17 Mayıs 2019 Cuma

Kısa Kısa #25 yahut "Kaç Or'dan"



*Yeni alışkanlıklar edindim. Belki eskiden de böyleydi de yeni yeni farkına varıyorum. Konuşmuyorum. Gerçek hislerim hakkında yani. Şu seçilmiş, bu böyle olmuş, aslında alkol neymiş, cinsellik veya aşk... Susuyorum ve sadece dinliyorum. Düşünmesem de öyle, cümlelerini çarpıtmak yahut gerçekten böyle düşünüp düşünmediklerini anlamak için kıvrak sorular soruyorum. Soruların cevaplarına göre de değişiyor durum elbette. Durum değişiyor sorular sordukça. Ve ben ağzımı açtıkça batırıyorum her şeyi. Böylece susmayı öğreniyorum. Böylece mağrur, çok uzun senelik evli kadın susuşlarını öğreniyorum.

*Kapımda şu görünen çiçek, adı her neyse, bırakılmış, belki de tepedeki demetten kopmuş, ya başka bir şey. Anlayamadığım illüstrasyondaki kapı numarası geliyor aklıma. Avuçlarımın yandığını hissettiğim ilk an, atlayıp gitme isteği, her şeyi yapabileceğine inanan bir avcı yürek, park edemeyen bir şoför. Zihnimin kıyılarında dolanıyor. Susmayı öğreniyorum.

*Hemingway demiş ya, eğer yazmadan durabiliyorsan yazma, eh bazen duramıyoruz. Bana neden çoklu kişilerle konuştuğumu soruyor, diyorum ki ben biriyle yaşıyorum. Hayalet. Takma adı bu. Yüzlerce kişiyle de konuşsam hiçbiri sarımsaklı mayoneze böyle dalmıyor, ve hiçbiri tadını onun kadar iyi çıkaramıyor. Küçümseyerek şımaramıyor. Anlamalarını beklemiyorum elbette. İçimden konuşuyorum. Tadını bir ben biliyorum.


"Rüya işte ne kadar tarif edebilirsin..."

*Kimileri için hiçbir şey önemli değil, yeter sen varsan. Diyorum benim için neden öyle değil? Yetmiyor ne varsa, sevişiyoruz olmayanla. Gerçekler diyor, ben gerçekleri istemiyorum. Duymak, görmek, hissetmek. Hissetmek istemiyorum. Her gün bir gün daha sabretme güneşi. Dünya planlar. Rahatsız etmek istemiyorum. İzmir'e pekâlâ gidilebilirdi yoksa. İşiten kulaklar, Freud sürçmeleri. Seni istiyorum. Kadir-i mutlak. Bütün bu salata o yüzden, ton balıklı, balıklı, balık sonradan yenir hem de çok yoğun. Sevilen şeyler sonraya bırakılır. Senin yazmaya ihtiyacın yok, çünkü senin her kelamın bir şiir. Her cümle bitişi bir hikaye, her paragrafın bir roman bölümü. Kimseyi ama seni, seni dinlemek istiyorum, şarkılarını, sözlerini, garip hareketlerini, seni gördükçe azan tiklerimi.

*Kimse artık bana girdiği basit bir sınavdan arda kalanları kafasına takıp takıp, acele acele yazıp yazıp (ki ben pekâlâ hayal edebiliyorum onun sınavda bu soruyu okurken o şorşak halini-bir iki dakikasını bunu hayallerken geçirişini) bulduğu videoyu benimle paylaşıp, konu hakkında bilgi vermiyor; kimsenin gözünün içi parlamıyor, artık ilginç bir şey okunup dinlendiğinde herkesle paylaşmak yerine, sadece bana anlatan bir kadın yok. Saçma sapan bir adamın kadın şarkısını önce bana dinleten, sonra saçmalığı ben de anlayınca bunu kendine dert edinen, bu derdi benimle paylaşan, öyle ki bunun hakkında yazan, konuşan, ses çıkaran, önce doğrudan kendisine ulaşmaya çalışan, sonra başka yollar deneyen, yazdığı mektubu binlerce kez düzenledikten sonra gönderen, buna deliren, daha neler neler yapan biri, yok. Saçmalığa ses çıkaran, bunu içinde büyüten, böyle besleyen biri yok, öyle her şeyle dalga geçen, hiçbir şeyi ciddiye almayan ama aslında kocaman bir drama bombası olan kadın, yok.


"Aslında içten içe hep kendiliğinden yazmanı bekledim. Yani benim gibi, biraz hileli olduğunu bilsen de çareyi yazmakta bulsan istedim. Cevap vermeyeceğimi düşünsen de, yazma diyeceğimi bilsen de, yani öyle inansan da yazmanı."

*Şarkıda diyor ya, kekik kokan dağlarım yok. Öyle. He, hiç oldu mu ki kekik kokan dağlarım, olmadı. Temelde zaten kekik kokan dağlarının olma ihtimali, hayali güzel. Gerçekte olsa kekik kokan dağlarım der miydim, belki de demezdim. Özler miydim, belki de özlemezdim. Çünkü gerçekleşen bir düş, artık kabustur.

*Dayım öldü, üzerinden bir seneyi geçkin bir zaman geçti. Bu cümle de ne demekse, geçkin bir zaman. Aslında düşününce çok da akışkan. Geçkin bir zaman, geçkin bir zaman. Ya da zamanı biz geçtik, şimdi tam emin olamıyorum. Bana kalan yalnızca saçma anılar, çıkıp gelecekmiş hissi, odada kedi seviyormuş bakışı, kıvranan bacaklar, yakın gözlüğünün üstünden dik bakışlar, bıyık tarama ritüelleri. El böyle yıkanır! Oysa birkaç defa bütün bunlardan daha fazlasını anlatmak istemiştim birkaç kişiye. İnsan çekiniyor biliyorum sormaya, ama tüm o rezillikleri ve dünya gereksiz şeyleri sorgulayan insanlar, neden dayımı sormuyorlar bilmiyorum. Üstelik ben anlatmak isterken, yani çok da istemem bazı şeyleri anlatmayı hem, hem de ben, ben isterken. Benim bir dayım vardı. Doğduğumdan beri vardı. Aptal televizyon programları yoktu, deyyus insanlar, beyaz yalanlar, kırmızı aylar, karadelikler, instagram aşkları, hiçbiri yokken dayım vardı. Dayım şimdi yok. Koca kitaplardan, harcadığımız mesailerden, kaybettiğimiz paralardan, dinlerden, mitlerden ve içkilerden, kadınlardan, annelerden, Freud'dan, şiirden, türlü spor yorumcularından, hayattan, politikadan, bir şey olamayışımızdan; onun, benim de kendisine benzeyecek olmam korkusundan ve en sonunda da ona pekâlâ, ve tastamam benzememden; hemen her şeyden, hemen her şeyimden, elimden ayağımdan, canımdan, benim için canını verebileceğini dile getirebilen ilk ve belki de tek insandan, onun kaybından, saçma bir şekilde, kuş gibi kaybından, İzmir'den, birden gelmemden, kuş gibi gelmemden, dolanmamdan, toprak atamamaktan, şoktan, azaptan, kan kusmalarından, iç dökmelerden, ağlamalardan, zırlamalardan, gizli gizli içe kapanmalardan, bu küskünlükten, en baştaki susmalardan hemen hepsinden sorumlu, hemen hepsinin nedeni insanı bana soran yok. Ben anlattığımda dinleyen yok. Baymamak lazım içlerini insanların. Yoksa fiziksel olarak yalnız kalırsınmışımsıncılık. Ara sıra alıntı yaparak, delirttiğim anları pelesenk ederek, şaka yollu seni anıyor, seni seviyorum dayı.

*Hiçbir duygu barındırmayan duygular.


"Sonra dedim bok mu var yani. Farzediyorum sen dünyanın bir ucunda alakasız bir ...sun başıma, ben de yazıyorum işte yani, kime ne. Her şey hala soyut, hala belirsiz, hala eminsiz ..."

*Eve, sokakta gördüğü kediyi götürmek isteyen çocuğun annesiyle arasında şöyle bir diyalog geçiyor:

-Senin de var kedin, benim de var kedim. Bırak onu hadi artık, o zaman bütün sokak kedilerini toplayalım istersen!?
-Aslında öyle yapmamız lazım.

Anne şok içinde tabii ki. Bu çocuğu mesela alıp içime sokasım geldi o an, ama elbette çocuk tacizcisi filan olabileceğim için yapamadım. Niye çocukları seviyormuşuz! E, ulan pezevenk sokaktaki kediyi, el-alemin köpeğini niye fiziksel temas ederek seviyorsun. Çünkü yani doğalı bu. Özü bu. Şimdi ben kekik kokanı görsem uzaktan mı seveceğim sanıyorsun? Peh.

*Bugün en son seninle buluştuğumuz gün giydiğim ceketi giydim. İçinden deniz otobüsü biletleri çıktı. Ağlayasım geldi. Çok yakışıklı oldum, kimsenin demesini istemem ama senin...

*Kulaklığımı ya da her şeye rağmen becerebildiğim bir şekilde ve hâlâ ve bundan sonra da olacakmış gibi hissettiğim telefonu evde unutmalarımdan arta kalanları yazacağım şimdi:

-İlk ağbi, sakallı ve  deri bir ceketi var, altında kot pantolonu var, kasketini peruk niyetine kullanıyor. Renkli, turuncuya çalan güneş gözlükleri... En az 70 yaşında. Otobüs, Haliç metro istasyonu durağını geçmiş (bu durağın eskiden adı neydi sahi?), Perşembe Pazarının oralarda. İnmemize normal şartlarda iki durak var ama bu iki durak en az 10 dakika sürecek gibi. Otobüs yanıyor. Kimse, ama hiç kimse sesine benim kadar... Yok o, bu değildi. Neyse, bence üzül-- aman gene karıştırıyorum... Kimse, otobüsteki bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü telefonlarına gömülmüş, kulaklıklarına tıkılmış. Ağbi de otobüsle birlikte yanıyor. Bir tek ben görüyorum onu. Bir tek ben hissediyorum nefes verişindeki gerginliği. İyice gözlerimi kısıyorum. Ağzını, beyaz kıvırcık sakallarını ve dudakları siliyor, iki elini borazan gibi, küfür eder gibi ağzında birleştirerek ve pek tabii ki bu birleştirmede kasketini havaya kaldırıp burnunu da içeri aldığı ellerinin arasından diyaframına çektiği havanın tamamını hiddetle çıkararak, "Havalandırmaları aç, havalandırmaları, kaptan!" diyor.

Ağbinin sıradan bir şekilde değil de, elini ağzına götürüp bağırması, tipindeki o estetiklik, en sonuna kaptan derken aslında amınakoyimsankicebindenveriyorsunparayıorospuçocuğu tonlamasını duyabilmek paha biçilemezdi.

