeyi yerine getirmiştir sanatçı.

Bu ara çok şarkı oldu ama, olur o kadar. Hem nefis bir performans ve 12 dakika.

Hatta ekşi'de şöyle bir başlık var: "Sezen Aksu Şarkılarında Geçen Acımasız Sözler."
Kesin oraya da yazmıştır biri dedim, yazmamış. Öyleyse ben buraya yazayım dedim.

Ayrıca boş evi ve eşyaları de/da anca Sezen koklar.

Ve yüreğin önünde sonunda kendinden yana olacağını "aşkı feda edip kendini koruyacağını", sürekli kendini haklı çıkaracağını anca o bilir ve yine anca hatasını bir şekilde o kabullenir. Ötekiler ancak bir ömür seni düşünemem der, bir ömür seni sevemem, bir ömür seni düşünemem, yani buna neden şaşırıyorsun ki der. Aman vre der. Kimileri ise sever.

Sonsuz bir 12 dakika boyunca ise değişik değişik sever.



29 Mart 2018 Perşembe

Kafama Göre Şarkı Çevirileri #2 - "Empty - Ray LaMontagne"


Genelde kötü, ya da -hadi öyle demeyelim de- alışıldık sonlu dizi-filmlerin çok güzel müzikleri oluyor. Bilirsiniz işte, hani esas kız ile esas oğlan filmin sonunda buluşur. Biri ötekinin peşinden gider, yahut son anda biri kendine bile itiraf edemediği aşkını adeta herkese duyururcasına halka açık bi' yerde (Tren garları, yahut havaalanları en ideal mekânlardır bunlar için.) diğerine ilan eder. Hafiften de müzik girer o esnada. Filmi asıl yapanların isimleri sıralanmadan önce işte canım. Belki ana karakterlerden biri -artık yönetmen kimin tarafındaysa- son kez göz göze gelir izleyicisiyle ve yine belki iki çift laf söyler ve hatta -ki dahi- o iki çift olan laf için yazılmıştır çoğunlukla o uzun metraj... En sonunda kamera yükselir, yükselir ve yükselir. Ve hiçbir kötülük içermeyen pürüzsüz bi' manzara beliriverir... Fin.

Bazen sırf müzikleri için bile olsa işte onları izlemiş olmaktan (Evet, iki kere olmak çünkü "olmak"la problemimiz vardır bizim.) mutluluk duyar, yahut "filmi sevmedim" diyemezken ben; beri yandan da bu disiplinlerarasılığına sanatın, her seferinde ama her seferinde tekrar tekrar biterim.

Fakat yine de en çok sıradanın sıradışı anlatımı büyülüyor beni. Evet, yalan söyleyecek değilim, sıradışı da büyülüyor, evet, seviyorum hayalgücü içeren fantastik ögeleri de; ama en çok anlatım, anlatımdaki bilim, anlatımdaki özen, en ince, en ama en ince ayrıntısına kadar işlenmiş, düşünülmüş bir "sıradan"a tutuluyorum ben. Hatta düşüncem şöyledir ki, sıradanı yazabilmek, sıradanı anlatabilmek, en en en ama en ama en zorudur a dostlar.

Her neyse, bence en güzel sıradanın, en incelikli sıradışı anlatılarından biri bu şarkı:

"BOŞ

Eteğini kıvırıyor dizlerinin üzerine
Yürüyor bostanların arasından
Çıplak ayaklarıyla, gülümsüyor
Ve ben hiç öğrenemiyorum sahip olduklarıma şükredebilmeyi
Mesken tutuyorum yerine
Felaketlerimi

Yürüyorum çavdarların arasından
Yokuş aşağı
Ve bulamıyorum hâlâ
-bi' şekilde-
bu acıdan kurtulabilme yollarını
Ters-yüz olmuş suçlu geçmişiyle
Şu eski ve paslı Cadillac
Düşüveriyor pençesine o tarlanın,
Yağmur topluyor

Peki hep böyle mi hissedeceğim ben?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış.

Ve bu acımasız, suçlu günbatımlarının
Soğuk ve rutubetli saf sabahlarında
Yorgun düşüyorum

Şu benim beş para etmez, çatlamış ve cansız dudaklarımın arasından
Haykırabilseydim eğer bütün bu dediklerimi
Kimse duyar mıydı ki
Beni?

Bluzunu koy iskemlenin ardına
Ve bırak da dökülsün çiçekler saçlarından
Ve öp o taze ağzınla beni, şatafatsızca

Dışarıda yağmur damlaları
Dökülüyor yapraklara
Bana kalırsa
Bizim huzurlu sevişmemize
Alkış tutar gibi sesleri

Peki ya ben, hep böyle mi hissedeceğim?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış

Baktım gözlerinin ta içine şaytanlarımın
Açtım sinemi, dedim ki: 'Yapın bakalım elinizden geleni, mahvedin beni
Biliyorsunuz ki, zaten cehennemdeydim öteden beri ve döndüm de çokça geri
İtiraf etmeliyim ki artık usandırdınız beni.'

Birçok şey vardır insanı öldüren
Ve vardır ölümün de bin bir türlü çeşidi
Evet, kimileri ise çoktan oldu rahmetli
Yürüyoruz onlarla birlikte şimdi

Kafamın basmadığı tonla şey var hakikaten
Mesela ne diye yalan söyler insan?
Eh, benimse sakladığım bu acıdır işte onlardan
İçimdeki yangını daha da körükleyen

Peki ya ben, hep böyle mi hissedeceğim?
Öylesine boş, öylesine yabancılaşmış?"



Not: Evet şarkının ve fotoğrafın üstteki anlattıklarımla hiçbir ilgisi yok. N'olmuş yani?