-Bir başka sefer Dolmabahçe Caddesindeyiz. Bir kız, sağa sola bakarak koştuğundan düşüveriyor savaşa uğurlanan kapının orada. Koşarken düşen kız... Sanki bütün dünya, senin düşüşünü izlemiş ve bunu için için sindiremeyecekmiş gibi sırıtıp ellerini birbirine sürttükten sonra koşmaya hafif tempoda devam edişin... Çok tatlı. Hep böyle ol. Ama kimsenin umurunda değildin, ana-babanın bile.

-Bir başka seferinde (hep böyle başlarım işte cümleye) eve dönüyorum. Ayakta kaldığım için çok sinirliyim. Yanımda dedemin ceketleri gibi hem küllük hem de rutubet kokan balıkçı abi var. He, elbette balık kokusu da sinmişti belki, o an ayırt edememişim, her neyse. Kıpır kıpır ve sopası elime çarpıyor. Çok sinirliyim, çünkü ne olmuşsa artık sadece kuş gibi olduğumu hatırlıyorum hemen. "Gel kızım diyor, gel," yok mok diyor kadın, cak cuk. Ne diye buna yer veriyor anlamıyorum, "Olur mu öyle sen hamilesin, can taşıyorsun kızım, otur, otur şöyle," diyor. Abiye sarılasım, onu öpesim geliyor. Hamile olduğunu anlayan amcanın bunu nereden anladığını anlamaya çalışıyorum. Kadın, beyaz, üzerini örten montlardan giymiş, fermuarı açık. İçinde gri bir kapüşonlu var. Yanda cepleri gözüküyor poların. İnceliyorum ama en ufak bir belirti bile yok. Yaşlanmak diyorum içimden, çok da kötü olmasa gerek. Bir hanımın olsa ve doğursaydı, sen de bilirdin belki bunları be bızdık diyorum kendi yanaklarıma.

*Tomris Uyar okurken çıplak kalmış gibi hissediyorum kendimi, çıplak, çıplak. Sanki hakkımdaki her şeyi biliyor hissine kapılıyorum ilk defa bir insanın - annem dahil, hatta en çok o dahil. Arkadaşıma bir dizi vardı diyorum, Türk dizisi, hani kadın takılı, adam da şair mi ne, hep orada kalıyormuş, bu deli kadın kahveye girmiş, sanırım kırmızı koca atkısı ve kısa saçları vardı, hokka bir burnu, adam onu nasıl tanımıyor hani, çay istiyor ve kadına yanaşma derdinde, kadının da gönlü var, neydi bu dizi, nasıl bitmişti hatırlamıyor musun, kadın Bennu Yıldırımlar mıydı, adam çirkin bir şeydi ama, Eski Fotoğraflar mıydı neydi adı, film miydi yoksa, diyorum. Sonra anımsıyorum ki bu sadece sıradan, vasıtasız bir Tomris Uyar öyküsü idi. Aklımı başımdan almış, her bir saniyesini kare kare gözümün önünde oynatmıştı. Bir ustalık eseriydi. Sıradan bir ustalık eseri. Kimse onun kadar başarılı kadın erkek ilişkisi yazamazdı. Hiçbir film, bu anlatının yerini tutamazdı.

*Bu akustik versiyonu bana çok dokAnıyor, her aşkımda sesin yumuşaması, çok sessiz bir stüdyo, ne bileyim, fena ediyor işte.




*Bu şarkıdaki şımarıklığa, bu konser versiyonuna bitiyorum. Böyle, bir şeyi güzel yapıyor olmanın verdiği güven, ama yine de takdir alıncaya kadar bekleme ve sonra da tekrardan coşma. Şarkıcı şımarıklıklarını 3. dakikadan itibaren gözlemleyebilirsiniz. Bir şeyi çok iyi yapıyor olmanın verdiği güvene ek, şımarma ve şımartılma isteği. Sevilmesi lazım, sevilmesini istediği kişi tarafından hem de.  4:36'da klavyecinin bakışını gerçekten ben de hissetmiştim ilk dinlediğimde. Grubunun üyelerinin hepsinin kadın olmasına da ayrı bitiyorum. (Yani bu videoda olmasa da şimdilerde böyle olmasına.)




*Münir Nurettin Selçuk'a ve Nesrin Sipahi'ye sevgiler gönderirken, şarkıdaki eksik yerleri tamamlamak, ve şiirin asıl sahibi Yahya Kemal Beyatlı'yı anmak da lazım, değil mi canım?


"Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır."


*McFerrin konserinde var mıydın? Bence vardın, bilmiyorum yoksan da vardın. Ruhun vardı. Müziğin her şekliyle, caz ile, zencilik ile, oktavlar ve sesler ile, güzel sesli seyirciler arasında senin ruhun vardı.


*Biraları bana kitleyeceğini biliyordum. Ne de olsa işi bana kendisi bulmuş, beraber çalışmamız için gerekli kriterleri kendi sağlamıştı. Helal olsundu ama, beni biraz saf görüyor olmasına içerlemiştim, hatta moralimi felaket bozuyordu bile diyebilirim. Yani beni bunalımlara düşmekten kurtaran biri için ucuz bira neydi ki hem? Hiç, ama bu saf görülme işine takılmıştım doğrusu.

"Bana bir söz vermeni istiyorum," dedi öğretici tonuyla. "Ne olursa olsun, ama ne olursa olsun (bu ikincisi gerçekten üzerine basa basaydı) bugün ona yazmayacaksın çünkü sarhoşsun," dedi. Kendisi benden daha fena sarhoştu. Dedim ki, "Yarın peki, ya yarın da aynı şekilde felaket hissedersem?" Şöyle bir mavi gözlerini devirdi ve, "O zaman olabilir ama bugün değil, şimdi yat, üzerine düşün, uyumaya çalış, yarın da aynı, ama tamamıyla (bu ikincisinin üzerine felaket bastırmıştı yine) aynı hissedersen ara."

*Ya yarın yoksa mavi bay?



*Baba Corleone'nin öldüğü sahneyi kimileriniz belki hatırlar. Öncesinde toruna portakalları ilaçlatır, sonra oldukça şapşal bir zombi taklidi yaparak onu korkutur, sonra da "benim ben be ne korkuyorsun, oyun oynayacağız" nidasıyla kucağına alıp sever. Yere bırakır. Daha sonra yakalamaç oynamaya başlarlar. O salak ilaç şeysi de çocuğun yanında. Nefes, hırlamalara dönüşür ve portakallar arasına, tutunacak dallar bulamayarak düşer Vito. Çocuk, olan bitene anlam veremez, numara sanır, oyun sanır, gülmeye devam eder. Hâlâ inanmaz, sıkar elindeki ile dedenin suratına bir iki su-ilaç. Sonra korku ağır basar, kaçar koşarak, çan sesi duyulur.

Bunun kadar dramatik değil belki ama benim de dedemle bir anım var hatırladığım, bu aralar dilime pelesenk olan da bir lafı. Dedem, yani büyükbabam, yani babamın babası ben çok küçükken öldü, ölmeden önce de bunadığı, bunamadan evvel de şizofren ve çalışma hastası bir tip olduğu için kendisi ile anılarımız çok kısıtlı. Kendimi analiz ederken ona da çoğu yerde rastlamak bana garip geldi. Oysa, dediğim gibi çok anımsayamıyorum bile kendisini. Dedemi bir araba roka yerken, pekmez-bal-kaymak gömerken, bahçede sürekli çalışırken, kasketlerinin acayip kokusunu burnumda duyarken, camideki sakallılara laf atarken, babamla tartışırken hatırlıyorum. Bizim anımız da dedemin ininde geçiyor. İn de demiyorlardı gerçi ona, başka bir şeydi adı da, şu anda bunu sorabileceğim, sorsam da hatırlayacak kimse olmadığından şimdilik "in" diyelim biz en iyisi. Hesapta gizli bir yer. Bin türlü alet edevatın bulunduğu, paslanmış ama bana nefis kokan, ışığın olmadığı, "her yer her yerde"nin tam da karşılığı bir odacık. Burada aranılan şey nasıl bulunuyordu, ya da öyle bir yer neden vardı hiç hatırlamıyorum. Üstelik dedemin bir gözü de kördü. Yani zaman içinde körleşmişti, Van kedisini andırıyordu tipi. Sünnetimde oynamayan babaannemin başörtüsünü nasıl da açmıştı, hatırladıkça hâlâ gülerim. Dedem oynamayı, kadınları, çalışmayı pek severdi. Sinirli bir adam olmasına rağmen yönetimi aslında kolaydı. Çünkü para ile ne yapacağını bilmez, misafirlik, el ayak işleri, küçük detaylar, konuşma ve tertip gibi izanlardan bihaberdi. Sadece yapılması gereken kırılmamak ya da kızgınken etrafta bulunmamak, görünmemek ya da pekâlâ hiç cevap vermemekte idi mesele.

Bahçede görülemeyince kuazimodo, bana seslenilir -ki ben ya incir ağacına ya da duta dalmışımdır-, gerçi annemse seslenir, halamsa çığırır, İstanbul'un ortasındaki bu köyde, dedemi aramaya koyulurum. Havuza bakarım önce, neden var diye düşünürüm giremeyeceksek, sonra neyse der susarım. Yeşil renkli havuz hiç görmemiştim derim. Hayır der halam, o etraftaki ağaçlardan öyle görünüyor, havuz da tıpkı denizde olduğu gibi mavi değildir. Açıklamacı bir tip. Halam, bana her defasında kitap alırdı. Ben de hep masallar okurdum. Kıssadan hisseci bir yapım vardı 7 yaşında iken. Ezop benim abimdir. Borazan yapar eliyle.

Dedemi bulurdum ve bana nemrut yapardı. Hiç sevmezdim bu hallerini, oysa benim kaşlarım hep sevgiyle bakardı ona. Şimdi düşününce bir işini mi bozuyordum, acaba mastürbasyon yapmaya çalışıyordu da ben mi yakalıyordum, yoksa adamın genel tavrı mı böyleydi bilmiyorum. Benim, telefonda hiç konuşmak istemediğim zamanlarda gelen ve aramasını reddedemeyeceğim (ki var-ne kadar "yok" desem de, var bunlardan) kişilerle konuşurkenki ses tonuma bürünürdü onun sesi de. Ya halam arıyor seni dede, ya da annem seni soruyor diye o bir şey sormadan evvel tekmil verirdim kendisine. Babam etrafta elbette olmazdı. Babaannem de erken ölmüştü, yaşıyorduysa da üvey kızının bahçesine çok gitmezdi. Dedem gidince de ben, o inin yanındaki minik mağaraya saklanır, kimi zaman yakalanıp irkilsem de azıcık zorlanarak da olsa ininin kapsını açar, o karmaşada işe yarar bir şey bulmaya ya da herhangi bir insanın ne oluyor da burada vakit geçirebiliyor gibi fevkalade yerinde sorularıma cevap bulmaya çabalardım, bulamazdım elbette. Horozlar tarafından kovalanırdım, kırmızı gözlü.

Dedem çok hızlı yemeği yerdi, hava hep sıcak olurdu bahçedeyken. Öpücük sesleri çıkara çıkara su içerdi. Giderdi yine toprakla haşır neşir olmaya. Beş dakika sohbet etmezdi. Yumurta toplar, salatalıklar arasına su yolları açardı. Domateslerin içindeyken ben de peşinden koştururdum. Ne olacaksa, neden onun ilgisini istiyorsam. Sanki biraz konuşsa benimle, azıcık, Vito gibi oynasa, hatta sadece sırıtsa bile belki dünyalar benim olacak gibi gelirdi.

En son hortumu eline aldı mı, son kozumu oynardım. Suladığı bitkilerin arasında durma kozumu yani. İlgisini kaçıramazdı da, "Kaç, ordan" derdi bana. Çekil kenara, çık, ıslanacaksın, oğlum gel, ey torun, isimle seslenme. Hiçbiri yok. Kaç or'dan! Kaçmazdım elbette. O da beni ıslatırdı. Zaten de ıslatsın diye dururdum belki, sonunda ben kaç'arken ıslandığım için bıyık altı gülümserdi. Bilemiyorum belki de bu benim o zamanı dolduran hayalimdir. Geçkin bir zamandır. Kimse ölmemişti henüz. Sadece kırmızı gözlü o horoz yok mu, kovalamıştı beni.


1 Ocak 2019 Salı

Kısa Kısa - Özel Hayat Sürümü #24



* #Ben seni öyle sevdim, öyle sevdim... Ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim?#

* Çünkü birini resmeden o anı istemeden bozar, oyuncular her zaman bilinçdışında rol yapar-izleyici bunu bilir, fotoğraf için "an" çok çabuk, geçici. Edebiyat gerçekten o anı uzatan, eğip bükebilen, tam manası ile yansıtabilen, betimleyebilen tek dal. Biraz nesnellik ve elle tutulabilirlik arasak da bu... Beyhudedir. Resim, o çok güzel duran kadının öylece durma ihtimalinin kafada kaldığı kadarını yansıtır, arada tuvalete gider, günler geçer, yaşlanır, sizinle konuşur, büyü bozulur, tekrar döner, artık sevmeye ya da nefret etmeye başlar ve boyalar da ona dönmeye; oyuncunun o anı için 7-24 izlenmesi ve 7-24 izlendiğini unutması gerekir, sahtekârdır; kötüsü, temelde en sahte kimse o en iyidir; fotoğraf, makinesi gözünüzde ilerleyemeyeceğiniz için kaçabilir. Ama edebiyatta hemen kağıt-kaleme sarılmamanı gerektirecek bir dinginlik mevcuttur; hatırladıkça çoğalır, en o an hissettiğinde bırakabilirsin yazdığını. Bir de belki... Yeterince rakı içilen bir günde o zamana geri dönülebilir.

* Bunu ikinci söylediğim kişi hemen Orhan Veli'nin Sere Serpe'si gibi mi diyor? Hatta belki Orhan Veli referansını bile vermiyor biliyorumdur diye. Utanmadan bakıyorum internete şiiri hatırlamak için, eh, diyorum, belki de. Orhan Veli tarzı ile, bu kadar az cümlede belki anca bu anlatılırdı diyorum, şimdi ise bayılıyorum:

"Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!"

* Ben tam üstteki gibi bir anda Belgrad'dayken, senin üzerine yatabilir miyim, dedim. O da burnundan gülüp, Olur, dedi. Biraz zayıf biriydi, yeni spora başlamış, entarisi de üzerine çok yakışmıştı. Birkaç dakika geçti geçmedi, bütün ağırlığımı da vermemişken üzerine artık kalkayım dedim. Kendime. Fısıldadım. Eski fısıldamalarıma dayanamazdı. Kollarını iki yanda sardım, soluğuna soluğumu iliştirdim. Üzerine yatma nedenim bu anı unutmaya çalışmaktı belki, belki -kimselerin göreceği de yoktu ya- sere serpe hali kendime saklamak içindi, anımsayamıyorum.

* #Bu kızgın bu kalp kıran eller
Bir zaman bebektiler#

* Sıfır hata ile, artık o an neye kırılmışsam bilgisaraya böyle yazmışım: "Kalbim çok kolay kırılıyor, kalbim çok çabuk kırılıyor, kalbim kırılıyor, kalbim çok çabuk kırılıyor, kalbim çok kırılıyor, kalbim paramparça kırılıyor, kalbim kırıldığında hiç ses gelmiyor, kalbimin kırıldığında sesini duyabilecek birini arıyorum, kalbim kırıldığında kalbimin sesini duyabilecek birini arıyorum, kalbim kırıldığında o çığlığı duyabilecek birini arıyorum, bunu görebilecek birini arıyorum kalbim paramparça oluyor, kalbim çok paramparça oluyor."

* İşte tam da burada Bilge Karasu'nun sık sık başvuracağımız Gece'sinde şöyle buyuruyor benim için, hiç de böyle şeyleri kendime bile itiraf edemem ya güzel yakalamış zayıf anımı Bilge:

"Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel öznelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz."

Acılar, acılardan bahsedemiyoruz bayım.

* Burası böyle: "Hani bakar dalarsın ya gurûba, bana da öyle bak kulun olayım."

* Cem Karaca'nın kıyıda köşede kalmış şarkılarından Sakın Dönme'yi dinlerken (artık kendi bir olayı, kişiyi, psikozu, saplantıyı unutma evrelerinde dinlenmesi lazımdır el kişisinin, ama altında yatan anlamı bilince gene dinleyemez aynı el kişisi) videonun altında hemencecik Calvino soslu, Taksim Meydanlı, Ece Temelkuran yazısı beliriyor karşımda. Tesadüfleri seviyoruz.

* "Bütün söz vermelerin tarihçesi"

* Temizleniyorum. Evleri, kütüphaneleri, tuvaletleri temizledim. Attım, onca toplanmış eşyalar, kıyamadığım çocukluğum, hepsini. Yani neredeyse hepsini. Hiç ummadığım bir yerden iğrenç lisemden, bir kişi ile bile görüşmediğim lisemden arkadaşlar döküldü nedensizce önüme. Sayfaları karıştırıyorum; önce durumlarına acımak için okulun en güzel kızlarına ve şimdiki hallerine bakıyorum, sonra sinik tiplere, sonra hiç hatırlamadığım, güzel atıf yapmış olanlara, başlangıçlara, farelere, flamingolara... Derken kendime rastlıyorum, zamanında gene canımdan çok sevdiğim ama hiçbiri ile gene konuşmadığım takım arkadaşlarımla bile karşılaşıyoruz yolda, kendime ayrılan yerlere onları unutmamak için koymuşum. Tolga ile oyun oynuyoruz, ben uyuyorum, Batu zıplıyor, Air Çağlar... Onca arada kafama takılmış, kim neden beni sevmemiş... Engin çıkıyor aradan. Engin bana neler yazmış, Engin... Şişman Engin, son sene sıra arkadaşım Engin. Temizlerken çıkan Engin. Temiz Engin. Köşeye beni oturtmayan, zaten de oturmak istemediğim, ama sırf deli olsun diye olay yaptığım Engin. Bizim Frida'nın arkadaşı Engin? Bu da nesi, şimdiki hallerine baktığım Engin'in arkadaşları açık, niyeyse -belki ötekileri bulacağım diye aşağıya kaydırıyorum, aşağı, daha da aşağı- bizimki orada. İnanamıyorum. Onca şarkılar dinlerken? Frida'yı bırakıyorum evine, arabayla doğru Enginlere. Basketbolu sevdirmeye çalışıyorum yine, o da bana strateji oyunları nasıl oynanır öğretmeye çalışıyor; bazen de logaritma çözüyoruz. Ben hâlâ OBEB de OKEK de alamıyorum. Tesadüfleri seviyoruz.

* #Eyvah şiirler azalmış!#

* Bu aralar en çok Sertab'ın kanalında vakit geçiriyorum. Makyajsız manken izler gibi, kimi zaman gecelik, kimi zaman yırtık kotu ile tek gitara eşlik ettiği sesine bayılıyorum. Geçenlerde Aşk'ı da koydular, Vur Yüreğim için yeterince tekrar tuşuna basmıştık malum.

* Güzel yaşlanmak diye bir şey var kesinlikle.

* HADİ KALK BEBE!

* Bir kitap geçti elime, tam hediye etmelik. "Ağaç İşleri" (Orta Okullar İçin). Seversin.

* Bir üsttekinden sanki hayatımın bir yerinde başka zamanda bahsetmiş gibi hissediyorum.

* Seversin-iz.



 * Ben de böyle demişim herkes herkesle değil ama kimileri kimileri ile, aradan yıllar yıllar geçip hiç görüşmeseler hatta bırak görüşmeyi hiç konuşmasalar bile, bir şekilde bi' yerlerde hat'ra düşmek üzere hayatımıza dahil olmuşlar sanırım. Belki de bir öykü başlangıcı olmalıydı, bakalım.

* Arkadaşım var, yaso, doktorasına ısrarla devam ediyor: İzmir'e dair dönüp bakınca hatırladığım nadir güzel şeylerden biri de kendisi. Bana diyor ki bir gün, gecenin on bir buçuğu:

"Onat Kutlar'ın bir öyküsü var: Kediler. Sen o öyküye benziyorsun."

Mesela bir insan sadece bunun için bile sevilebilir. Hayır, Onat Kutlar ve öyküsünü cümle içinde kullandığı için değil, şöyle açıklayayım: Biz normal insanlar, bir karakteri bir filmdeki, romandaki, dizideki vs. birine benzetiriz. Ama romanın tamamını değil, ya da böyle bir şey yoktur yani benzetme klişesinde; belki binalar hariç ama... İşte gelmiş bana diyor ki dillidüdük, sen bu öyküsün. Sever misin yarına mı bırakırsın bilemiyorum. Öyle birisi. Umarım mutludur dediğim nadir insanlardan.

* Akabinde kedi görme hikâyemi anlatıyorum. Cinlerimi. Diyorum bunu da itiraf ettiğim beşinci kişi filansın, öyküden haberim olmadığı için gülme tutuyor yasoyu. Eh, okuyunca ben de gülüyorum hatta ilk paragrafından gülüyorum:

"Bir sürü ölmüş kedi ile bir arada yaşamayı seven o eski dostumu uzun uzun hatırlamakta ne yarar var."

* Askerdeyken herkes öğrendi durumu, çünkü öyle bir telefon aldım ki ortasında güzün, her yer kedi doldu. Biraz krize girince de millete anlatmak durumunda kaldım mevzuyu. Hatta Buğra, ayrılırken yazdırdığım hatıra defterime kedi resmi çizdi, miyavlayan. (Umarım çocuğun sağlıklı doğmuştur canım Buğra.) Hâl böyle olunca koğuşta üzerine gidildi durumun, yan taraftan psikolog çocuk da geldi, bir de müthiş adamım avukat, durumun temeline inmeye çalıştık. Pek bir çözüm getirmeyen sorunlara daha çok sorular ekleyerek, daha az uyuyarak, cips yer gibi yaparak konuşmalarımızı kalan her gece boyunca sonlandırdık. Aşağıda sigaralar tellendirdik. Soğuğun dumanı sigaranın dumanına karıştı. Ben miyavladım: Madem bu kadar insan öğrendi, buradaki insanlar da öğrenebilir. İnsan, değişik bir canlı. Martin ise aslında kedi. Patisi var. Temizlik..