No-not: Bu versiyonunu kulaklıkla dinlemenizi öneririm.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Nazım Hikmet'in Abidin Dino'ya Sorması Gereken Asıl Soru



   Hepimiz o şiiri biliriz. Yahut yanlış biliriz. Ya da o şiiri bilmeyiz de, o dizeyi duymuşuzdur. Ben "dizeleri" yazacağım, "Saman Sarısı" şiirinde geçer, şöyle der Ran:

   "sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama
   gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
   ne de ak örtüde elmaların
   ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
   sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin"

   Bana kalırsa bu, en kolayıdır. Şiirde Ran, Freudyen bakış ile betimliyor durumu; gerçek hazzın ve doyumun tam olarak karşılandığı anne ile yalnız olunan evreyi belirterek başlangıçta. Yalnız, "mutluluk" mefhumu dil'in öğrenilmesinden sonra da çoğunlukla resmedilebilir diye düşünüyorum. Sözgelimi, ben kendimi 60'lı yıllarda Cansever ve Uyar ile (veya Tanpınar ölmemiştir daha, Atay hastalığını yenmiştir, Anday da gelir belki hem, vesaire vesaire), Çiçek Pasajı'nda bir meyhanede kadeh tokuştururken çizebilirim, yahut başkası beni resmedebilir; birtakım kelimeler ile bunu kaleme almayı "bile" deneyebilirim. Dönemi, dostluğu, edebiyatı anlatan bir şeyler ekleyerek. Hatta bunun filmini bile çekebilirim. 

   Ama yine sözgelimi, hastanede ilk çocuğumun doğduğu ve sağlıklı olduğunun haberini aldığım o mutlu anıma müteakip içimde barındırdığım hüznü, bunalımı ve dahası korku halini resmedemem; bunu ancak bilinçakışı tekniği ile belki belki izah edebilirim, ya da anlatmayı deneyebilirim. Yahut, ancak ve ancak bundan söz edebilirim. Yani kaygı ve mutluluğun başbaşa gittiği hemen her şeyi bir biçimde açıklayabilirim. 

   Lâkin, bana göre ne resmedilebilecek ne de anlatılabilecek bir şey varsa bu hayâl kırıklığıdır. Acıdır. Bu ikisi de el-ele gezer, yolları çatalanan bahçeye sapar, St. Petersburg sokaklarında o güzelim apartmanın merdivenlerinden büyük bir kararlılıkla çıkmasına rağmen pişmanlık duyar öldürdüklerinin ardından. Pişmanlığın da devreye girmesiyle "dil" tam bu noktada başarısızlığını açıklar işte. Hissedilen her şeyin bir şekilde dile gelmesi mümkündür, tam olarak karşılanmasa dahi şarkısının bile yapılması olasıdır, fırça darbeleriyle resmedilmesi de muhtemeldir. Ama hayâl kırıklığı için aynı şeyi söylemek çok da mümkün değil. Benim için kırıklık olan bu hayâl öteki için fazlasıyla mânâsız olabilir. Beni her daim ayakta tutacak şey, başkası için gelipgeçici bir heves olabilir. Ya da anlayabilsek de karşımızdakini, tam manasıyla, hissedebilsek bile o bize yine dil vasıtasıyla doğru bir biçimde aktarabilmiş midir hem olanbiteni? Aktarabilir mi? Zaten dil ile aktarılamayacak bir şeyin resimle gösterilebilmesi gibi bir fikir meşru mudur ki? 

   İnsan hafızası unutmaya çok elverişlidir. (Birkaç yerde bunun anlatım bozukluğu olduğunu dahi söylemiştim.) Hemen her şeyi unutur ve bununla gurur bile duyar eloğlu, övünür. Ben unutmamacasına yaşamak isterdim doğrusu. Bu da pek mümkün gözükmüyor ya isterdim işte. Hatta: Ama olsun; istiyorum! İnsanlar, onlara yapılan iyilikleri, yaptıkları kötülükleri, göze alıp almadıkları şeyleri hemen her şeyi bir kalemde silebiliyor daha doğrusu unutabiliyorlar. Ama durum bu mu, bu, bu mu gerçekten sizce? İnsan, her an ama her an kendini haklı bulamazsa ölecek hastalığına yakalanmış bir canlı, hiçbir zaman hatasını kabul etmez; hiçbir zaman tam manasıyla bağışlamaz. Hiçbir zaman -ona yapılan kötülükleri- unutmaz, ama unutmuş gibi yapar, hiçbir zaman sevmez, ama sever gibi yapar. (-mış gibi yapmak ve -er gibi yapmak. Bunları unutmayalım.) Ne olur ulan yani bir kere de başkası haklı olsa sen yerine, ne olur yani senin çilelerini çekmiş olsa sen onu suçlamadan bencillikle, ne olur ulan bir kere kendine bakabilsen tarafsızca? Olmaz. Bu şekilde işlemiyor ne yazık ki insan psikolojisi, daha çok şu şekilde işliyor: Sana yapılmasını istemediğini başkalarına yap ve bunun farkında olma, ve bunun farkında olunca da çaktırma ve konuyu değiştir, ve bunun farkında olursa da karşındaki, inkâr et. Ama sonuna kadar, ama ölümüne inkâr et. Bu. Çok da uzatmadan aslında diyeceğim şudur:

    "Mutluluğun resmi kolay Abidin, sıkıysa gel hayâl kırıklığını resmet!"

   Not: Gerçekten çok mutlular, adeta yüzlerinden okunuyor mutlulukları! Eh be Oğuz abicim, bazen biraz dayım gibisin.