* Gece'de ne diyor:

"Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılmasını sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı."

* #Sensiz her şey anlamsız
Her şey basit, kolay, değersiz
Bir bilsen#

* Hayranlık öyle büyük ki, zaman zaman da olsa karnın ağrıya ağrıya onu açıp izleyip, dinleyebiliyorsun.

* Sezen Aksu, Onno Tunç ile ilişkilerini anlatırken şöyle demiş, dayak bu tür ilişkilerin kaderi kkkkkk:

"Her şeyin temelinde aşk ve tutkunun olduğuna inanıyorum. Yani, o zaman başka bir şey oluyor... Bizim aramızda da öyle bir şey vardı. Çok derin, çok duyarlı ve aynı zamanda çok şiddetli bir ilişki. Ha bire döverdim ben onu."

* Ben üzerine çıkmadan önce entarili balina ile kiminle oturup bir şey yiyip içmeki konuşmak istersiniz ormanı oynuyoruz. Dünya yok, sadece biz. Ben konuşabileceğim kadar direniyorum. Nuri Bilge Ceylan diyor. Salıyor. Sonra ben üzerine yatıyorum işte. NBC diyorum, vay be, hiç aklıma gelmezdi ama mükemmel olurdu diyorum. Amma çok şey konuşurduk. Ceylan benimle konuşuyor ara-sıra söyleşiyor:

"Neden sinema? Bunu tam olarak bilmiyorum. Belki roman yazma yeteneğim olsaydı tercih edebilirdim, yalnız üretme olanağı sağladığı için. Ama sinema benim için daha kolay geliyor. Fotoğraftan geldiğim için görsel dünyaya alışkındım. Ama edebiyatı çok severim. Belki sinemadan da çok severim. Bana her zaman, daha derine inmiş, inebilmiş bir sanat olarak görünmüştür. Daha uzun da bir geçmişi var. Sinemanın henüz tam olarak bir Dostoyevski çıkarabildiğini düşünmüyorum."

Hemen de laf lafı açardı doğrusu, sonra şöyle diyor:

"Bunda kesinlikle bir formül yok. Ne yapacağımı kesinlikle ben de bilmiyorum. Her seferinde korkular, endişeler ve sezgilerle ne yapacağım şekilleniyor. Çok belirsiz yürüyor her şey. Öyle olması da hoşuma gidiyor. Yoksa çok canım sıkılır."

Yoksa gerçekten de canımız çok ama çok sıkılırdı. Ceylan'ı seçmeyecek insanlarla çok sıkılırdık, Ceylan'ı seçecek olanlar pır.

* #Bir ağlarım bir gülerim,
sanma
senden vazgeçerim
alışamam inan
yokluğuna.#

*Seni hiç hasta görmedim.

*Senin hiç hastalandığını duymadım.

*Senin hiç hasta baktığını görmedim.

* #Bir mısra gibi ağzınız
Dillenmemiş, dinlememiş bakire aşklarda#

* Benim öyküde, yani Kediler'de geçen bazı yerler şöyle:

"Şu anda bu şehirde kimse, kalabalık, gürültülü, fıkır fıkır bir caddenin hemen kıyısında, ona bunca yakın, bunca kolay, ama ondan bu kadar ayrı, sessiz, ölü bir havanın var olabileceğini düşünemezdi."

"Bu nasıl oldu bilmiyorum. Ama galiba bir camın öbür yanına geçmek isteyen bir sineğin aslında camın öbür yanında olduğunu bilmemesi gibi bir şey."

"Konuşması tutuk, belki biraz da kekemeydi. İçeriye yürüdüm. Oda kapısı aralıktı. İttim. Girdim. Bir an garipsediğim, sonra bütün ayrıntılarıyla hatırladığım sonra da alıştığım bir koku içimi dolduruverdi."

"Siz onları seviyorsunuz!"

* Balat'taki ev biraz pislenince ortaya çıkan, kalorifer yandığındaki kokuyu anlatıyor, Frida-kakül yükseltiyor ısıyı, vücut ısısı zaten yerinde, sigara içiyor az ötede. Ben yarın ne yapacağım diye düşünüyorum. Şunu mu yazsam acaba, bu kızı ne zaman yazsam, onu yazarsam eğer her şey bitti demektir diyorum. Üzülüyorum biraz. Yanına gidip küllüğü çöpe boşaltıyorum. Sen, diyorum, tavşan gibi bana bakıyor. Susuyoruz.

*Yeni yıl kartı: Yeni yılda çocuk ol! Göz hizanı indir, küçük şeylere sevin ve her şeyi ilk kez gör ve şaşır!

* Duygulara doğru isimleriyle hitap etmeyi öğreniyoruz.

* Galata'da öğle yemeği arasında gördüğü küçük cüzdanını anlatıyor bana, Anna'ya da alacakmış bir tane. Çok güzelmiş, gözleri varmış, oraya filtreleri koyacakmış, kağıdı koyma yeri ayrıymış, kadifesini elleyince insanın içi kımış kımış oluyormuş. Yaparmış eski kendi olsa... Markasını koparınca bana vermesini teklif ediyorum. Anlam veremiyor ama veriyor koparınca belki de günler günler, saklayıp saklayıp... Saklayayım diye alıyorum ben de, büyük saklama dosyasının içindeki yerini saklı alıyor marka. Tatlı da bir şey, temizliklerde atılamıyor.

* "Biraz gizemli, biraz şiirli bir şeyler göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara. Açıkça görülecek tutarsızlıklar görülmez, ortaya çıkması istenmeyecek birtakım dolaplar, düzenler, hani biri görüverecek, söyleyecek olsa bile, iftira, karalama, çamur diye yadsınır."

-Bilge Karasu.

* Hayran olduğunuz birini bulursanız evlenin. Hayranlık/hayret-sinizim/sıkıntının karşıtıdır. Ayrıca alçakgönüllülük ile de dirsek temasındadır. Bu türden bir alçakgönüllülük kibrin zıddı, itaat etmeden gelen yalancı versiyon da değildir, zihni zengin bir alçakgönüllülüktür ki bu aynı zamanda egoyu törpüler. Nitekim zariftir, zarafettir. Delicate'tir. Bunu ben demiyorum, Rollo May diyor, bana inanmazsınız şimdi. (Hey gidi koca hoca, seni de çok seviyor ve özlüyorum, geçen sene bu laflarına çok çok gülüyordum.) Yalnız uyarı şöyle: Hayranlık geçici olabilir.

* "Ya ölmem, ya kaçmam, ya da bambaşka biri olmam gerekecek; öylesine bambaşka biri ki, bunun güçlüğü karşısında kaçmak daha kolay görünüyor, hele ölmek, hepsinden kolay; kendimi öldürmek durumunda da kalsam…"

-BK.

12 Aralık 2018 Çarşamba

Neil Gaiman ve Kuzeni Helen ve Öykücülük Hakkında



Bunun ne kadarı gerçek bilemiyorum. Birçok yerde sözlü olarak da anlatmasına rağmen işi ajite ediyor da olabilir. Neil yetenekli bir yazar olduğundan bu lafları pekâlâ uydurmuş, uydurarak yazmış (hatta birkaç videoda da anlatmış), dediğim gibi çok güzel uydurmuş olabilir. Bilemiyorum. Fakat emin olduğum ve emin olduğum için de bildiğim tek şey varsa o da şu: Uydurma yahut değil, o kadar güzel bir anlatımla, o kadar güzel özetliyor ki önemini öykünün ve bununla birlikte değişen hayatları, pek de önemi kalmıyor başka hiçbir şeyin gayrı.


"Kuzenim Helen -ki şimdilerde kendisi 90'larında- II. Dünya Savaşı esnasında Warsaw'da bir Yahudi kampındaydı. Kamptaki öteki kızlarla birlikte her gün dikiş dikmekle hükümlüydüler. Ve o zamanlar eğer bu kamplardan birinde bir kitapla yakalanırsanız şak diye idam cezasına çarptırılıyordunuz. Tam da o ara Rüzgâr Gibi Geçti'nin bir kopyası Helen'ın eline geçmişti. Her gün uykusundan 3 yahut 4 saat feragat ederek kitabı okur, ve ertesi gün de, belki bir saat civarında, kızlarla dikiş dikerken onlara okuduğu kısmı anlatırdı. O kızlar bir öykü için ciddi ciddi ölümü bile göze almışlardı. Bu hikâyeyi kendi anlattı ve nihayetinde yaptığım işin daha da önemli olduğunu hissettirdi bana. Çünkü insanlara öyküler verebilmek lüks değil, hayat memat meselesi haline gelebilecek üç beş şeyden biri."



Not: Bir sonraki yazılar şu minvalde gelecek diye umuyorum en kısa sürede,
"Kısa Kısa"
"Tesadüfler"
"Dirim ortakları #2"
"Türk Öykücülerinden Alıntılar (ve psikolojik çözümlemeleri)"
"Neden Müzik Kutusu Derler Bana"
"Calvino"
"Cem Karaca Aslında Ne Demek İstemişti?"

Gerçi bunların biri ya da birkaçı iç içe girip gene o hiç sevmediğiniz uzun yazılara da dönüşebilir. kıh kıh.
Görüşmek dileğiyle.

16 Kasım 2018 Cuma

Dirim Ortaklarımız #1 - Bazı Türkçe Şarkılar ve Sözleri



Bu Son Olsun şur'da da bahsettiğim içkili muhabbet akşamından sonra değişmez şarkımız, dirim ortaklarımızdan biri haline geldi. Değişmez şarkı, dirim ortağı olma nedeninden bahsetmek istiyorum sizlere bugün. (2 sene geçmesine rağmen yazının üstünden, bugün bile aynı şekilde hayatıma dokunması ise ayrı başlıkta tartışılabilir.)

Öncelikle, yaradılışımız gereği üzünçlü gençler olduğumuzdan, üzünçlü yetişkinler olacağımızdan, üzünçlü yaşlılar olacağımızdan... Hatta belki de olamayacağımızdan... Değil... Bizi yaşamda tuttuğu, tutunmaya zorladığı için de değil. Hatta en çok bunun için değil. Biz umutsuzlara umut dağıttığı, sattığı için de değil. Şarkıda geçen şu sözlerden ötürü bizim dirim ortağımızdır:

"Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni."

Esasında anlatım bozukluğu olmasına rağmen insanı en çok üzen, üzsün seni olan iki şeyi bir çırpıda söyleyebildiği için bu şarkının meftunuyuzdur biz. Hatta denilebilir ki diğer her üzünç, bu iki şeyin üzerine türemiştir. Sözgelimi bir yakının ölmesi hem yalnızlık hem de yalandır. Çünkü ölmek, bir canlının ölmesi, çeşitli Latin Amerika kültürlerinde hâlâ devam etmekte olan geleneğe göre -ki o yüzden dedelerinin dedelerinin dedelerinin adlarını peşisıra taşır ve upuzundur isimleri- onu tanıyan son insanın da ölmesiyle ancak vuku bulandır. Yani, insan ancak unutulmuşsa, yalnızsa ölür. Bizim bildiğimiz manasıyla ölmeden sonra ise bu dünyanın bir kez daha çok sığ bir şekilde "yalan" olduğunu hatırlatır, üzer bizi. En çok yalan üzüyor, en çok. Saklanan bir şey de yalandır, sadece doğruları söylememek değil; sözlüğün, sözlükteki anlamın yeniden yazılması lazım. Doğruyu bilinçli bir şekilde saklamak ya da hiç söz etmemek üstelik yalanın dik alasıdır.

Temelde şarkı sözlerinin sorunu, artık gerçekten daha da gerçek şeylerin yazılamaması da değil, gerçeğe yakınının bile yazılamamasından kaynaklıdır. Edebiyattan nasibini alamamasından kaynaklıdır. Şarkı sözü yazarlarının kitap okumamasından, şiir bilmemesinden kaynaklıdır. Sürrealist&Postmodernist bir tutumu eleştirdiğim sanılmasın, öyle değil. Demek istediğim günümüz şarkı sözlerinin hemen hepsinin aynı niteliksizlikte yazılmış olmasından, kötüsü duygusuzlaş ya da -tırıldığımızdan içlerinin boş/teneke olmasından süregelir. Yoksa bu iki akımı kullanıp edebi değeri olan, yahut müzik yapan insanlara elbette saygımız sonsuz. İkisini de bu değerler üzerine inşa edenler ise baştacımızdır.

*

Melih Cevdet'ten, Metin Altıok'tan, Turgut Uyar'dan, Orhan Veli'den, Cemal Süreya'dan, Murthan Mungan'dan vs vs. şiir aşıran (Picasso'ya selam), onların şiirlerini şarkıya dönüştüren ve belki de sadece bu sayede hiçbir şarkı sözünde anlatım bozukluğu yapmayan, sözleri ile yüreğimizi dağlayan, okumanın en nitelikli yazma biçimi olduğunun bilincinde, belki de okurken kafasında melodiler uçuşan bir müzisyenden ve onun birkaç şarkısından söz açmak istiyorum. Bir başka dirim ortağımız "Kaçak" şarkısı, Sezen Aksu'dan. Minik Serçe'nin kesinlikle iyi bir edebiyat okuru, hiç olmadı iyi bir şiir okuyucusu olduğunu düşünüyorum, hatta düşünmüyor biliyorum diyebilirim. Çünkü Aksu'nun seçtiği şiirlerin hemen hiçbiri çok "bilindik" şiirler değildi zamanında, hatta yapılan antolojilere bile alınmayanları mevcuttu. Demem o ki şarkı sözü yazmak kadar okumak da, bilmek de o kadar önemlidir ki, sizi en iyilerden biri arasından sıyırır. Hatta sesiniz Dylan gibi güzel olmasa dahi bir yıldıza dönüştürebilir. Mamafih, kimileri dalga geçse de, bu yol öyledir ki Nobel Edebiyat Ödülü dahi kazandırır. (Bir sonraki şarkı çevirimde de -eğer çevirebilirsem- neden Dylan'ın bu ödülü aldığını anlamanıza yardımcı olacağını düşündüğüm bir baladı ekleyeceğim, o zamana dek kıskanmam geçerse şarkıyı elbette.)



Biri dayanamayıp şunu yazmış altına:

"Vallahi yürürüm aynı hevesle; o 1985'de yürüdüğüm maddi-manevi yolları...Fındıklı'dan Ayazpaşa'ya çıkan o 165 merdiveni de koşarak çıkarım... Yeter ki, camında 'DİLBİLİM-5' kitabı olan o küçük ve güzel evde, o sevgili beni bekliyor olsa hala... Ama, nerde? Heyhat (...)"

Çok acayip geliyor ve bir kelimesinin bile yalan olduğuna inanmıyorum yazılanların. Bu iş böyle ne yazık ki, daha doğarken hayat bu savaşta unutan-unutulan tarafı seçiyor. Ve işin ilginci siz sadece bir taraf olmuyorsunuz. Kimi unutan olurken, kimi de unutulan olabiliyorsunuz. Hayatın bu, artık ne derseniz biz dengesi diyelim, çok hoş. Elbette sizin hüzün deponuzla da ilintili. Kimisi neler neler yaparken beklemek adına, kimisi başka adalara yelken açıyor. Tecrübemle sabittir ki en beklenmedik şahsiyetler, kimseler, bireyler, en umulmadık şeylerle karşınızda durabiliyor, çıkabiliyor. Yaşama yenilmeyebiliyor. Yenilme nedir?

Hayatımda tanıdığım hem içi hem dışı en güzel kadınlardan birinin yalnızlığına seneler içinde çokça şahitlik ettim. Kimi zaman meyvelerini taşıdım, kimi zaman suskunluklarını dinledim. Balık yapma tarifi anlatırken bile bir başka görünürdü gözüme, sesinde, harfleri tonlamasında, ağzından çıkışında, nefesinin kokusunda, artık dayanamayıp soluğunun çatallaşmasında, burnunu çekişinde, gözlerinin eski bir şeyler anlatırken dolmasında, elini bulaşık önlüğüne bir ters iki düz silişinde, boynunu çıtırdatışında, yandan çarklı gülüşünde güzel olan bir hâl vardı. Akıl sır erdiremiyordum onun bu yalnızlığına. Bir süre sonra elbette yalnızlığına alışması ve artık kimseyi istememesiydi onu bu yola sokan ama en başta işte her şey farklı idi. Çünkü öylesine sevmişti ki, bir daha kimseyi o kadar sevememiş, o kadar sevemeyince de kimseyi kendiyle hapsetmek istememiş, kimseyi kendiyle hapsetmeyince de kendini kendi ile hapsetmişti; bir daha mutluluğu da bulamamış, belki de daha ilginci hiç aramamış, belki mutsuz da olmamış ama mutlu da hissetmemişti. Arafta, Godot'yu bekleyip durmuştu. İş böyle olunca da hali, bir gün ölecek diye eve hiç kedi almamaya dönmüşmüştü. Bir gün bıkacak diye, bir gün istemeyecek diye, kıllarına laf edecek, biraz dövecek, onu tırmalayacak, bebek hâli uçup gidecek; kedi de bütün gün ona hiç sırnaşmadan tv karşısında pinekleyecek diye istememek; oysa kediler herkesin de bildiği gibi cindir. Cinlerden de bıkılmaz. Bu da, yani bu dirim ortağımız da bana onu hatırlatır. Cayar sözünden, pişman da değildir çünkü büyük orospu çocukluğu yapmıştır sevdiği. Koşup gelmek isterken, üzerine kapanan kapılarla defter dürülmüştür artık. Eh, kimisi ise yukarıdaki örnekteki gibidir, iki çocuğu ile bile gelse baş tacıdır. Belki bir süre, belki gerçekten bıkıncaya dek... Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Gelecek olan güzeldir evet, gelmişse kalan ömürlerde ikinci bahar da çalar, ona da evet, peki ya çalmazsa? Da... Çalmazsa da adam belki şekil değiştirir ve şöyle diyiverir: "Berbat oldu ama, gene olsa gene yapardım."

Eskiden tabii ki bunca sosyal medya yokken "bir daha görmek"ten bahsediyor şarkıda dünya gözüyle görür müyüm derken Sezen ama, bu çağa uyarladığımızda da dijital olmayan bir hâl görebilir mi insan, onu merak edebilir pekâlâ. Yani şöyle aslında, paylaşmak istenmeyen anlara şahitlik etme. Makyajlı, ciks hallere, mutlu veya saçma veya karşıdakinin sana yansıttığına değil de, o en saf anıyla bir daha görme. Yukarıda bahsettiğimiz durumlar, o kişiyi güzel yapan durumlar gibi mesela yahut bir sarılayım bakayım burada mısın ya gerçekten deme, kafayı, burnu, dudağı boyuna iyice sokma, hissetme, göğsü göğüste, bir koklama, yavaşça yanağı sevme ve biraz gözetleme ve gitme. İnsan, hayali bile oturup doğru dürüst kuramıyor kimisi. 
Ne malum lafını güzelce yediriyor sonra Sezen, belki de ölürüm diyor yani, ya da belki de ölürsün! Bunca ihtimal varken bu ne cesaret?

*

Kaçak derken, insanın aklına ister istemez Keskin Bıçak da gelir, ki onu da atlamamak lazım. Hatta denilebilir ki bu Kaçak vs. Keskin Bıçak'tır. Keskin Bıçak'da yâr iken, Kaçak'da kendidir konu edinen. Bu şarkının da çok güzel bir kaydına sahiplik etmesinin yanı sıra Candan Erçetin, programına konuk olmuş Sezen Aksu'ya sonunda şöyle diyor: "Yani benim şarkı kıskançlığım yoktur ama... Şu şarkıyı ben yazsaydım, benim olsaydı, ya da ben söyleseydim... Çok isterdim." Yine sözü edilen kayda girmeden evvel de "Türkiye'de duyduğum en güzel aşk şarkısı," diyor. Sanırım bir insan ancak bu kadar naif bir şekilde karşılık verebilirdi. Sonra bu kayıt (ki gerçekten mükemmel bir performanstır ve bu yüzdendir ki Spotify asla ama asla Youtube'un yerini alamayacaktır çünkü bu tür özel kayıtlar hiçbir zaman bu ve türevi programlarda yoktur) küşayişin cümle içinde kullanımını da duymaklı... Dirim ortağı bizi hazırkıta beklemekte anlayacağınız...

Öncesinde böyle gelişi, kalışı, sevişi, ertelenişi bile "yarım" olan kendi ile kendisinden bile "kaçak" durumda ama -burası önemli- kendisinden kesinlikle yarım olmayan yâri ve zaten yardan cayamayan bir kalbi canlandırır, betimler, tahayyül eder. Caysa bunca yarım olan kendi, hiç kalacaktır. Ama sevdiği, yarısı olan yâri yetmezmiş gibi bir de keskin bıçaktır. Bu aşklar karşılıklı bu iki şarkıda atışır, didişir, tepelenir durur. 




*

Beni en iyi İstanbul'un kaldırımları tanır. Yolları diyemiyorum çünkü arabam yok, ve sürmesini de hiç sevmem, arabadan da anlamam; bazen kafa dağıtmaya yarıyor ama, bazen yani, her şey gibi, haftada iki tek atmak gibi, öteki türlüsünü çekemem. Ama kaldırımları İstanbul'un... Beni çok çok çok iyi tanır. Ben ki, kimsenin beni tanımasına çok izin vermem aslında, ama bu malumun soyları her şeyi bilir. Hatta diyebilirim ki İstanbul'un tümünü düşündüğümüzde arşınlamadığım kaldırım sayısı azdır. Ben daha çok yürürüm. Sinirlenir yürürüm, üzülür yürürüm, sevinir yürürüm, bazen koşarım, yürümem bazen koşma gibidir. Düpedüz koşarım. Kedilerle koşarım. Yürürken de sinirlenirim, bazen üzülürüm, sevinirim kimisi. Sonra ayağımı bir sürtme alır, her an düşecekmişçesine ağır. Yürürüm. Kimisi... Hiç düşmeyecekmişçesine dik, öylece dururum. Neticede beni en çok kaldırımlar tanır, düşüşümü, düşümü, ağlayışımı, sevincimi, kimlerle gezdiğimi, yediğim dayakları, kimleri sırtımda taşıdığımı, kimleri yolda bırakıp kırmızı ışıkta geçtiğimi, sekerek geçtiğimi, evleri şaşırdığımı, bilinen sokaklarda kaybolduğumu, kimleri nerelere yürüttüğümü, kimleri beklettiğimi, yalanlarımı, hemen her şeyimi bilirler. Yokuşları, yokuş kaldırımları, hüzünlü vedalara sahne olan güzel duraklara yakın bela kaldırımlar her şeyi, ama her şeyi bilir. Ama bu şarkı pek bilinmez. Gerçi bilinmemesi de bu üstteki iki ve daha popüler başka parçalarına kıyasla. Yoksa Sezen Dili ve Edebiyatı mezunları çok çok iyi bilir bunu:

"Ah, kaldırımlar biliyor, bi' devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik."



*

"Gönlümün bayramları, şenliği söndü." 

Bence bu şarkı da uçurtma bayramlarının bittiğini işaret ediyor. Annesinden izin, yani sevinç alarak "gelen" çocuklar, uçurtma şenliğine katılır. Bebektirler. Sonra ardından başka bebek şarkı yazılır. O da budur gibime geliyor. Üstelik yenilme, gel yenilme dediği ilki, belki de o yukarıda bahsettiğimiz dünyanın en güzel ve hüzünlü kadınına da söylemiş, ya da direkt ona söylenmiştir. Ve ölüm yok, ölünmüyor derken de, kim bilir Latin Amerikalılara selam ediyordur belki. Artık kim aldıysa.

*

Aynı anda aynı filmi izlediğimizi düşünüyorum, başka yerlerde aynı zamanı paylaştığımızı. Hayal etmiyorum, düşünüyorum, belki de yukarıda olduğu gibi de, biliyorum. Yo, bunu yapmıştık! Değil. Bu defa farkındasızlık olmalı. Hazırlanıyoruz birbirimizi göreceğimiz güne, hazırız, hazırlanıyoruz, her defasında bir şey eksik ama... Hazırlanıyoruz, yalnızca beni, ve kendini benim gözümden görebildiğini görüyorum, çırılçıplak, kaygısız, bütün yaralarıyla... Sadece ve sadece, benim gözümden kendisini, o zaman bunca kolay olmazdı gidişler.

"Bu gidişin sonu kötü, kalbi kaybetme gel"in üzerine, siyahını bırak da gel diyen Müslüm Gürses ve yazarı Kenan Doğulu ortaklığı ile boğazına gömülüp sustun mu hiç diye soran bi' şarkı sıradaki. Çünkü bazen de karşınızdaki, olaylar, kediler öyle şeyler yapar ki kımıltısız, azıcık nefes alarak susabilirsiniz yalnızca. Şarkıcının endişe döneminde kaleme alınmış olduğu besbelli. Hani Zizek der ya, endişe hariç bütün duygular orospudur, yanardönerlidir diye, hah işte, tam da biraz öyle. Bu şarkıdaki siyahı bırakma kısmı özellikle, tam da öyle.

*

Şununla kapayalım istiyorum, gene yanlış anladığım bir şarkı, burada birkaçından bahsetmiştik sanıyorum, bahsetmediysek de bahsederiz elbet bir gün. İşin tuhafı, yıllarca yanlış anladığım şarkıların, yanlış anladığım hallerinin daha edebi ve daha güzel olduklarını gördükçe, eğer toplum içinde söylemiyorsam düzeltmemeye çalışıyorum. Bu şarkılardan biri de Gözleri Aşka Gülen. Bu dirim ortağını yanlış bilirken çok güzel gelirdi: "Aşkını tazele gel." derdim çünki. "Gel" de, aşkımı tazele gibi değil, "git", biraz aşkını tazele öyle "gel" gibi düşünürken. Eh, şimdilerde sosyolojik durum böyle: Bu parça yazıldığında onsuzluk "elem" olduğundan ötürü git aşkını tazele gel gibi bir şey düşünmek pek de mümkün değil ya da -imiş. Ama yine de ortaklarımızdan. Hem şarkıcılar arasında yapılan çok gizli anlaşmaya göre "cover"lar bir şekilde söyleyene göre değiştirilebiliyor ya, sözgelimi, çıkarız dağlara değil de, çıkarız adalara denilebiliyor ya, buna izin veriyor ya hani, ben olsam aşkını tazele gel diye söylerdim gizli gizli. Zaten kimse "m" sesi ile "n" sesini doğru dürüst çıkaramadığı, karşı taraf da cansiparane dinlemediğinden ayırt edemeyeceği için böyle savuştururdum bu kurdu; bir diyen/duyan olursa da cover'ların kendine has değiştirme hukukunun bilmemneyinci bendinde yer alan filanca maddesinin gereği ve ondan daha öte olan falancaya göre değiştirdim derdim. Sonra da dediklerimi anlayana dek kaçardım.

*

Olur da devam eder diye numaralandırdım. Aslında "numaralandırma"nın kendisini sevdiğim için numaralandırıyorum, yoksa özel bir nedeni yok, en güvenilmez insan olduğumu söz konusu yazmaya geldi mi, biliyorum. Bizimkisi de böyle bir aşk. Şarkının yanlış hâli gibi: Biz aşkımızı tazeleyip öyle geliyoruz, her dakika beraber değiliz. Bazen o beni özler, bazen ben onu -im; ama mutlaka geliriz, kimi erken kimi geç.

Hadi bakal-im.

Not: Dirim ortağı lafı benim değil. Bir zamanlar söylediğim ve bahsetmek istemeyi, en azından alıntılarını yazmayı istediğim Türk Öykücülerinden Bilge Karasu'nun. Karasu, yaşam yerine dirim sözcüğünü kullanıyor, Bener gibi. Çünkü bu kelime aynı zamanda "yaşama gücü" anlamını da karşılıyor. O güç olmadan yaşanmıyor, gibi gibi. Karasu'ya göre dirim ortaklarımız Narla İncire Gazel'de de söylediği üzere hayvanlar, doğa ve içinde yaşadığımız gezegendeki her canlı. Hatta alıntılamak gerekirse şöyle buyuruyor zat-ı âli: 

“Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar?” 

Bana göre ise, benim ondan öğrendiğimden beri bana göre diyeyim hatta, dirim ortaklarımız sadece canlı diye aksettiklerimiz değil, aralarında cansız, hatta bilakis soyut olanların da dahil edildiği koca bir topluluk. En azından şu anda bu böyle. Hatta belki o zamanlarda da öyleydi de kimse bunları dillidüdük gibi söyleyip Karasu'ya diklenmemiş besbelli. Kendisiyle tartışmaya girsem kazanamazdım ya, biraz ikna edebilir gibi olurdum bunun böyle olduğuna dair belki.




8 Ekim 2018 Pazartesi

Kafama Göre Şarkı Çevirileri #3 - "Littlest Things - Lily Allen"



Bu da neyin motivasyonu bilmiyorum. Sabaha kadar çeviri yaptığım yetmiyormuş gibi bir de "kafama göre" olanını, Türkçe'ye çevirmekle uğraşıyorum hahaha. Aslında çok da uğraşmıyorum belki. Kafama göre diyorum da dünyada böyle çevirileri zor bulursunuz yani. (9.9 =P) Bazen de böyle.
Hani en sevdiğiniz çevirmenden çok iyi bir romanı okuduğunuzu düşünün, zaten onu çok iyi yapanın aslında çevirmeni olduğunu da... Sanki öyleymişçesine çevirmek, sanki bu dilde yazılmışçasına çevirmek için uğraşmak bazen de. Yo, benimkiler öyle değil ama öyleymişçesine uğraşmak diyorum, cici cici. Böyle emek ya bu, hahhahah. Evet 1.41'de yazmaya başladım bunu hahahah bakalım ne zaman bitecek.

Bir önceki yazıda geçiyordu ben ona çocukluk anımı anlatıyordum... Pardon şimdi baktım da "çocukken geçirdiğim bir kazadan bahsediyorum" imiş, her neyse... Bana bu şarkı o anları anlatıyor, hatırlatıyor.  Çocukluk anıları hep biraz tatlıdır. O ana dönüp, yanaklarını sıkmak gelir içimden dinledikçe dinlediğimin. Ah ah... (Ki çok nadir dinlerim birini, dinlersem de kedi kulaklarımı iyice yukarı kaldırır dinlerim, bazen görülmez kedi kulaklarım ya hep oradadır aslında.)

Bir de sarışın balgözlü bebek kaybolmuş... Geçenlerde aradım taradım bulamadım. Kesin beni üzmek için, seneler sonra görünce kahrolayım diye kaybolmuş, saklanmış.

Bu şarkı, biraz da ecnebilerin o guilty pleasure dedikleri, gizli kapaklı kalması gereken zevklerden. Ama benim en büyük zevklerimden biri de bu suçlu zevklerimi açığa çıkarmak, bir nevi beni böyle sev seveceksen sendromu hahaha.

Amma da zevk demek.

Şöyle bir diyalog da hatırlıyorum:

-Çok gülüyon ya sen, ne var bunda bu kadar gülünecek, gene delirdin.
-... Haha?

Yani bu kadar yeter mi mesela yoksa hiç mi gülmemeli demek bu aslında. Ve biraz da şımarmacılık.

İçimdeki kadınla alakalı bazı hislerim. Hepsi var. Sadece buna ket vuruyoruz o kadar. Ben maço ve cinsiyetçi yanımı da, kadın ve eşcinsel yanımı da seviyorum. Dinsiz bir ahlak timsali hallerimi, dinli bir ahlaksız halimi... Tüm bunları kucaklıyorum. Sevmek doğru kelime değildi aslında, dediğim gibi kucaklama... Gelsin demek, getirin buyurun demek, hay hay, buyursun gelsin demek. Hepsini saygıyla selamlıyorum.

***

Sanırım burada başlayacakmışım. Kesmişim. Saat 23.34. (Tam olarak zamanı söyleyebilmek ne saçma, zaman değil biz geçiyoruz onu oysa.)
2 hafta önce filan yazmışım yukarıdakileri. Bugün yokuş aşağı inerken tekrar karşıma çıkarmasa uygulama, hayatta çevirmezdim bu şarkıyı ya, gene sevdim demek ondan çevireceğim şimdi. Yazarken öğreniyorum. Hiçbir fikrim yok düşündüğüm şeylere dair öncesi. Yazmadan öncesi.
Geçen cuma ertesi yaptığımız konuşmaya göre de "bu işin giltisi miltisi yok, seviyorsak sevmişizdir işte" kafasına geldik.
Kafasına geldik lafının içinde de ne çok şey var ya, neyse...

***

Bugün oldu hâlâ çevirmedim şarkıyı; olur da bu gece çevirirsem tesadüf eseri olmuştur bu yaşananlar.

***

Hâlâ çevirmedim. Sanki ne b-k olacaksa, koy böyle gitsin. Yok olmaz. Neyse.

***

Son yazı gerçekten güzelmiş he. Yorum kısmında dememe göre tek bir figür olmasa da orada yazıyı yazdıran, yazmayı eylem haline getiren bir kişi var ve bu da yapılan atıflarla aynı zamanda yazının konusunu oluşturuyor. Nerede o? Ner'desin?

***

İnsanlar bayım, insanlar onlar, üzüm üzüm üzerler ve sizin için neler ifade ettiklerini
anlayamayabilirler. Bazen dile getirmek gerekir, bazen dile getirsen de--

***

Bir yorum geldi ve canımı sıktı. Ne zamandır düşünüyorum içime dert oldu.
Bazen insanın sevmesi bile sorgulanabiliyor; en çok benimkiler sorgulandığına göre demek bokluk benden kaynaklı.

***

6 Ekim notu:

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

***

Şu "canlı" yorumu beni gerçekten etkiliyor: Çünkü hakikaten bu şekilde oturarak o kadar geniş bir açık havayı ele alabilmek çok zordur, bunu öyle efil efil yapıyor ki Lily, bana diyaframını çevirmek kalıyor, bir de bu bebek anıları...





BEBEK ŞEYLER

Bazı bazı yakalıyorum kendimi, arkama yaslanmış eski günleri yâd ederken
Hele hele kimi öpüşmeleri izlemek durumunda kaldığım o anlarda
Anımsıyorum bana hatunum demeye başladığın zamanı
Yalancı kavgalarımızı, fingirdek atışmalarımızı sonra
Çocukluğumun o üzünçlü anılarını anlattım sana
Neyine güvendim de bilmiyorum ki, belki de sadece "güvenebileceğimi" biliyordum
Yatakta avarelik ederken geçip giderdi haftasonu
O kadar mesuttum ki kıyafetlerinin altında...

Hülyalar
Muhayyilesi başladığımız günün...
Seninle beni(m) hayallerim.
Görünüşe bakılırsa
Ne seninle ne sensiz, çıkaramayacağım bu hatıraları zihnimden
Merak eder dururum,
Acaba sen de hayaller misin, buna benzerleri?

Bebek şeyler beni hemencecik o anlara götüren
Biliyorum yavan bir anlatım ama işin'aslı da bu
Ve biliyorum doğru değil, belki de haksızlık
Seni bana hatırlatan bütün bu şeyler
Bazen de diyorum sanki yapamaz mıyız "-mış gibi"
Son bir haftasonluğuna dahi
De bakalım şimdi
Geldi mi sonumuz sahi?

Yatakta çay iç
Gebeşleyip film izle
-meler
Senin 31 malzemelerini keşfettiğim o
An...
Alışverişe çıkarmıştın ya bir seferi...
Sanki eğlenmek için başka bir aktiviteye ihtiyacımız varmış gibi
Bizi...
Alacağımız da hepitopu
Bir çift pabuç idi
Beni arkadaşlarınla tanıştırdığın o caz gününü hatırlıyorum da
Öylesine gergindim ve
Tuttun elimi...
Keyifsiz olduğumda o hareketini yapar
Güldürürdün beni
Şu dünyada yerine koyabileceğim tek kişi bile yok ki

Hülyalar
Muhayyilesi başladığımız günün...
Seninle beni(m) hayallerim.
Görünüşe bakılırsa
Ne seninle ne sensiz, çıkaramayacağım bu hatıraları zihnimden
Merak eder dururum
Sen de hisseder misin, buna benzerleri?

Bebek şeyler beni hemencecik o anlara götüren
Biliyorum yavan bir anlatım ama işin'aslı da bu
Ve biliyorum doğru değil, belki de haksızlık
Seni bana hatırlatan bütün bu şeyler.
Bazen de diyorum sanki yapamaz mıyız "-mış gibi"
Son bir haftasonluğuna dahi
De bakalım şimdi
Geldi mi sonumuz sahi?





Buraya kadar okuyanlar için ya da okumayıp buraya inenler için bonus şarkı:

Lily'den veriyorum gene, şarkıdaki "little" deyişini sever, so little time'ından öperim. Parçanın bonus olma nedeni de hem aynı isimden hem de bana iki aşığın atışması gibi geldiğinden...




5 Eylül 2018 Çarşamba

Bir Sanatçıyı Sevme Devinimleri


Bir sanatçıyı sevmek, ne acayip diyorum. Esasında sevgi bitmiyor, başka yerlerde başka şekillere bürünüyor, metamorfoz geçiriyor. Bir sanatçıya âşık olmak demiyorum, sakın ha! Bir sanatçıyı sevmek diyorum. Ne acayip! Sırf onları seviyorlar diye aşklara karşılık vermeden, bir mühendisi sevmeden, doktor fantazilerinden, yataklı vagonlardan, tren jetonlarından, kemençeden, mor silgilerden de bahsetmiyorum. Çok zor ve yıpratıcı bir şey diyorum bir sanatçıyı sevmek, a dostlar. İşte bundan söz açmak istiyorum.
Ben de yazmışım aşklarımı Orhan Veli gibi. Ondan mı görüp yazmışım, anımsayamıyorum, aşk resmigeçiti. Olur da anlarlar diye değiştirmişim bile isimlerini. Neyse ki karalamışım yanlarına karakter özelliklerini, bakınca, ancak hatırlıyabiliyorum oldukları kişiyi. Kim görecekse sanki… Kimden neyi sakındığımı bilmeden, istemsizce saklıyorum böyle şeyleri. Bu da bir sorun aslında, idi. Ama daha büyük sorunsa, kimin neyi merak edip etmemesi gerektiğini bilememesi. Bir sanatçıyı sevmek diyorum, ne acayip şey.
Genelde de dış güzelliklerini geçirmişim kâğıda, içe dair bir şey pek de yok notlarımda. Velinin adı Orhan. Birine de bilgili demişim. Onu geçelim. Orhan Veli de geçmişti şiirinde, pişmandır belki. Ya da üzülüyordur. Pişmanız aslında. Üzülüyoruz. Aşkın kendisi, diyorum, âşık olunan kişiden çoğunlukla güzel hem zaten.
Diyor ki bana, Ben âşık olunca kendimi kaybediyorum, hep öyle oldu, hep kötü bitti, hep dengemi bozdular. Seninle öyle olsun istemedim. Geri kaçtım bu yüzden, uçtum. Bunlar biraz da bizi mahveden aslında. Bu çaresizlik, bu korku... Silahı eline alma bir dert, karar anı bir dert, eh, üstüne yüzde yüz eminken de tutukluk yapması aletin… Ayrı bir dert. Hayatlarımız, diyorum, hep böyle. Küçükken geçirdiğim bir kazadan bahsediyorum. Bir sanatçıyı sevmek diyorum, ne acayip bir şey!
Bozuluyorum aslında lakırdılarına da, ses etmiyorum dalga geçmesin diye. Çünkü ben ona bambaşka demişim. Melih Cevdet de üzerine yazmış, meğer ne tuhaf şeymiş kavuşmak! Şimdi ben uzak ülkelerin birinde, çocuk bahçelerine oturmuş, ya da üçüncüsünde bir trenin, limon, üzüm, portakal yerken yanımdakiler, ya da yağmurlu bir gece yarısı, bir garda tren beklediğim zaman, kavuşmayı düşünemeyeceğimden korkuyorum. Tam da bunun çocukluğunda susuyorum işte.
Bir sanatçıyı sevmek ne acayip diyorum; gittikten sonra bile devam edebiliyorsun yaşamaya onu. Tamamlamak gerekse üçlüyü, Horozcu: Bir uykuda buldum onu. Otların yeşilinde duruyordu. Çocuk yüzü gibi az ve acıklı küçük alabildiğine, eskimiş bir yerime bakıyordu. Bir kırlangıç, cıvıltılı, sürtünerek üstünden geçiyordu. Sevdiğim ne türlü, ağladım! Sonra ötekiler gibi kayboldu. Resimleri, şarkıları, yazıları kalıyor sana. Ulaşabiliyorsan. Sevdiğini onu neden bunca, dediğini neden bambaşka, anlayabiliyorsun. Aşklar pişmanlıkla biter genelde ama boşluktur biraz da bir kuşu biçimleyen, bence böyle, seni bilemem. Bir sanatçıyı sevmek, çok zordur, a dostlar!
Bir balinayı biçimleyen de okyanustur.
Hayır hayır, sanatı bilen, sanat üzerine düşünen, iki kalem oynatan +dan ve iki kelam eden +den ve +lerden bahsetmiyorum, kulağının arkasından şiir fışkırtmak benim dediğim. Hiç enstrüman çalmamış ellere-bir şey yapsın diye verilen teneke parçası burada bahis edilen. Ona verdiği biçim, kafasından geçen imgelemler. Çünkü boşluktur şairin biraz da dediği gibi bir balinayı okyanuslayan. Yo hayır, zararı yok anlayan elbette sanattan bir eşin. O da mühim. Öğreniyorsun nice filmler, kitaplar, dergiler. Ama bir erişteyi bile yapıyorsa, en gelişigüzel şekliyle, en sıradan halinin harika şef(y)e dönüşmesinden bahsediyoruz biz burada. En başıboş hikâyelerdeki, en sıradışı olayları yazabilenlerden. Sözgelimi, bir zeytinin ağızda verdiği tadı bil-, çiğneyişini hayalleyebil-me+den; bir portakal suyu aşermenin sabahın kör saatinde, ne derece mühim bir mesele olması enikonu. Ebemkuşağı insanları bunlar.

Bir sanatçıyı diyorum, zor bir sevmekle edilgen çatı altında kavuşturabilmek. Bir sanatçıyı diyorum, şairlerle biçimlerken nihayetinde hasretle kavuşarak, gözlerinden isyanla bile öpememekteki hususa gelirsek, kaçırılan kafalardan, alevlerin ortasında geçen şeritlerdeki yaralara, ve de yayalara, ve de eşit olanlara, ve de ölürken cepten çıkarılan notlara, ve de vagonlarda üzüm yesek derken... Derken... Derken… Zaman geçer; vakit alır çoğu şey. Bir sanatçıyı sevmek… Olsa olsa böyle bir şey.

23 Ağustos 2018 Perşembe

DİJİTAL ÇAĞ'IN YONTMA TAŞ DÖNEMİ: MAĞARAYA ÇİZİLEN RESİMLER, HABERLEŞEN VE TÜKETEN İNSANLAR: INSTAGRAM.



Tarihi devirler yazının bulunmasına göre tarih öncesi ve tarihi devirler olarak ikiye ayrılır. Düşününce üst başlığı tarihi çağlar/devirler olan bu şemanın, yazının bulunmasından önceki döneme göre "TARİH ÖNCESİ" denmesine karşın, yazının bulunmasından sonraki döneme tekrardan "TARİH ÇAĞLARI" denmesi biraz abes duruyor.

Aşağıda göreceğiniz tablo aslında biraz eskidi. İnternet'in bulunmasıyla artık DİJİTAL ÇAĞ'a girdik ve bu da tarihi olan çağın artık kapandığının göstergesi. Hani bizler okuldayken (ya da hâlâ öyleyiz ya da şu anda daha yeni okuma-yazma öğrenip de bunları okuyanlara -artık hangi yıldalar veya çağdalarsa- selamlar olsun) de tartışılırdı ya, önümüzdeki çağı ne başlatıp-ne bitirecek, ne kapatacak gibi sorular... Heh işte, artık önümüzdeki çağ yazının bulunuşuna göre olan çağ değil, Internet'in ve Sosyal Medya'nın çıkışına göre olacak olan, hatta olmakta olan çağdır. Facebook, Twitter, Snapchat, Whatsapp derken, günümüzde en yoğun kullanılan Instagram olduğu için, yaşadığımız devri henüz Dijital Çağ'ın Yontma Taş Devri klasmanında görebiliyoruz. Yani, yeni ve çok çok etkili (örneğin ölümsüzlük, hologram olarak hayatın devam etmesi vs.) bir şey daha ortaya çıkacak. Ve bu tarih öncesi dönemlerde olduğu gibi binlerce yıl sürmeyecek ve bundan sonrasına X ÇAĞI derken, X ÇAĞINIDAN ÖNCEKİ ÇAĞLAR klasmanında yer alacak iki devirden biri Facebook iken, öteki de Instagram olacak. Şu şekilde söyleyecekler belki de: Dijital Instagram Çağı.




Şimdi "maden" dönemine bile geçmediğimizi, ta en solda, taş devrinde, mağaralarında takılan insanların bulunduğu çağda olduğumuzu belirtmemiz lazım. Eğer Paleoltik çağ Facebook ise, Mezolitik dönemde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu da en az milattan 8 bin yıl öncesine denk geliyor, -matematiğinize güvenmediğimden değil ama- bu demek oluyor ki 10 bin yıl öncesinden bahsedeceğim. Ve bunlar distopya filan değil, yaşadıklarımız, kazılarda ortaya çıkanlar vs vs. Bizim hayatımız eğer yaşadığımız gerçekse, var isek ve yaşıyor isek zaten, evet, distopya değil. Ya da buna bir tişörtte yazıldığı gibi "Orwell Yeniden Kurgu Olsun" mantığında yaklaşırsak, iyi bir yazarın kurgusunda debelenip duruyoruz da diyebiliriz. Bundan ötesi size kalmış.

Bu yontma taş devri dediğimiz -belki de demediğimiz- dönem insanların yerleşik hayata geçişin ilk müjdecisi. (Artık hepimizin birer mağarası var, yehuuuuuuuuuuuuuu! naraları atılan dönem) Mağarası olmayanları dışladığımız, ve en güzel kimin mağarası var yarışına girdiğimiz dönem olarak da adlandırabiliriz. Tüketiciyiz. Hiçbir şey üretmiyoruz, üretmeye çalışanlardan bir şeyler araklıyoruz, gülüp eğleniyoruz, hayatta kalıyoruz. Hayvan vs. artık ne varsa onu yiyoruz, ateşle de yeni yeni haşır neşir olmuşuz ve şeklen değişiyoruz. Eh, tabii ki de dil olmadığından ya da ortak bir dil olduğundan milletin mağaralarına çizdiği resimlerle anlaştığı ve birbirine haber verdiği bir dönemdeyiz.

Şimdilerde de durum pek farklı değil. Sözgelimi, sosyal medya baskısı yüzünden -sayesinde- bilmediğiniz yahut haberinizin olmadığı ve belki de ilgilenmediğiniz hatta ilgilenmek istemediğiniz şeyleri duymadığınızda size verilen aman ha nasıl olur da bunu bilmezsin, bundan haberin olmaz bakışlarını hemencecik üzerinizde hissedebileceğiniz, hemencecik öğrenmenizin adeta gereklilik haline geldiği o ortak jargonlardan söz ediyorum. (Dedeye sahip çıkma, yawru, virüs olabilir mi, su veren itfaiyenin hortumu vb vb.) Ya da artık bu da dile giriyor diyorsanız belirli durumları ifade etmek için kullanılan emojiler, yahut gifler, konuşmadan şekil vererek derdini anlatma ihtiyacını gideriyor diyebiliriz. Ve sizi belki şaşırtacaktır -ki hâlâ şaşırabiliyorsanız şanslısınız demektir- beni şaşırtmayan bir durum elbette ki uzakdoğuda yaşayan bir arkadaşımın anlatısından geliyor. Eğer Kore'de İngilizce bilmeyen biri varsa, abece'si de farklı olduğu için sizle emojileri kullanarak anlaşıyorlarmış. Bu yolla tabirimi maruz görün ama kız düşüren bile varmış. Yani google translate bile hak getire durum var. Tıpkı 1.5 yaşından önceki çocuk gibi. Düşününce çok da garip değil: "Aşağıda 10'da yemek yiyeceğiz"in prepositions'ında hata olmaksızın, kelime yahut dilbilgisi hatası yapmadan, şekillerle ifade artık edilebiliyor, hem de yazma derdinden kurtulmuş oluyoruz. Bir önceki cümledeki "artık" kelimesinin tatlılığı konusuna minik bir vurgu yapmak gerçekten boynumuzun borcu diyebilirim. Cümleye dönüp bakmak gerek.





Peki bu insanlar yazıyı bulmak, dili düzene sokmak için neden bunca çalıştı ve çabaladı, bunca gayret, kurallar, gramere harcanan zamanlar niyeydi, yani ezici bir çoğunluğun (indirme sayısına baktığımızda 2016'daki bir habere göre sadece android'de 1 milyar indirilmeyi geçmiş, eh bu hesapların aktif olarak da kullanılma durumları da göz önüne alındığında, bu iki sene içinde neredeyse 1 milyar aktif kullanıcısı olan bir uygulamadan bahsediyoruz. Örneğin, hadi orası da olmaz da durumu göstersin diye yazıyorum, karakter sınırı olan ama yine de genellikle fotoğraf üzerine keps şeklinde paylaşımların daha da sıkça döndüğü Twitter'ın kullanım oranı 300 milyonlarda, ki daha da eski olduğunu unutmamak lazım.) bundan memnun olduğunu varsayarsak?

Saatlerimi kitap okuyarak geçiremeyen ben, bir şekilde amcamın karısının çocuğunun hikâyelerini izler (Kİ BURASI DA AYRI ÖNEMLİ SEVGİLİ OKURUM LÜTFEN DİKKAR; ARTIK "STORY" YANİ "HİKÂYE" İZLENEN BİR ŞEY, SİZ BEN BU CÜMLEYİ YAZARKEN KULAĞINIZ ALIŞTIĞINDAN -ÇOK DA VAHİM BİR ŞEYDİR BU- BELKİ DURUMUN VAHAMETİNİN FARKINDA DEĞİLSİNİZ AMA HİKÂYELER, ÖYKÜLER ARTIK OKUNMUYOR, KISA KISA İZLENİYOR, KISA KISA İZLENEN ÖYKÜLERİMİZ VAR BİZİM, DAHA NE DİYEYİM Kİ), eski sevgilimin benden sonraki sevgilisinin yeni sevgilisinin bacaklarını kesebiliyorken, olmadı "keşfet"ederken (Kİ BUNLARI BEN KEŞFETMİYORUM ZATEN KEŞFEDİLMİŞ OLANLARIN SÜZGEÇTEN GEÇİRİLMİŞ VERSİYONLARINI AŞAĞIYA İNDİRİYORUM SEVGİLİ OKURUM) saatlerimin çoğunu hiç yorulmaksızın harcayabiliyorken, kitapların çoğunun satın alınıp okunmama nedeninin bu platformda paylaşılma hevesi, kendini kültürlü gibi pazarlama sanrısı olduğu çok açıkken, kimse içeriğini bilmez ama kapağını bilirken, herkes iç mimar, dekorasyon uzmanı, çok iyi fotoşopçu ve fotoğrafçı iken ben, neden dilde ısrar edeyim, ediyorum? Bu insanlar neden bunu kabullenemiyor bilmiyorum. Konuşmaya mecali olmayanların, olmayacakların, iki satır okuyamayacakların, düzenli ve sürekli asalaklaştırma merkeziyle hayatımızı elimizde tutanların, hiç merak etmezken, elimde somut bir fotoğraf albümüyle çıkagelsem "beğen"meyeceklerin, önemsemeyeceklerin, yorum yapmayacakların, dijital olanı sadece beni tanıyan başkaları da görebilecek-OLUR DA BEN DA ONA İADE-İ ZİYARET YAPARIM diye kendini gösterme çabası içerisine girmesinin anlamı nedir? Fotoğrafta beni beğenir, bana yorum yaparken bile kendini gösterme çabasıdır bu. Şu dediklerimi gerçek hayatta dinlemeyecek olup, yazılı halde önüne sunulunca okuyacak olanlar da aynı şekilde: "Bak, sana önem veriyorum ve yazını okudum ve gelip gerçek hayatta yüz yüze seninle bu konuyu tartışacağız, bak ben ne kadar da ilgili ve ne kadar da iyi bir insanım, hayatında benim gibi birileri olduğu için kendini şanslı saymalısın" sanrısından başka nedir, NEDİR Kİ?




Şuradaki mavili amca ile çubuklu anne mesela, kuşak farkından mı yoksa başka bir şeyden mi bilemiyorum, bu böyledir de diyemem, kestirip atamam (çünkü benle babam olsa örneğin, elinde telefon olan babam olabilirdi) doğrusu bu, maçı izleyin, sevinci paylaşın vb. şeyler de demiyorum ama herkesin yaptığını yapmıyorLAR. Burası oldukça mühim. Aynı onlar gibi değilLER, meselenin dışında bir uyumsuz ama insani olan belki de bu. Ve dahası canlı, ve dahası orada. Elinde belki belge yok ama, orada. Onlar orada değil. Orada olmak bizim işimiz, "orada" olmak değil. Sanırım mesele, biraz da bu.